Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Kaos ve düzen - Hayat ve edebiyat


Vasat
Toplam oy: 1296
Roberto Bolano
Pegasus Yayınları
Meksika’nın Santa Teresa kentinde işlenen kadınlara yönelik cinayetlerin ve Archimboldi adlı gizemli bir yazarın birleştirdiği beş bölümlük hikayede Roberto Bolano’nun kariyeri boyunca savunduğu fikirler, kullandığı motifler, simgeler, ikonalar ve şahıslar bir araya toplanmış.

Çağdaş Latin Amerika edebiyatının en önemli temsilcileri arasında sayılan Roberto Bolano’nun –her anlamda- dev eseri 2666 şubat ayında Türkçeye çevrilmişti. Her anlamda dev eseri derken hem içeriğini hem de 1000 sayfalık fiziksel hacmini kast ediyorum. Zaten bu hacim nedeniyle roman hakkında yazmayı biraz geciktirdim. Ancak sayfa sayısı gözünüzü korkutmasın; birbirine çok seyrek ilmeklerle teğellenmiş beş bölümden oluşan 2666; akıcı, sürükleyici ve barındırdığı katmanlara rağmen kolay okunan bir kitap.

 

Edebiyat kariyerine şiirle başlayan, ilk romanlarını 40'lı yaşlarında yayımlayan ve 2003 yılında hayata –çok erken- veda eden Roberto Bolano’yu, Türkçede Metis Yayınları tarafından hazırlanan Vahşi Hafiyeler (2007), Uzak Yıldız (2008) romanları ve Katil Orospular (2010) adlı hikaye kitabıyla tanımıştık. Şili'nin Santiago kentinde doğmuştu. Çocukluğu ülkeden ülkeye, şehirden şehre seyahatle geçen Bolano, on üç yaşında ailesiyle birlikte Meksika'ya yerleşti. Yoksulluk ve şiddetle erken yaşlarda tanışmasından olmalı, sosyalist düşünceleri ve –okulu bırakmasına rağmen- okumayı tutkuyla benimsemişti. 1973 yılında Salvador Allende'nin sosyalist reform sürecine katılmak için neredeyse bütün Latin Amerika'yı kat ederek Şili'ye gitti. Pinochet'nin darbesinden sonra direnişe katılmaya karar verdi, ancak kısa sürede tutuklandı. Sekiz gün tutuklu kaldı, okuldan tanıdığı bir polisin yardımıyla serbest bırakıldı. Meksika'ya döndü.

 

 

Bohem yaşantısı, siyasi görüşleri ve keskin çıkışları nedeniyle yayımcıların uzak durduğu, editörünün deyişiyle 'profesyonel bir provakatör'dü Bolano. Mario Santiago Papasquiaro ile 'Infrarealist şiir hareketi'ni başlattı. Şiiri çok sevmesine rağmen, 1977 yılında İspanya’ya -Katalanya'ya- annesinin yanına yerleşmesinden sonra -ailesinin geçimini temin etmek için- düzyazıya yöneldi. Edebi üretimi henüz geçim teminine yetmediğinde –tarım işçiliği, gece bekçiliği, bulaşıkçılık, satıcılık gibi- çeşitli işlerde  çalıştı. Nihayet 1990'lı yıllarda şansı döndü. Vahşi Hafiyeler romanıyla Herralde Ödülü'nü (1998) ve Latin Amerika'nın Nobel'i olarak görülen Venezüella, Romulo Gallegos Ödülü'nü (1999) kazandı. 2003 yılında, ölümünden altı hafta önce katıldığı uluslararası bir konfransta Latin Amerikalı yazarlar onu kendi kuşağının en önemli figürü olarak selamladılar. Ama sağlığı bozulmuş, karaciğerindeki hastalık ilerlemiş, hayata veda etme zamanı gelmişti…

 

 

Kadın cinayetleri

 

 

Ölmeden önce üzerinde çalıştığı son romanı 2666 editörler tarafından -Bolano’nun yayıncıya verdiği son taslak üzerinden- yayına hazırlandı ve 2004 yılında yayımlandı. Aynı yıl İspanyolca yazılmış en iyi romana verilen Salambó Ödülü'ne layık görüldü. 2008 Ulusal Kitap Eleştirmenleri Ödülü de 2666 ile –sembolik anlamıyla- Bolano’nun oldu.

Bolano yaşasaydı metin üzerinde değişikler yapar mıydı, bilemiyoruz ama romanı okurken eksiklik duygusu hissetmediğimi söyleyebilirim. Meksika’nın Santa Teresa kentinde işlenen kadınlara yönelik cinayetlerin ve Archimboldi adlı gizemli bir yazarın birleştirdiği beş bölümlük hikayede Roberto Bolano’nun kariyeri boyunca savunduğu fikirler, kullandığı motifler, simgeler, ikonalar ve şahıslar bir araya toplanmış. 20. yüzyılın sanatta, edebiyatta, siyasette ve bireylerde yaptığı yıkıcı etkileri sergileyen 2666 tam bir Bolano manifestosu…

 

 

İlk bölümün başlığı 'Eleştirmenler Hakkında Bölüm'. Bu bölümde Archimboldi adlı Alman bir yazar hakkında araştırma yapan üçü erkek biri kadın dört akademisyenin akademik ve kişisel hayatlarında dolaştırıyor okuyucuyu. Hayatlarını nerdeyse Archimboldi’yi anlamaya ve eserlerini aydınlatmaya adamış eleştirmenlerin birbirleriyle ilişkileri, Santa Teresa’ya yaptıkları yolculuk ve düş kırıklıklıkları… 

 

'Amalfitano ilgili Bölüm'de, ilk bölümün sonlarında hikayeye katılan Oscar Amalfitano adlı felsefe profesörü sahne alıyor. Santa Teresa Üniversitesi'nde çalışan profesör, ayrıldğı karısı ve kızı etrafında gelişen bu bölümün hikayesi ile kentin şiddet dolu atmosferine adım atıyoruz.

 

'Kader hakkında Bölüm'de bir boks maçındayız.  Boks hakkında çok az şey bilmesine rağmen, maçı haber haline getirmesi için ABD’den Santa Teresa gönderilen Afro-Amerkan bir gazeteci sayesinde hikayenin yönü kadınları hedef alan cinayetlere kayıyor. Ne var ki ne gazetenin ne yerel polisin cinayetlere el atmak gibi bir niyeti var.

 

 
1993 ve 1997 yılları arasında Santa Teresa’da öldürülen 300’e yakın kadını doğrudan 'Suçlarla İlgili Kısım' adlı bölümde bulacaksınız. Her bir cinayet dosyasını Meksika toplumuna dair çarpıcı gözlemler ve tahlillerle sergileyen Bolano’nun tekniği bu bölüme belgesel havası vermiş.

Ve son; 'Archimboldi İlgili Bölüm'… Gizemli yazar Archimboldi ile nihayet yüz yüze geliniyor. İlk bölümde yapılan yorumlardan, hayal edilenden çok farklı, yoksulluğun ve savaşın acılarını çekmiş, düşlere sığınmış bir insan. 2666'nın kozmik çemberi kapanıyor.

 

 

Çirkin gerçekçilik; çirkin bir dünyayı anlatmak için

 

 

Yukarıdaki özetin cinayetler, araştırmalar, savaş manzaraları, yüzlerce kişi ve karakter, bir o kadar yan hikayecik ve sayısız olay barındıran uzun bir romanı özetlemekten çok uzak olduğunun farkındayım. Yetersiz kalacağını bilerek, biraz da anlatım özellikleri, sembolleri, simgeleri ve temalarına değineceğim.

1960'larda yükselişe geçen Latin Amerika edebiyatının büyük yazarları  Latin Amerika’nın kırsal hayatını, geleneklerini, halkın gerçeklik algısını zaman zaman gerçeküstü motiflerle, masalsı hikayelerle, kısacası 'Büyülü Gerçekçilik'le işlemişlerdi. Bu edebiyatın Latin Amerika’daki hayatla birlikte değişime uğraması kaçınılmazdı. Kapitalizmin yarattığı bunalımlar, darbeler, kitle eylemleri, teknolojik değişimler ve özellikle internetin hayata girmesi, gerçeğin büyüsünü ortadan kaldırdı. Ütopyalarını araken kendilerini cehennemde bulan  yeni kuşak yazarlar bu döneme doğdular, bu sorunlar ve değişim içinde büyüdüler ve değişen dünyada kendi yollarını aramaya başladılar.  İşte bu kuşak yazarlarından olan Roberto Bolano sadece Latin Amerika’yı değil dünanın her köşesine yayılan çirkinliği teşhir etmek için kaleme sarılmıştı.

 

 

 

2666'nın ortak bir hikayesi yok ama hikayelerin hepsi de şiddet ve ölüm ortak paydasında buluşuyorlar. Öyle ki yazının gidişinde 'seyrek teğellenmiş' dediğim bölümlerin birbirine giderek sıkı sıkıya bağlandığını hissediyoruz. İnsanların kaderlerini brbirine bağlayan da ölüm ve şiddet. 2666 dünyanın gidişatına karşı kötümser bir bakışı, acı ve alaycı bir isyanı barındırıyor; edebiyatı da kapsayacak bir genişlikle… Tam da bu nedenle, romanlarında yazarlara her zaman yer vermiştir; ancak küçük burjuva aydın sorunlarıyla oyalanmak için değil, tersine yazarın ve edebiyatın da bu kötü gidişattaki suç ortaklığını deşifre etmek için. Kültür endüstrisinin vardığı bu noktada, kaosu düzen olarak sunan edebiyat -Bolano’ya göre-  artık bir 'fahişe'dir. Siyasi baskı, kargaşa ve tehlike karşısında, yazarların ve eleştirmenlerin edebiyatı kutsal bir pelerine büründürmesi Bolano’nun kara mizahının kaynağına dönüşür. 2666'da edebiyatla ilgili yorumlar çok çarpıcı. İşte bir örnek:

 

“Düşüncelerin, duyguların ve gevelemelerin kendilerine özgü tatmin edici bir yanları vardı. Başkalarının acılarını, insanın kendi anılarına dönüştürüyorlardı. Son derece doğal, zorlayıcı, muzaffer bir durum olan acıyı, insani, geçici, kısa ve uçup giden bireysel bir anıya dönüştürüyorlardı. Vahşi bir adaletsizlik, taciz veya başı sonu olmayan tutarsız bir uluma intiharın her zaman hoş bir seçenek olarak sunulduğu düzgün kurgulanmış bir hikayeye dönüşüyordu. Özgürlük, kaçışın ebedileşmesinden başka br şey olmadığı halde, kaçışı özgürlüğe dönüştürüyorlardı. Bedeli, çoğu kişi tarafından akıl sağlığı olarak adlandırılan nitelikti ve böylece kaos, düzene dönüşüyordu.”



'Bestseller'ları hatırlatan dış görünümüne aldanmayın; 2666 gerçek bir edebiyat başyapıtı.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Modern sanat telakkisinin adeta “dinselleştiği” ve bunun da en önemli etkisini mimarlık alanında gösterdiği bir bağlamda yaşadı Turgut Cansever. Türkiye ekseninde bir yanda pozitivist bir dünya görüşünün diğer yanda da seküler mistik ve “yaratıcı insan” düşüncesinin egemen olduğu, “bilim”in dogmatikleştiği bir dönem.

Hayat parantezi 1916’da İstanbul’un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa’da açıldı Behçet Necatigil’in. Sonra parantezin içerisine bir başka şehir girdi: Kastamonu. Zeki Ömer Defne’nin zilleri çalarken derslere bir bir girenler arasında o hassas ortaokul öğrencisi de vardı. Evlerden, kırlardan, denizlerden duyulan bu ses zil değil şiirin tınısıydı.

“Sanatçı, gözün göremediğini görendir.”

 

Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Michael Chabon’un bir söyleşisini hatırlıyorum. Yaratıcı yazma atölyelerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu: “Tamam, kimse kimseye dâhi olmayı öğretemez kuşkusuz ama yazarken hata yapmamak, yazmak denen şeye ‘okur’ gibi değil de ‘yazar’ gibi bakmak pekâlâ öğrenilebilir.

Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.