Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Kocaman bir Türk filmi oyunu mu?


Vasat
Toplam oy: 568
Nermin Yıldırım
Hep Kitap
Dokunmadan, bölümleri açan alıntılarla paslaşarak tamamlanıyor. İster istemez insanın aklından geçiyor: Yoksa bu roman, kocaman bir Türk filmi oyunu mu?

Doksanlı yıllar itibariyle yeni Türk sinemasında televizyon konuşur daha ziyade kadının yerine. Kadın karakterler sessizleştikçe, edilgenleştikçe televizyonun sesi daha da yükselir. Bu eğilim, en açık Zeki Demirkubuz filmlerinden okunabilir. Masumiyet’te kocası tarafından tabancayla dilsizleştirilen Yusuf’un ablası veya bizzat doğuştan dilsiz olan Uğur’un kızı Çilem isteseler de konuşamayacaklarından, iç mekanlardaki televizyonların sesi giderek artacaktır. Televizyon, edilgen bir nesne olmasına rağmen karakterlere yanıt verir, etkinleşir; Yeşilçam’dan karakterler veya çizgi film kahramanı, hayalet Casper, otele gelen misafire “Hoş geldin,” der mesela ya da dayak yiyip otele dönen Yusuf’a “Hayrola, neyin var?” yanıtını verir. Televizyon, senaryoda replikleri olan bir karakter gibidir. Nermin Yıldırım’ın yeni romanı Dokunmadan’ın her bölümünü açan alıntılar, Casper’ın filmdeki yanıtlarını hatırlatıyor. Zaten Dokunmadan’ı, her bölümü açan bu nefis alıntılarla takip etmek de mümkün. Karacaoğlan’dan Çehov’a, Morrissey’den Füruzan’a bambaşka bir harita çiziyor Nermin Yıldırım, romanın özüne ilişkin: Hisli okurlar için ışıklı bir ikinci kat. 

 

Yirmi dokuz yaşında, genç bir kadının, Adalet’in romanı, Dokunmadan. Doktorları tarafından çok az ömrünün kaldığını öğrendiği sahneyle başlıyoruz. Sonradan tüm romanı bir virüs gibi saracak olan Adalet’in suçluluk duygularıyla tanışıyoruz. Sözlük ve kelime zengini çocukluğunda suçluluklar ve hata sahibi aramalarla nefessiz kalıyor Adalet. Ki nasıl büyüsün? Hatalar, pişmanlıklar… Suçlunun kim olduğunu bulabilecek miyiz? Asghar Farhadi’nin filmlerinde olduğu gibi, suç-ceza mekanizmaları, karşı karşıya gelişler, “şimdi kim suçlu” sorusunun olayların merkezine oturuşu, Dokunmadan’ın önemli çekirdekleri. Ömür abaküsünü tekrar tekrar elden geçirecek Adalet.

Çarpa çarpa kendisi öğretenler…

 

Nermin Yıldırım’ın çok hoş bir dil aritmetiği var. Eski ve yeni sözcükleri, akıcılığı hiç burkmadan, öyle bir matematikle bir araya getiriyor ki... Kalplerde usulca yer değiştiren kavimler, ruhlarımızdaki şeytanlar, dibinde akreplerin dolandığı eski çuvallar; hatırlamanın, hafızanın giyilmekten yıpranmış eski hırka ipleri ayaklarımıza dolanıyor.


Kör köpekler, tek gözlü oyuncak ayılar, küp küp sebze yemekleri, Dali’nin eğri büğrü saatlerine öykünerek uzayan saniyeler, ölü evinde televizyon yasakları derken enikonu Dokunmadan’ın evreninde kayboluyoruz. Masumiyetler yitmeye devam ederken, kırılan aynalar artık eskisi gibi olamıyor. “Sosyolojik gözlem kisvesi altında” televizyonda pür dikkat izlenen izdivaç programlarından gözler ayrılamıyor. Doktorların beden dillerini, haber veya bulut fallarını takip ederken Adalet ile birlikte çocukluk hatalarını telafi etmenin peşinde koşuyoruz.

 

Peki, bu Freudyen eski mahalleri ziyaretleri işe yarayacak mı? Hafızanın, hatırlamanın bulanık göllerinde, hassas düşünmenin fazladan ağırlıkları ile eski mahallenin komple değişimini ruhen kaldırabilecek miyiz? Çarpa çarpa kendisi öğreten rüzgarlar ve zamanlar, hepimizi savuracak.

Pejmürde oyuncak, kolilerde çocukluk


Yabancılara kök söktürenler, sesini yiyenler, kırık dişli dilenciler eşliğinde suçlulukların peşinde yürüyüşümüz sürüyor Dokunmadan’da. Çocukluğa, hem de trenle yapılan bir seyahat, Adalet’e neler getirir? Ve mütemadi arkadaşı Hülya tabii… Hülya hakkındaki sürpriz, elbette roman okurlarının hediyesi olarak kalacak.

 

Şeker fabrikalarında, taşranın tren istasyonlarında çocukluk uykularına, rüyalarına yapılan yolculuklar sürerken; pejmürde oyuncak kolileriyle çocukluk yaralarımızı eşelemeye devam ediyoruz. Ama elbette sevilmeyen çocuklar, büyüdüklerinde sevmeyi hiç beceremeyecekler. Dokunulmayanlar, dokunmayı. Nermin Yıldırım’ın yeni romanında kul kurdukça, felek gülüyor. Bir Facebook hesabı peşinde internet kafelerde veya ufacık bir adres için cızırtılı telefon sesleri ardında koşuyoruz, koşuyoruz. Thelma ve Louise’in farklı bir versiyonu olarak da okunabilir mi Dokunmadan? Kısmen. Ama tam olarak değil.

 

Dokunmadan, bölümleri açan alıntılarla paslaşarak tamamlanıyor. İster istemez insanın aklından geçiyor: Yoksa bu roman, kocaman bir Türk filmi oyunu mu?

 

 

 


 

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

İngiliz dilinde “spy-fiction” olarak adlandırılan casusluk romanları, dünya edebiyatında kurgu romanlarının gerilim türü içerisinde, siyasi gerilim alt türünün bir çeşidi olarak kategorize edilir.

1970-80 kuşağı çocuklarının hemen hepsi Hay’ı bilir. Televizyonda çizgi film oranının nispeten daha sınırlı olduğu dönemlerde, ıssız bir adada geyiklerle hayat süren, anne geyiğin şefkatiyle bir mağarada çocukluğunu geçiren ve daha sonra hayatı sorgulayan Hay hepimizin yakın arkadaşıydı.

Kendi cümlesiyle, “Oynayacak yaşta düşünen, okuyacak yaşta yazan bir çocuk”tu Faruk Nafiz, çağından geçmişe yaptığı yolculukta büyüdü. On dört yaşında ilk mısralarıyla şiirin farkına vardı, on sekiz yaşında farkına varıldı “Şarkın Sultanları”yla.

Bazen kitap tanıtma yazılarında iyi durduğu için “metafor” kelimesinin kullanıldığına şahit oluyorum. Şık bir sesi var elbette bu kelimenin. Sırf bu yüzden sembol, alegori, mecaz, istiare, eğretileme yahut benzetme yerine kullanılıp çığırından çıkarıldığı da oluyor.

Teknoloji hayatımıza sirayet ettikçe, ondan kaçış yollarına dair anlatılara, bilimin kötü yönlerine odaklanan hikâyelere daha sık rastlar olduk; hem filmlerde hem kitaplarda. Bu ay, Netflix tarafından yayınlanan The Social Dilemma adlı belgesel hayli konuşuldu.

Kulis

İbrahim Tenekeci: ''Amacımız İyiyi İstikrarlı Hale Getirmek''

ŞahaneBirKitap

Denizden, denizcilikten, deniz kahramanlarından söz eden tarihî romanımız sanıldığından daha az. Diğer dönemler bir tarafa, peş peşe büyük kahramanların çıktığı 16’ncı yüzyıl hakkında yazılanlar bile bir elin parmak sayısı kadar henüz. 1487’de doğduğu tahmin edilen ve Kanuni’den bir yıl önce, 1565’te vefat eden Turgut Reis de söz konusu yüzyıla damgasını vuran deniz kurtlarından.

Editörden

Edebiyatın en güzel tarafı, insanı içinde bulunduğu halden uzaklaştırabilme kudreti sanırım. Çünkü edebiyatın büyük ve özel malzemesi insandır. “Bir küllüğün bile öyküsünü yazabilirim” diyen Çehov bile şunu çok iyi biliyordu, aslında anlattığımız küllükten çok, insanın küllükle olan irtibatıdır. Her yazar, okuruyla bir irtibat kurar.