Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Roman deneme yazısı değildir


Şahane
Toplam oy: 1438
Nükhet Eren
Başkayerler Yayınları
Karşımızda alkış alacak bir yazar bulunuyor, ancak tarzını aramakta olduğunu da ortaya koyuyor.

Türkiye edebiyatının son zamanlarda bir hayli örselenmiş olan romancılığına merak salmış Nükhet Eren'in ilk romanı, geçtiğimiz yaz aylarında matbaadan çıkmıştı; okuruna kavuşmuş olmasını dileriz. (Eren, daha önce Saflık Örtüsü başlıklı bir hikaye kitabı, daha sonra da Mayıs Falı başlığı altında şiirlerini yayımlamıştı.)



Nükhet Eren'in İstanbul Sonatı başlıklı, bir müzik terimi olarak 3 ila 5 bölümden oluşan klasik eserlere verilen sonata yakıştırmasını seçmiş bulunduğu ve böylece beş bölüme ayrılmış eserinin hikayesi derinde yatıyor. Anlatılacak bir bütün biçiminde hikayesi olmamakla beraber, 158 sayfa boyunca okuru meşgul edebilmek bir başarıdır. Biz meşgul olduk, bakın nelerle karşılaştık: Öncelikle, Eren'in çalışmasını postmodern anlatım şeklinde adlandırmış olması dikkatimizi çekiyor. Ki, romanın bu sınıflandırma içinde okunmasını talep etmek şaşırtıcıydı. Ben, satır satır okuma uğraşısı verirken ortada postmodern bir şey göremedim! Ayrıca romanın klasiği olur da postmoderni nasıl olur, diye açıkçası bir fikrim yok!



Hüma adlı, orta yaş bunalımı çeken, aldatılmış, hüsrana uğramış evli bir kadının boşanması, tek başına oğlunu büyütmesi, aile ilişkilerinde inişli çıkışlı eğimler, iş yerinde yükselmek için çaba sarf etmesi, bütün bunları yaparken de Kadıköy-Karaköy vapuru, martılar ve İstanbul, ama daha çok Kadıköy sembolleri içinde şehri dolaşması, sık sık geri gidişler ve hatta retrospetive algı seçimleriyle örülü bir dağınık hikaye okuyoruz. Kitap böylece baştan sona okunduktan maâda, geriye bir şey kalmıyor. Kitabı özetlemeye kalkacak olanlara fazla bir malzeme bu romandan çıkmaz! E, sonra ne oldu diye sorana verilecek yanıt pek kısır kalır. Kalan tek şey, muhteşem bir dil şölenidir, düzgün bir Türkçedir, şiirsel tattır.

 

 

Hikayeleri olmayan anlatı sadece anlatıdır

 

Dediğimizde ısrarlıyız! Nükhet Eren, dili belki de çağdaşları arasında en iyi kullanan, kalemi akıcı, kelime hazinesi taşmakta olan bir yazar. İyi bir edebiyatçı olduğu apaçık ortada... (Şiirlerini de okudum, ama aynı şeyi onlar için söyleyemem.) Bir kültür insanı olduğu belli. Ne ki, tüm bunlar onu romancı yapmıyor; deneme yazarı, anlatıcı durumunda bırakıyor. Zira, romanın bir hikayesi yok! Hikayeleri olmayan anlatı sadece anlatıdır; hoşlanırsınız, yahut yüz çevirirsiniz, bu size kalmış bir şeydir.

 

Gözümüze takılan bir başka şey ise, İstanbul Sonatı adıyla bir şehir romanı yazmak iddiasında bulunan yazarın, eserine döşediği Ayrılık Çeşmesi, Arap Mezarlığı, Karakolhane Sokağı, Nahçıvan Han, Şifa'ya doğru çıkarken Barış Manço Kültür Merkezi karşısındaki Manolya Apartmanı, Balıkpazarı'ndaki Muvakkithane Caddesi'ne köşe Surp Takavor Ermeni Kilisesi vb şeylerle daha çok İstanbul'un Anadolu yakasını aktarması; bu durum yapıtı daha çok bir Kadıköy şenliğine çeviriyor. Bir de, kendisine yer beğenilemeyen, oradan oraya aktarılıp  sonunda Altıyol'a taşınmış ünlü heykel boğadan da bahsetsin diye bekledik! Yazarımız, gün olur da kitabınızı İngilizceye, Almancaya çevirelim diyen birisinin çıkmamasını istemiş olmalı; evrenselleşen roman yerel çizgilerden, bütünüyle olmasa dahi kısmen uzak durmak zorundadır.



Ama hakkını vermeliyiz; Nükhet Eren sözcükleri harmanlamasını bilen bir yazar. Uzun lafın kısası şudur ki, karşımızda alkış alacak bir yazar bulunuyor, ancak tarzını aramakta olduğunu da ortaya koyuyor. Biliriz; romanda yazar eteğindeki bütün taşları dökmek ister. Galiba biraz aceleyle bütün hünerini ortaya koymuştur, Nükhet Eren... Biz, bu güzel çalışmayı okuyup kitaplığımızda saklamak üzere kaldırmakla yetinmiyor, Nükhet Eren'den, ondan bunca güzel cümleye sahip bir Türk yazarı olarak harika eserler bekliyoruz. Bir de, bir sonraki romanında eğer kullanırsa, "Çerkez"i "Çerkes" diye yazması ricasındayız.



Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Polisiye tutkunları, İskandinav polisiyesinin türün içinde nasıl bir ağırlığa sahip olduğunu iyi bilirler. Özellikle son yıllarda Türkçeye kazandırılan yeni yazarlarla beraber, bu soğuk toprakların suç öykülerine olan ilgimiz gitgide artıyor. Bunlardan biri de Türkçe için kısmen yeni, fakat İskandinav polisiyesi için artık klasikleşmiş bir seri; Martin Beck.

 

Türk edebiyatının önemli kalemlerinden biri olan Nezihe Meriç’in Keklik Türküsü adlı öyküsünde çok beğendiğim iki cümlesi vardır: “İnsanın evi çok güzel olmayabilir diye düşünürdü. Ama evine giden yol, ille güzel bir yol olmalıdır.” Bu iki cümleyi, ebedi evinden çıkmış insanın yine oraya dönerken uğradığı bir ev olan dünya hayatı üzerinden bir metafor olarak düşünürüm.

İlk romanımın dosyasını yayınevine gönderdikten sonra yayıncımla görüşme günlerini iple çeker olmuştum. Çok sevdiğim kelimelerimin lezzetinin nasıl olduğunu merak ediyordum. Genel olarak beğenildi ve kıymetli Melike Günyüz ile kitabım üzerine konuşma keyfini doyasıya yaşadım.

Suçlar ne denli çeşitliyse, suç edebiyatındaki polis imgesi de o denli çeşitlidir. Yakışıklı, karizmatik, zeki, iyi, kötü, babacan, sert… Alman yazar Volker Kutscher, kitabı Islak Balık’ta adeta ihtimaller dahilindeki polis tiplerini harmanlayarak oluşturduğu son derece ortalama bir karakterin, gayet sürükleyici hikayesini anlatıyor okuyucuya; dedektif Gereon Rath.

 

Kelimeler içinde deneyimlerin, fikirlerin ve düşlerin aktığı bir nehir yatağı benim için. Dünyayla bağımı bu nehrin uzayıp dört bir yana yayılan kolları aracılığıyla kuruyorum. Kelimelerin harflerden değil de anılardan oluştuğunu düşünürüm sık sık. Bellek sayısı kadar mana içeriyorlar bana kalırsa. Bu manaları keşfetmenin yolu da daha çok hikâye dinlemekten, okumaktan geçiyor.

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.