Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

"Yapma ya, Roussel bu!"


İyi
Toplam oy: 938
Michel Foucault
Koç Üniversitesi Yayınları
1963 tarihli Ölüm ve Labirent, Foucault’nun külliyatında bir isim üzerine edebiyat eleştirisi yaptığı tek eser.

“Tesadüf, Tanrı’nın fark edilmeden geçip gitmek için büründüğü biçimdir,” diyor Jean Cocteau. Bu bağlamda bir hikaye anlatmama izin verin. Michel Foucault ismi hepimizin nöronlarında titreşimlere sebep oluyor mu? Güzel, o halde başlayalım: Bizim yaramaz Fransız, bir gün José Corti’nin kitapçısındaki eserleri karıştırırken Raymond Roussel’in külliyatına denk geliyor. Foucault’nun Roussel’i tanımadığını fark eden Corti de muzırlık fırsatını kaçırmıyor tabii: “‘Yapma ya Roussel bu!’ deyince anladım ki bu Raymond Roussel’in kim olduğunu bilmem gerekiyor.” Bu tatlı tesadüfün bize hayrı ise Foucault’nun Ölüm ve Labirent’e gebe kalmış olması. 1963 tarihli bu kitap, Foucault’nun külliyatında bir isim üzerine edebiyat eleştirisi yaptığı tek eser.

 

 

 

 

 

     (Görsel çalışma: Nikola Vukovic)

 

 

 

 

 

Şimdilik Foucault’yu bir kenara bırakırsak... XIX. yüzyılın son çeyreğinde, zengin bir Fransız ailesinde dünyaya geliyor Roussel. İlkgençliğinde Paris konservatuvarında bir virtüoz adayı olarak gösterilirken, La Doublure isimli öykü-şiirini gece gündüz mefhumunu kaybederek yazarak edebi kırılmasını yaşıyor. Buna daha sonra zihinsel kırılmalar da ekleyecek olan Roussel, Birinci Dünya Savaşı’nda kamyon şoförlüğü yapıyor; özel bir araba yaptırıp İstanbul da dahil olmak üzere dünyayı geziyor; servetini tüketmesinden sonra ise Palermo’daki bir otel odasında, arkasında ekseriyetle kendi cebinden yayımlattığı bir roman, birkaç şiir, oyun, öyküler ve edebi vasiyeti olan “Bazı Kitaplarımı Nasıl Yazdım?”ı bırakarak aşırı dozda barbitürattan ceketini alıp sahneden ayrılıyor. Ardında bıraktığı yazın ise başta gerçeküstücüler, Oulipo ve Yeni Roman akımları olmak üzere XX. yüzyıl Fransız edebiyatına derinden tesir edecektir. Patolojik olarak adlandırılan Roussel vakası, Foucault için biçilmiş kaftandır hiç şüphesiz.

 

 

 

 

 

Foucault, Ölüm ve Labirent’te okuyucuyu Roussel’in külliyatını kapsamlıca ve tek tek analiz edeceği bir yolculuğa çıkarıyor. Lakin bu külliyatta, post-mortem bir yayın olan “Bazı Romanlarımı Nasıl Yazdım?”daki, Roussel’in kendi ifade biçimini bulduğu ve ‘teknik’ adını verdiği yöntemin üzerinde durmasının üzerinde durarak, Foucault-Roussel ve okuyucudan oluşan üç katlı bir labirent oluşturuyor. Roussel’de nesnelerin görünür yüzlerini çekirdeklerinden ayıran mekan ile dil arasındaki bağı inceleyen Foucault, bir yandan da Roussel’in yazınını gerçeküstücü akımın marjinalleştirici himayesinden özgürleştirmeye çabalıyor.

 

 

 

 

 

Lakin bu bağlamda Türk yazınını ilgilendiren iki problemle karşı karşıya kalıyoruz: Birincisi, Roussel’in dilimize kazandırılan yegane eserinin Locus Solus olması. Frankofonlar müstesna tutulduğunda bu durum çapraz okumaları olanaksız kılarak bizi Foucault’nun analizlerinin derinliğine varmaktan alıkoyuyor. Öteki problem ise, Roussel’in yazınını münferit kılan dil ve ‘teknik’in Fransız gramatiğinin inceliklerine dayanması. Bu noktada okuyucuyu eserdeki kimi tenkitlerin Fransızcanın sınırları içerisinde kalacağı hususunda uyarırken, yayıncılarımızı da henüz yayımlanmamış külliyatı adına Raymond Roussel’e hak ettiği ilgiyi takdime davette yarar var.

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Birgül Oğuz’un 2012’de çıkan son kitabı Hah’ın ardından, nihayet, İstasyon geçtiğimiz yılın son döneminde yayınlandı. “Okullu” bir edebiyatçı olan Oğuz, İstanbul Bilgi Üniversitesi’ndeki Karşılaştırmalı Edebiyat lisansı ve Kültürel İncelemeler yüksek lisansının ardından, Moda Sahnesi’nde edebiyat dersleri verdi.

Mizah kulakta komik çınlasa da ciddi bir mesele. Hele de insanların öncelikli değer verdiği, hayatını etrafında biçimlendirdiği, eleştirisini önemsediği, hassasiyet kapsamındaki konulara değdiğinde tam anlamıyla barut fıçısına dönen bir mesele.

Spor muhabirliği yaparak başlamıştım metin yayınlamaya. Fenerbahçe’yle ilgili bir haber yazmıştım, ilk imzamı orada gördüm. O gazete sayfasını çerçevelettim, hâlâ saklarım. Farklı konularda yazılar yazsam da aslında üç aşağı beş yukarı aynı konular arasında gidip geliyorum. Bilmediğim hiçbir konuda da yazmamaya çalışıyorum.

 

-Queensryche / Lady Jane eşlik edebilir bu yazıya-

 

Hayranı olduğum, yarattığı “Oulipo” akımıyla edebiyat alanında yepyeni ve oldukça da neşeli bir sayfa açan şair ve yazar Raymond Queneau’nun dilimize Tahsin Yücel tarafından kazandırılan Zazie Metroda romanını bilir misiniz? (Bence bilmelisiniz!) Annesi, küçük Zazie’yi birkaç günlüğüne Paris’e, dayısının yanına getirir.

Kulis

Her Şey Çölde Koşan Bir Atla Başladı

ŞahaneBirKitap

Mehmet Akif’in seciyesini en çok şu üç şey inşa etti der Mithat Cemal Kuntay: Kur’anlı ev, pehlivanlı mahalle, müspet ilimli mektep. Bu üç dayanağı anlamak, Türkiye’nin ve şiirin zeminine dair iyi bir fikir verecektir. Akif’te tarih kültürel bir miras değil. O bunu çok erken zamanda anlıyor ve Namık Kemal’in korktuğu varoluş krizinin ortasında kendisini buluyor.

Editörden

Doğu Batı sorunu yalnızca bizim edebiyatımıza özgü bir sorunlar yumağı değildir aslında, Rus edebiyatında da benzer bir tartışma söz konusudur. Bütün bir 19. yüzyıl romanı daha sonra şiddetlenecek bu tartışmanın ilk alevinin yakıldığı metinlerle doludur.