Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Yeni diyarlar, yeni arayışlar



Toplam oy: 1261
Barış Müstecaplıoğlu
İthaki Yayınları
Barış Müstecaplıoğlu’nun bu kitapla kendini aştığını, dünya görüşü olan ve bunu hikayelerine -didaktik olma tuzağına düşmeden- sindiren iyi yazarlar arasına yükseldiğini gördük.

Kılıçbalığı yoluna devam ederken, Barış Müstecaplıoğlu bizi yeni diyarlar, yeni canlılar ve insanlarla tanıştırıyor.

 

Şamanlar Diyarı ile başlayan dizinin ikinci kitabı Keşifler Zamanı, iki buçuk yıllık bir aradan sonra, merakla onun yolunu gözleyen okurlarına ulaştı. Türkiye’nin ilk fantastik kurgu serisi Perg Efsaneleri’ni bizlerle buluşturan Barış Müstecaplıoğlu’nun fantazya yazarları içinde adı ilk akla gelen kişi olduğuna kuşku yok. Ben belki de Perg Efsaneleri bağlamında adından söz edilmesinden bıkmıştır diyordum ama, düşünüyorum da, belki de onlardan bütün bütüne ayrılmamışızdır.

 

Keşifler Zamanı, Müstecaplıoğlu’nun ilk kitaptaki harnanlarını henüz unutmamışken bizi bir başka yaratık türüyle, erasnamuslar ile tanıştırıyor. Daha birinci sayfada iki erasnamusun, Deresnur ile karısı Yavruz’un aşklarına tanık oluyoruz. Fantastik edebiyatın tek amacı ortaya birbirinden cazip yeni yaratık türleri çıkarmak değil, elbette. Barış Müstecaplıoğlu’nun farkı, özdeşleşebileceğimiz, insanların sahip olduğu varsayılan olumlu hasletlere sahip türler-karakterler yaratması. Harnanlar ile kuyruklarının dostluğu, birbirine bağlılığı, erasnamusların yavruları için her şeyi feda etmeye hazır oluşları, birbirlerine aşkla bağlılıkları gibi.

 

Hortumlu erasnamusların karşımıza çıkış nedeni, korsanların şahı Kaptan Gura’nın teknesi Kılıçbalığı’nın Perg diyarını ararken çetin günler yaşaması. Sonsuz denizin ortasında aç, susuz kalmışlar; insanlar da, harnanlar da dirençlerinin son noktasına gelmiş. “Sıcak... Kahrolası, bunaltıcı, harnanı çıldırtan sıcak...” tayfaları da etkilemiş. Sonunda, berisinde görkemli bir dağın yükseldiği bir kumsala gelince, ilk kitaptan tanıdığımız şaman kardeşler Darok, Kaye ve harnan savaşçı Coro’nun da içinde bulunduğu bir keşif kolu çıkartılır. İşte, dev su yılanlarının nöbet tuttuğu ve yavrularının yumurtalarının bulunduğu mağaraya giremeyen erasnamuslar ile de burada tanışırlar. Perg diyarının yolunu onlara da sorarlar.

 

 

Kılıçbalığı’nın yolculuğu, Şamanlar Diyarı’ndan Perg diyarına ulaşması umulan, zor ama gerekli bir yolculuk. Bir diyarı keşif niyetiyle çıkılan bir yolculuk. Zaten, kitabın arka kapağında da denildiği gibi, “Bir yolculuğa anlam katan; yol açtığı keşiflerdir. Kimi zaman yeni yerler keşfederiz, kimi zamansa yeni dostlar. Bazı yolculuklar vardır ki, içimizde kalıcı izler bırakır, derinlerde sakladıklarımızı açığa çıkarır. Her attığımız adımda bizi başka birine dönüştürür.”

 

Ne var ki Müstecaplıoğlu bir yandan bu yolculuğu yapanların macerasını anlatırken, ona paralel olarak da geride kalanların, özellikle de gene ilk kitaptan tanıdığımız zincir lideri Olein ile, Darok’un gönül verdiği, onun gibi şaman olma heveslisi Eymar’ın başına gelenleri de aktarıyor. Bir de varılmaya çalışılan yer var, tabii. Erasnamusların hikayesi de cabası...

 

Diyar Fantazyası: Varlığın bir adım ötesi

 


Barış Müstecaplıoğlu, bir yazısında “Her zaman ‘var olmayanı yaratmak’, ‘var olanın bir adım ötesini düşlemek’ benim için bir tutku olmuştur. Gene de bütün bunların ötesinde, Diyar Fantazyasını seviyorum, çünkü içinde yaşadığımız sürprizleri tükenmiş gezegende bizi hâlâ şaşırtabiliyor,” diyor. Gerçekten de öyle. Fantastik edebiyatın en güzel yanı da budur zaten: Ufkumuzu genişletmek, gezegenimizin sınırlarının dışına tek hamlede çıkabilmek. Gözler ister sımsıkı yumulu, ister ardına kadar açık, önümüzde uzanan uçsuz bucaksız âlemi keşif heyecanı yaşamak... Müstecaplığlu’nun dediği gibi, yazar o dünyayı bize yarattığı karakterlerin gözünden gösterebilirse, Colomb’un Amerika’yı keşfine benzer bir tecrübe yaşarız. ”Yelkenleri yıpranmış bir kalyonun içinde bir kıyıya yaklaşırken, o ağaçların ardında bizi nelerin beklediğini, orada nasıl bir ırkın ya da hayvanların yaşadığını, o güzel görünümlü bitkilerin yenip yenemeyeceğini, zehirli olup olmadıklarını hatta gerçekten bitki olup olmadıklarını tahmin” edemeyiz.

 

Ne var ki yazarımız bunun da ötesine geçmeyi başarıyor. Birinci kitap olan Şamanlar Diyarı’nda, onun artık ustalık düzeyine yükseldiğini düşünmüştüm. Çünkü Diyar Fantazyası konusunda yetkin olsa, Perg diyarı ile hem eksiksizce betimlenmiş bir âlemi sunsa, hem de inanılır karakterler, sürükleyici maceralar yaratsa da, Şamanlar Diyarı’ndaki gibi kavrayıcı bir bakışı yoktu henüz. Bu serinin ilk kitabında ise, onun kendini aştığını, iyi fantazya yazan kişiler arasından sıyrılıp, dünya görüşü olan ve bunu hikayelerine didaktik olma tuzağına düşmeden sindiren iyi yazarlar arasına yükseldiğini gördük.

 

Şamanlar Diyarı’nın açılış sayfasında, tıpkı Keşifler Zamanı’nda olduğu gibi, ünlü ozan Sera Om Talse’nin bir şiirinden alıntı var. İkinci kitaptaki yolculuk üzerineydi. Bu ise, “Nasra Dağları” adlı şiirinden... Talse bu şiiri Kermak Savaşı’nda bir altın madeninde esirken yazmış, o madenden de hiç çıkamamış. “Gözbebeklerim beyaz olduğu için, benden nefret ettin” diyor. Oysa “Farklı dillerde konuşsak da aynı rüyaları görüyorduk. Farklı şarkılar söylesek de aynı özlemleri duyuyorduk.” Şamanlar Diyarı, sırf farklı yerlerde doğdukları için, biçimleri, göz renkleri birbirinden farklı olduğu için birbirlerinden nefret eden insanların hikayesini anlatıyor. Dünyamızın çoğu insanı gibi...

 

İkinci kitapta ise, zihnime kazınan sözler, yavrularını kaybedecekler diye çılgına dönmüş erasnamusların su yılanlarına saldırısını önlemeye çalışan Darok’un dudaklarından döküldü: “O sadece bir hayvan.... Yalnızca hayatta kalmaya çalışıyordu, size kötülük yapmaya değil... Bu yaratığın canını yakmanız size hiçbir şey kazandırmayacak. Ben bir şamanım, böyle bir zalimliğe göz yumamam.”

 

Bir yerde de bizi mutlak güce karşı uyarıyor. “Bu kadar mutlak bir güçle temiz kalmak zor. Kimse başka insanların kaderini iki dudağının arasında tutmamalı. Kimse bu kadar güçlü olmamalı.” Bir zalimin mirasçısı olmaktansa bir mağdurun mirasçısı olmayı tercih eden Kaptan Gura’ya yakışan sözler. Çünkü o, düzeni değiştiremese de, bir parçası olmamak için mücadele ediyor.

 

 


 

 

* Görsel: Gençay Aytekin

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Modern sanat telakkisinin adeta “dinselleştiği” ve bunun da en önemli etkisini mimarlık alanında gösterdiği bir bağlamda yaşadı Turgut Cansever. Türkiye ekseninde bir yanda pozitivist bir dünya görüşünün diğer yanda da seküler mistik ve “yaratıcı insan” düşüncesinin egemen olduğu, “bilim”in dogmatikleştiği bir dönem.

Hayat parantezi 1916’da İstanbul’un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa’da açıldı Behçet Necatigil’in. Sonra parantezin içerisine bir başka şehir girdi: Kastamonu. Zeki Ömer Defne’nin zilleri çalarken derslere bir bir girenler arasında o hassas ortaokul öğrencisi de vardı. Evlerden, kırlardan, denizlerden duyulan bu ses zil değil şiirin tınısıydı.

“Sanatçı, gözün göremediğini görendir.”

 

Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Michael Chabon’un bir söyleşisini hatırlıyorum. Yaratıcı yazma atölyelerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu: “Tamam, kimse kimseye dâhi olmayı öğretemez kuşkusuz ama yazarken hata yapmamak, yazmak denen şeye ‘okur’ gibi değil de ‘yazar’ gibi bakmak pekâlâ öğrenilebilir.

Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.