Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap


Arşivi

// En çok okunanlar



Amazon al, beni de al!

Hiçbir şey yetmiyor onları doyurmaya, yüzyıllar binyıllar boyu para ve itibar getirmeyen bir işi bile –ki burada sözünü ettiğimiz şey edebiyat oluyor haliyle- gerekirse içini boşaltıp allayıp pullayıp meta haline getirir, yine kazanırlar, yine kazanırlar.



Bakmayı bilen gözler ya da iki tarih gezgini

Bu hafta Ekim ayından itibaren hararetini sürdüren edebiyat dünyamızdan başımı kaldırıyor, biraz da sanat ve tarih diyorum. Sebeb-i derdim iki özgün çalışma: Biri kültür sanat camiamızın önde gelen isimlerinden Faruk Şüyün’ün “Bir Arkeoloji Detektifinin Maceraları”, diğeri ise İtalyan sanat tarihçisi Giovanni Curatola’nın “Türkiye: Selçuklulardan Osmanlılara Sanat”ı.



Metin metnin, yazar yazarın aynası

Birbirine ayna tutarmış gibi, birbirinin içinden kendini daha da derinleştirirmiş gibi geçen kitaplar ve yazarlar vardır. Birini okurken aklınız diğerinde kalır, birinin sayfalarını karıştırırken parmaklarınız diğerinin sayfalarını arar. Döner döner bakarsınız, araya ve aralarına ne kadar zaman girse de, sanki ikisini aynı anda okumuşçasına hatırlarsınız.



Herkes kendi canavarını arar!

“Canavarların varlığı insanoğluna dair ne anlatıyor bizlere? Binlerce yıldan beri varlıklarını nasıl sürdürüyorlar ve niçin evrensel bir olgu gibi görünüyorlar? Japonya’da ve eski Yunan dünyasında aynı tek gözlü devler, Avrupa’da ve Çin’de aynı ejderhalar niçin karşımıza çıkıyor?”



Dön bebeğim!

Biliriz ki aslında insanın içinde yaşadığı tek bir dünya vardır; dil. Kendi yarattığı evrene, kendi koyduğu kurallarla hapsolmuş insanın dil dünyası… Bu dünyanın en bize ait olmayan yeri ise elbette yazı. Dilin kurallarının en teknik, bize en uzak alanı yazının içinde dolaşan yabancılarız hepimiz. İstemediğimiz bir kaderi oturup kendimiz yazarız!



Perdeyi yırtmak?

Geçtiğimiz hafta Orhan Pamuk’un “Saf ve Düşünceli Romancı”sı üzerine aklıma takılanları paylaşmıştım sizinle. Pamuk eleştirinin bıraktığı boşluktan sesleniyor bizlere demiş, yazarın kendini, yazma deneyimini, edebiyata bakışını roman-dışı çalışmalarla aktarmasının kökeninde eleştirinin eksikliği olduğu üzerinde durmuştum.



Tepenin ardında ben varım!

Kötülük yabancılaşmadır, kötü de yabancı... Kutsal kitaplarda yazar bu hikaye, ama onların da ötesinden gelmiştir aslında. Ruh ışıklı olduğu kadar korkulu, gölgeli de bir şeydir ya, işte bu onun gölgelerde yarattığı ve içinden bir türlü çıkamadığı en eski hikayedir. Bilinçdışı korkularımızı başkalarına yansıttığımız malum.



“Trajik Bir İnsan Evladı”: Peter Handke

Nobel en prestijli ödüllerden biri olarak biliniyor. Özellikle “Edebiyat” ödülleri her zaman yeni tartışmalara gebe. Nobel’i alan yazarlar kadar, aday gösterilip alamayan yazarlar da bu tartışmanın konusu. Hakkında bir borsa bile var biliyorsunuz.



İstanbul Edebiyat Haritası: Boşluğa atılan bir adım

Kim diyebilir ki “Huzur”un baş kahramanları sadece Mümtaz’la Nuran’dır, diye.



İşgal

Dostoyevski dramatik bir şekilde sormuştu: Tanrı öldüyse insanın hali ne olacak? Tanrısız bir insan gerçekten var olabilir mi? Nietzche’nin cevabı ise oldukça açıktı: Tanrı ölmeli ve insan aşılmalı. Bizler ise Descartes, Kant, Hegel ve Comte’dan sonra durup şöyle düşünürüz: Tanrı öldü, öyleyse insan da öldü demektir.

Kulis

Dünyasizlar: Post Modern Bi̇r Harut İle Marut Masali

ŞahaneBirKitap

“Aşk hata yapabilen Tanrı’sı olan bir din yaratmaktır” diyor Borges. Peki ya bu aşk hata yapabilen tanrıların doluştuğu bir topluluk yarattıysa? Öyle ki toplum bir nevi âşıklar ve âşık olunanların bir aradalığı veya onlardan fazlası olamaz mı? Sosyolojik problemler öncelikle kronolojik bir seyir ile araştırır nesnesini. Bereket versin ki aşk zikredilmez teorilerin çoğunluğunda.

Editörden

Seneler önce başka başka vesilelerle tanıdığım ve içindeki şiir söyleme gücüne hayran kaldığım Didem Madak şöyle diyor bir şiirinde:

 

Vasiyetimdir Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta