Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

   

Şahane Bir Kitap


Şahane Bir Kitap

Saklambaç’ta Var Mısın?




Toplam oy: 4
Şeyma Kısakürek Sönmezocak
Şeyma Kısakürek Sönmezocak, ilk romanı Saklambaç’ta karakterlerin ve yazarın iç içe geçtiği, hatta sonrasında yaşadıkları hayattan/ kurmacadan pişman olup kaderlerini yeniden kaleme almaya çalıştıkları enteresan bir hikâye anlatıyor.

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa? Kimsenin yaşamadığı bir kader, ne kadar kaderden sayılır ki?

 

Şeyma Kısakürek Sönmezocak’ın ilk romanı olan Saklambaç tam da bu minvalde, “okur” olmadan mümkün olmayacak bir anlatı sunuyor bizlere. Daha kitabın ilk sayfalarında, bize elimizde tuttuğumuz kitaptan da öte, başka bir kitabı okuyacağımızı haber veriyor yazar: Öyle ki bu kitabın ayrı bir künye sayfası bile var, Şubat 2006 tarihinde yayımlanmış hem de… Edebi bir oyunla karşı karşıya olduğumuzun ve saklambacın başladığının işareti bu! Yoksa, bu kitabın yazarı biz miyiz? Tam da biz okurken yazılıyor olmasın bu kitap?

Yazar ile gizli bir anlaşma

Hemen sonrasında, bu kitabın (kitabın içindeki kitabın mı demeliyiz yoksa?) yazarı bizimle bir gizlilik anlaşması yapmak istiyor. “Sen benim kim olduğumla ilgilenmeyeceksin, ben de senin kim olduğunla ilgilenmeyeceğim” diyor ve bu ilgisizlik üzerinden güçlü bir ilgi yetiştireceğini iddia ediyor. Hatta bahisleri yükseltip, “Basit kurmacaların çok ötesinde, derinlerde, seni de barındıran bir kurmaca okuyacaksın ve seninle bir oyun oynayacağız” diyerek, okurunu daha kitabın en başında kışkırtmayı başarıyor: “Elma dersem çık, armut dersem çıkma!” Sonrasında karakterlerin ve yazarın iç içe geçtiği, hatta sonrasında yaşadıkları hayattan/kurmacadan pişman olup kaderlerini yeniden kaleme almaya çalıştıkları bir garip hikâyeyi okumaya başlıyoruz. Postane merdivenine bir mektup bırakan genç kız, bu mektuba yanıt yazan gizemli bir adam, bu gizemli adamın yerine geçen (belki de okurun ta kendisi olan, evet evet, sen!) bambaşka biri… Kurmacayla gerçekliğin karıştığı, kaderden kaçıp yine kaderin bizi sobelediği sonu gelmez bir saklambaç oyunu bu.
Çok mu karışık geldi? O zaman, tam da burada, kitaptan bahsetmeye ara verip biraz da yazarından bahsedelim. Maalesef biz okurlar, bir kitabı okumadan önce olumlu ya da olumsuz anlamda birçok önyargıyla dolu oluyoruz. Kitabın kapağında yazarın adını gördüğümüzde, ister istemez “Kısakürek” soyadına takılıyor kafamız. Türk şiirinin ve düşünce dünyasının önemli isimlerinden Necip Fazıl Kısakürek geliyor elbette aklımıza. Evet, doğru bir tahminde bulunduk: Elimizde tuttuğumuz bu kitabın müellifi, Necip Fazıl’ın torunu. Necip Fazıl’ın edebi görüşlerine ve tarzına aşina olanlar için, yukarıda biraz ipucu vermeye çalıştığımız bu postmodern metin biraz uzlaşmaz mı göründü? O zaman, Şeyma Kısakürek Sönmezocak’ın Sabah Kitap’a verdiği röportajdan bir alıntı yapalım:
“Muhakkak ki ondan etkilendim; onun çoğu eserini neredeyse ezberledim. Ancak bire bir ona benzemek; Necip Fazıl’ın da gençlikten beklediği bir duruş değil. Kültür hassası meselesinde vurguladığı gibi; ansiklopedilerce bilgiyi öğrenmek başka şeydir; o bilgileri kendi fikir ve şahsiyet dünyamızda yoğurup ortaya çıkarmak başka bir şeydir. Evet, torunuyum; çoğu meselede onunla aynı fikirdeyim. Ama aynı fikirde olmam; dedem söylediği için değil; onun tam da istediği gibi çoğu şeyi okuyup kendi fikir dünyam yardımıyla bulmamla oldu.” Yeniden romana dönecek olursak, yazar aslında tüm bu edebi saklambaç oyununun içinde biz okurlarına bir başka “oyun”u gösteriyor: Kader deyip geçtiğimiz, ona tabi olmaktansa kendi irademizle değiştirebileceğimizi sandığımız o büyük ve asıl hikâyenin bir simülasyonunu sunuyor bize. Her ne kadar yazar bizi metne davet etse de, karakterler yazarına karşı gelip oyunu bozmaya çalışsa da, aslında kaderin akıp giden suyunun önünde ne kadar aciz olduğumuzu anlamamızı istiyor yazar bizden. Hayatın kontrolünün (tıpkı bu kurmacada da olduğu gibi) ellerimizde olduğu yanılgısından bizleri sıyırıp, gerçek anlamda özgürleşmemiz gerektiğinin farkına varmaya davet ediyor.
Kitabın giriş epigrafının, Necip Fazıl’ın şu iki dizesi olduğunu hatırlatarak bitirelim yazımızı: “O dem çocuklar gibi sevinçten zıplar mısın? / Toprağın altındaki saklambaçta var mısın?”
Sevgili okur, daha ne kadar saklanacaksın? Kaderden daha ne kadar kaçacaksın? Sobelen artık!

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Şahane Bir Kitap Yazıları

Uzun bir tren yolculuğunun ardından Weimar’a ulaştığımda sadece yirmi bir yaşımdaydım. Genç yaşımda yapmak istediğim, Goethe’nin hayatının bir kısmını geçirdiği şehre gitmek ve kendime belki bir parça “ışık” bulmaktı. Tam olarak ne aradığımı bilmez halde şehre indiğimde 21 yıl önceydi ve internet yaygın değildi. İstasyon görevlisine en yakın gençlik evinin nerede olduğunu sordum.

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Tam bir İstanbul çocuğu olan, Alaattin Karaca’nın tanımlamasıyla “üstünde başında, sesinde soluğunda ‘eski bir İstanbul’dan rayihalar taşıyan” yazar Cem Sancar 82 denemeden oluşan yeni kitabı “Her İnsan Bir Ayet’te çocukluğunun İstanbul’unu, şehrin sokaklarını, lezzetlerini, mevsimlerini insanlarını kendine özgü muzip diliyle anlatıyor.

“Tıp gerçek bir kütüphanedir, ama doğru biçimde okunması gerekir” cümlesinden yola çıkan Kütüphanedeki Beden, Charles Dickens’tan Franz Kafka’ya, Virginia Woolf’tan Susan Sontag’a, John Berger’dan Oliver Sacks’e uzanan bir yelpazeyle zenginleşen, tıbbın toplumsal tarihini edebiyat aracılığıyla aydınlatan bir antoloji.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.