Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

“Duyduk Duymadık” Demeyin!




Toplam oy: 5
Edgar, on bir kısa öyküsünün toplandığı İşitilmedik Hikâyeler’inde bizi yine sonuçtan nedene doğru ustalıkla götürüyor. Dostoyevski’nin dediği kadar var: Poe’nun sadece kendine has olan ve onu bütün diğer yazarlardan ayıran özelliği, hayal gücünün olağanüstü genişliğidir.

Tüm edebi eserlerin kısa olması gerektiğine inanan ve bunu ‘şiirselliğe’ saygı olarak nitelendiren Edgar, 1838’de kaleme aldığı Nantucket’li Arthur Gordon Pym’in Öyküsü adlı kitabının başına gelenleri bilse ne yapardı peki acaba? Anlatısının, yayınlandığı tarihten tam 59 yıl sonra, bilim kurgunun efendisi Fransız yazar Jules Verne’nin ‘iki ciltlik’ Buzlar Sfenksi’ne ilham olacağını ve kendi öyküsünün, bir romana ‘devam’ niteliği kazandıracağını bilseydi de aynı şeyi düşünür müydü?

 

Yazının Felsefesi adlı eserinde, “Herhangi bir edebiyat eseri, bir oturuşta okunamayacak denli uzunsa, izlenim bütünlüğünden sağlanacak son derece önemli etkiden severek feragat etmek zorundayız” gibi keskin bir tespitte bulunan Edgar’ın fikrini alabilmeyi dilerdim. Bana sanki, vaktinin büyük bir bölümünü kütüphanelerde jeoloji ve astronomi okuyarak geçiren, kitaplarını yazmadan önce evinde fizik deneyleri yapan Verne’nin, bu donanımlarla kaleme aldığı eserlerindeki uzunluğa ve derinliğe şaşırmaz, kızmazdı gibi geliyor. Yine aynı eserinde “bir yazıyı genişletmek matematiksel bir ilişki kurma becerisidir” diyen Poe’nun bu kıstasını var gücüyle temsil eden, yadsıyamayacağımız bir Jules söz konusu çünkü. Üstelik Poe’nun bu öyküsü sadece Verne’yi değil, Henry James, gizemli yazar B.Traven, David Morrell ve polisiyenin önde gelen isimlerinden, bugünkü edebiyat formlarının çoğunun, Edgar’in dikkatsizce bol bol etrafa saçtığı tohumlardan çıktığını söyleyip, onun için “dedektif öykülerinin babasıydı” diyen Arthur Conan Doyle’yi…

 

Dünyanın ilk dedektiflik öyküsü de İşitilmedik Hikâyeler’de

Hazır Doyle onun için, “Dedektif öykülerinin babasıydı” demişken, gelelim bu unvanın ateşleyici unsuruna: Morgue Sokağı Cinayetleri. Tüm dünyada ‘ilk dedektiflik öyküsü’ olarak kabul edilen Morgue Sokağı Cinayetleri, İşitilmedik Hikâyeler’de karşımıza bir ‘son vuruş’ edasıyla çıksa da, öykünün ana karakterlerinden C. Augustue Dupin ile kitabın ilk sayfasını çevirir çevirmez Çalınmış Mektup’ta karşılaşıyoruz. Çalınan önemli bir mektuba ve hırsızına yönelik yapılan araştırmalar polis müdürü ve ekibince sonuçsuz kalınca, “Ben soyut mantıktan başka herhangi hususi bir usûl ile yürütülen muhakemenin sıhhatini ve neticelerini inkâr ederim” diyen Dupin devreye giriyor. Dupin’in zihinsel yeteneğini okuyor, bu mahir dedektifin, Edgar Allan Poe’nun kalemiyle ince ince şekil verdiği bir karakter oluşunu hatırlamaya başlıyoruz.

 

İşitilmedik Hikâyeler’in son öyküsü Morgue Sokağı Cinayetleri ise, arka kapak kapanmadan, bize, Poe’nun hayal âlemiyle yeniden tanışmak için verilen bir fırsat gibi… İmkânları yerle bir olan aristokrat bir ailenin mensubu C. Auguste Dupin’i tam manası ile tanımamız bu öykü vesilesiyle oluyor. Poe’nun ‘anlatıcı’ karakteri, Dupin ile ilk rastlaşmalarını anlatadururken, onun sayesinde bu genç adamın iç dünyasında biz de yolculuk etmeye başlıyoruz. Anlatıcı, geceyi seven dostu Dupin’e, onun yetenekleri ve zekâsına öylesine sadık ki, sabah olur olmaz yaşadıkları harabenin kepenklerini indirip sahte bir geceyi var edecek kadar… İşte bu aynı dili konuşan iki dostun amatör dedektifliklerini de bu öyküyle takip ediyor, Morgue Sokağı cinayetini hiç tahmin edemeyeceğimiz şekilde çözüyoruz. İşitilmedik Hikâyeler, başına ve sonuna koyduğu Dupin öyküleriyle beni yine sonuçtan nedene doğru götürüyor. Adeta, yazarı Edgar Allan Poe’ya bir atıf…

 

Poe’nun gotik hikâyesi

Gelelim, Poe’nun gotik ürününe… Okuduğum Poe hikâyelerinde beni istisnasız en çok geren ve ürküten, tüm bunları yaparken de muazzam bir ustalıkla okuru canlandırma tekniğiyle baş başa bırakan bir evren: Kuyu ve Sarkaç. İşitilmedik Hikâyeler’de bunu ‘kuyu ve rakkas’ olarak okuyoruz. Engizisyon mahkemelerince bir hücreye atılmış mahkûmun, karanlıkla ve berbat şartlarla baş etmesinin çok daha ötesindeki mücadelesine şahitlik ediyoruz: Dar alana açılmış kuyudan ve keskin bıçağıyla gitgide ona doğru yaklaşan bir sarkaçtan kaçış öyküsü. Tabii bu kara anlatıma bir de Poe’nun insanın tüylerini diken diken eden tanımlamaları ve tahlilleri de ekleniyor. Klostrofobiklerin, sendromlarını delik deşik ederken, tekrar türettiği cinsten içerik. Kitabın önceki öyküsü Doktor Goudron’la (Katran) Profesör Plume’un (Tüy) Usulü’nde, hakkında “Orada hiçbir cezaya lüzum gösterilmiyor, hatta tecrit usulüne bile nadiren müracaat ediliyordu. Hastaların birçoğu binanın içinde ve bahçelerinde alelade kıyafetle akıllı insanlar gibi dolaşıyorlardı” satırlarıyla bahsedilen bir deliler hastanesinin anlatımından sonra böyle dehşet yüklü bir engizisyon hikâyesiyle karşılaşmak, nabzı dengeleme amacı güdüyor olsa gerek.

 

Siraceddin Hasırcıoğlu tercümesiyle Tema Yayınları’ndan çıkan İşitilmedik Hikâyeler’de, anlatmaya çalıştıklarımdan çok daha fazlası var: Philadelphia’da yayınlanan Dollar gazetesinin verdiği 100 dolarlık ödülü kazanmasını sağlayan Altın Böcek öyküsünden Garabet Meleği’ne, şiirlerinden sonra ilk defa hikâyeye yöneldiği Metzengerstein’den Bir Mumya ile Küçük Münakaşa’ya kadar farklı birkaç öykü daha… Her ne kadar, Poe’nun şiirleri arasından Akşam Yıldız’ındaki ‘’derken kaçak bir bulut / geçti örtü niyetine’’ dizelerini sevsem de, İşitilmedik Hikâyeler ile tazelenen öyküler bana başka bir şiirini daha hatırlattı: bir düşün içinde düş mü / bütün gördüğümüz ve göründüğümüz?

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Son birkaç yıldır sanata olan ilgi ülkemizde gitgide artıyor. Bu durumun farkında olan yayıncılar da daha fazla sanat kitabı yayınlıyorlar. Özellikle Batı resmi/sanatı hakkında ülkemizde genel kültür az olduğu için bu alana hitap eden kitapların sayısında ciddi bir artış var.

Edebiyat kelimesinin en büyük talihsizliği zaten biliniyor olması. İnsanların “zaten biliyorum” deyip sözlüklere müracaat etmediği talihsiz kavramlardan biri edebiyat. Hiç okumasak da, elimizden romanlar, öykü kitapları düşmese de edebiyat orada bir yerde aşikâr olarak durur zaten. Edebiyat kelimesinin ilk anlamı ile mecaz anlamı arasındaki tezat ise rahatsız edicidir.

Amin Maalouf, Türkiye’de çok az yazara nasip olabilecek bir sevgi halesiyle sarmalanmış bir yazar. Her kitabı sadece çok okunmakla kalmıyor aynı zamanda edebi çevrelerde tartışılmaya değer görülüyor. Hatta edebi çevrelerin dışına çıkıp düşünce dünyasına da ilham veriyor. Eleştiriler de ardından geliyor tabii ki.

Yeni bir yıl, yepyeni bir yıl… Başlangıçlar önemlidir ve nasıl başlarsan öyle gider. Her pazartesi başladıkların küçük bir adımdır ama ocak ayında yaptığın başlangıçlar daha büyüktür. Geçen yılı unut, kaç yaşında olduğunu da… Pırıl pırıl bir yıl var önünde… 365 gün, 12 ay, 52 hafta, 8.760 saat, 525.600 dakika… Bunları, seni sayılarla sıkmak için söylemiyorum.

Şule Yayınları’ndan çıkan son öykü kitabı Fantastik Şeyler ile okuyucu ile yeniden bir araya gelen Naime Erkovan, edebiyatın toprak sahasına adını ilk olarak Beşinci Düğme ile yazmıştı. Aynı eserinde “Her şey gezegenlerin konumu yüzünden’’ diyordu Erkovan. O sebepten mi yoksa başka nedenle mi bilmem, ama önemli bir mevzu bence de.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.