Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

“Hayal Sahaf”: Vahan Usta




Toplam oy: 944

Vahan Usta’dan ya da ‘Hayal Sahaf’ adıyla da anılan Vahan Amcadan almışım onunla ilgili çıkan kitabı: Hayal Sahaf: Vahan Usta Üzerine Yazılar. (Ex Libris Sahhaf, Temmuz 2000). İmzalamasını da istemiş olmalıyım ki, kitabın ilk sayfasına “haydar er gülen. Sevgimle” yazıp, altına da tarih atmış: 20.1.20001.(Bir sıfır fazla evet yıl yirmibinbir!)

 

Vahan ustayı yazmak hiç aklımda yoktu, bir başka kitap ararken 10 yıl önce aldığım o kitap birden önüme düşüverdi, onunla birlikte de Vahan usta aklıma düştü. Kaç yıl oldu buralardan gideli diye düşündüm, çok uzaklara değil gerçi, Galatasaray Lisesi’nin yan sokağının köşesinden Beşiktaş’a, önce Barbaros bulvarının üstüne, sonra da vapur iskelesinin oraya gitmişti, doğrusu ben de Taksim’den sonra gittiği Beşiktaş’ta onu hiç görmemiştim. Üstelik son dört yıldır haftada bazen 1, bazen 2 gün mutlaka oradan geçip üniversiteye derse gittiğim halde. Yazının iyiliklerinden biri de bu olmalı. Bellek yerine geçmesi. O kitap birden karşıma çıkmasaydı, Vahan ustayı kimbilir bir daha ne zaman hatıırlayacaktım ve kimbilir hangi vesileyle? Yazı hatırlatıyor, kitap unutturmuyor, böylece bellek karnavalı ya da hafıza şenliği dediğimiz şey biraz olsun sürüyor. Sağol Vahan usta. 

 

Tanışır mıydık hayır, o buralardan çok uzakta, başka bir alemdeymişcesine hep dalgın, hep içinde belki de, içine kimseyi konuk etmeyeceğinden değil ama, sanırım mahcubiyetinden doğru, az, usul, sessiz, harfsiz, kelimesiz konuşması ve sesinden, konuşmasından daha fazla olmayan sessiz duruşuyla, sorarsanız yanıt verir, sormazsanız bir şey demeden beklerdi. Pek az kitap aldım ondan.

 

Ayıp belki ama, hiç eski kitap, sahafiye merakım olmadı, laik, ilerici filan olduğumdan mı, aksine pek çok hususta ‘eskici’ bile sayılabilirim, kendimi ‘muhafazakar sosyalist’ olaarak adlandırdığım çok olur. Sabırlı da sayılabilirim, buna rağmen eski ya da ikinci el kitap karıştırmak sıkar beni, özellikle sahaf çarşılarında bir heves, bir coşkuyla atılsam da kitapların içine, çok sürmez sıkıntı basar içimi. Belki çoğu kere aradığım bir şeyi bulamadığımdandır bu, galiba aradığım hiçbir şeyi de bulamadığım için sahaflarda, iyi de bunlar ne satıyorlar kuzum? diye kendi kendime şikayet ettiğim bile olmuştur. Ama yine kimbilir belki aradığım bir şey de yoktur, çok arasaydım bulur muydum? Hiç bulamadım. Gençliğimde okuyup, kimbilir hangi şehirdeki evimde eski bir arkadaşa, eski bir sevgiliye kalan kütüphanelerimin birinde kalan Juan Ramon Jimenez’in efsanevi kitabı, başyapıtı Platero ile Ben-Bir Endülüs Ağıtı kitabı yıllar sonra aklıma düşmüştü, 10 yıl kadar oluyor. O zaman ders verdiğim üniversitedeki öğrencilere de bu kitabı okutmak için İstanbul’un deyim yerindeyse altını üstüne getirmiş, ilaç için bir tane bile bulamamıştım bir sahafta. 1 yıl abartı olur ama en azından 6 ay aradığımı biliyorum o kitabı. Üzgün ozanla şen eşeğinin öyküsü...Sanıyorsunuz ki sözün tam da burasında, Vahan ustaya sordum, o ertesi gün buldu getirdi kitabı diyeceğim. Hayır, sormadım,ona sormak aklıma bile gelmedi. Vahan ustanın sergilediği 5-10-20 kitaptan birini seçer alırdım, yoksa ona herhangi bir kitap sorduğumu hatırlamıyorum. Oysa aradığınız kitabı ertesi gün getirdiği söylenir, yazılır. Dedim ya, benim pek merakım yok sahafiyeye. 

 

Benim Vahan ustaya, Vahan amcaya sevgim yalnız kitaplardan dolayı değildir, orada hiçbir şey yapmadan da yıllardır duruyor olabilirdi, ben de her seferinde selam verip geçebilirdim. Beni onun bu dünyadan uzaklığı, eski zamanların, eski iyiliğin gölgesi gibi orada durması çekti hep, zaten o bir avuç kitap da gerçek kitapların gölgesi gibiydi, yani aslında daha iyisiydi. Sergilediği kitapların beni ilgilendirmesi şart değildi, sizi ilgilendirmesi de şart değildi. Sanki o kitaplar da Vahan bey desem olur mu acaba, Vahan bey gibi başka bir alemden gelmişe benziyordu, onlar da hayal aaleminden geldikleri için çok gerçektiler, aşırı gerçektiler, öyle aşırıydılar ki ne bu dünyayla, ne bu harflerle, ne bu cümlelerle ne de bu gözlerle ilgileri vardı. Yoktu. Bir hayalden ibaretti hepsi de, hayal de hem gerçekten ibaretti hem değildi, keşke gerçek dedikleri şeyin de bir parçası hayalden imal edilseydi. Vahan usta hayalden bir adım öteye geçmediği için, hayalin içinde gerçek de vardı çünkü, aşırı gerçek, hem her şeyi biliyordu hem de hiçbir şeyi bilmiyordu. Nerede olduğunu biliyordu sözgelimi ama nereli olduğunu bilmek istemiyor gibiydi, hem de ona göre bunların bir önemi yoktu. Çünkü vicdan, gerçekten sonra gerekli olan şey değildir yalnızca, hayal için de belki gerçekten çok vicdana ihtiyaç vardır ve vicdanı hayal etmek bile onun varlığına işarettir, olabilirliğine, artık bu kez mümkün olduğuna. Hayal sahaf, yoksa hayal usta mı demeliyim, Vahan amca o yüzden hep bir vicdan gibi dururdu orada, bir vicdan hayali gibi. Hayalii bir vicdan gibi değil ama. Beni en çok o ilgilendirirdi. 

 

Bazıları bir ‘eşya dersi’ içinde de görülebilir, öyle ya, şehrin belli yerlerinde, noktalarında alışkanlıklar, insanlar, mekanlar vardır ve şehir onlarla kurumsallaşır, hatta kurum satar, bazıları da onları ‘şehir mobilyaları’ diye adlandırır. İstiklal Caddesinde Ağa Camiinin önünde burma bıyıkları, fötr şapkası, okuduğu Türkiye Gazetesi  ve elindeki dev tesbihiyle bir şair Pala Mustafa vardı, galiba ‘sağcı’ olduğu için, daha doğrusu sağcı olmaktan çok bir ibadet gibi Türkiye gazetesi okuduğu için kızardım ona. Amerikancı sağcıların gazetesini her geçişimde o adamın elinde görmeye dayanadığım için, Tanrı rahmet eylesin ama, hiç ısınamamıştım o adama, o bir ‘şehir mobilyası’ sayılırdı. Oysa Vahan usta, Oktay Güzeloğlu’nun deyimiyle bir ‘sokak mobilyası’ydı.

 

Vahan ustayla 2006’da Express’te bir söyleşi yapmış Mihran Tomasyan, aşağıdaki cümleleri oradan aldım, ‘hayal’ kişiliğine dair kendince, incecik ve karııncaaezmez, kurbağayıincitmez, kuşuürkütmez saptamalar: “Bir şey dağılmayagörsün, toplaması öyle zor olur ki, işte aynen böyle benim durumum. Fazıl Hüsnü Dağlarca her geçtiğinde "ustacığım, her geçtiğimde seni görüyorum, seviniyorum ve üzülüyorum" derdi, bunu unutmuyorum. 

 

Hayal Sahaf Vahan Usta. Hayal... Bu kişisel yapıdan geliyor, görünmememden... 

 

Bana derlerdi ki, git sıkıntılarını anlat zabıtaya, konuş. Ben bunu yapamam, zabıta zaten beni idare ediyor, bir de üstüne nasıl gidip derim "bana bir çözüm" diye? Fazla ortaya çıkarsam, sınırı geçersem olmaz, benim yapım da biraz naif. 

 

Bu beni de düşündürüyor inanın, Hayal Sahaf... Ben acaba topluma gereken bir hizmet veremedim mi diye düşünüyorum. Hizmet vermişim ama, gerektiği kadar verememişim...

 

Ben girgin birisi değilim, naif bir insanım... Belki konuşabilseydim insanlarla, bir yerim de olurdu ama... Aslında bir dakika, belki de tuhaflık bende kardeşim... Belki de ben eksiğim... Gidip de ne kiliseye uğruyorum, ne bir şey yapıyorum, insan her şeyi karşısındakinden beklememeli... Dönüp dolaşıp yine hayal kişiliğe geliyorum işte... Hayal Vahan...”

 

Tomasyan soruyor: “1915'te neler yaşamış aileniz?”

 

-(biraz çekinerek) Bir ufak sürgün hayatı çekmişler, evet. Bize hiç anlatmazlardı... Ben size bir soru sorayım: Tehcirle göçü aynı anlamda kullanabilir miyiz? 

 

Tehciri zorla göç ettirilmek, göçü ise kendi kararıyla gitmek anlamında kullanabiliriz galiba...(düşünüyor) Biz yaşadık ikisini de o zaman... Yahu, konuşmak zor bu konuları. Bakın, Hrant Dink'i tanır mısınız? Ne zorluklar çıkartıyorlar adama. Neden? Konuşuyor çünkü...” Hrant Dink o zaman konuşuyordu, çünkü hayattaydı daha.  

 

Ümit Bayazoğlu ondan “Bir sokak kitapçısı:kaldırım kütüphanesi” diye söz ediyor. ‘Kültür hamalı’ da derlermiş, ‘Balıkçı Kral’ da. Dağlarca ‘düzyazı yazmıyorum, yazsam ilk seni yazarım’ demiş Vahan ustaya. Kocaman bir iltifat, hele Dağlarca gibi kimseleri beğenmeyen biri için. 1960’lardan beri önce Beyoğlu’nda, şimdi de Beşiktaş İskelesinde kitap satarak hayatını kazanan, ekmek ve rakı parasını çıkarmaya çalışan, yaradılışı itibariyle saklanarak yaşayan, duvar diplerinden yürüyen Vahan Kocaoğlu’nun kendini bunca gizlemesine sebep kimbilir belki de acılı bir bilinç halinde ‘kılıç artığı’ olmayı taşımasıdır. Bayazoğlu’nun sözleriyle; “İstanbul’a üç yaşında gelmiş bir Yozgat-Boğazlıyan Ermenisi. Malum olaydan sonra göç ettikleri İstanbul’da ne devlet, ne ‘cemaat’ onlara başını sokacak bir ev, bir iş vermeyince, ailece, şimdi Yıldız’da, Sabancı Lisesi’nin olduğu yerde bulunan bir Ermeni mezarlığına sığınmışlar.” Hakkında internette hayli bilgi var, nasıl kitap okumaya başlamış, bahçıvan çıraklığından kunduracı çıraklığına, vaktiyle Cihangir’de kunduralarla kitapların vitrininde yan yana durduğu bir dükkanı olduğuu>na, çok şık giyindiğine, bilardodaki ününeş İstanbul’u dolaşıp fotoğrafladığına dair pek çok bilgi.

 

“Başlayan her şey biter.” Ne bir atasözü ne bir aforizma, Vahan ustanın cümlesi, o devam ediyor, 86 yaşında, hala kitap satmaya çalışıyor. Merak ettim, sahaflarla mezatlarla ilgili bir yakınıma sordum, o araştırdı, dedi ki: ‘Endişeye mahal yok, daha 6 gün önce Şişman, herhalde bir sahaf, o alemde pek tanıdığım olmadığı için bilmiyorum kim olduğunu, aramış, Vahan bey de ‘rakıya çağırıyorsan geleyim’ demiş! Oh dedim. Sanki buz gibi bir kadeh rakıdan bir yudum içmişim gibi. Vahan ustayı az gören de çok bilen de, ilginç, aynı şeyde birleşmiş, onun bir ‘gölge’ olduğunda. Bilinen, bir şeyin gölgesi olduğudur, yani gölge kendi başına bir şey değildir, bir şeye aittir, bağlıdır, bağımlıdır, oysa Vahan bey yalnızca gölgesinden ibaret gibi, dünyaya da bir gölge olarak gelmiş ve yaşıyor gibi. Yoksa ‘hayal sahaf’ın açılımı da, Hayalet Oğuz’dan mülhem ‘hayalet sahaf’ olmasın? Sevan Ataoğlu da kitaptaki yazısında şöyle diyor: “Herhalde gölgesini onun kadar sessiz sürkleyen başka bir insan yoktur. Yaşadığını belli etmekten utanır gibi duvar diplerine saklanır. O biraz pasaklı bir sokak kedisi gibidir.”  O yüzden sokak kedilerini de beslemiştir. 

 

Benim için biraz Karıncaezmez Şevki’dir Vahan usta. Şevki’yi de orada görmüştüm yıllar yıllar önce, Galatasaray Lisesinin önünde, Vahan ustayı da ilk gördüğüm lyerde. İkisinin görüntüsü üstüste geliyor, çakışıyor zihnimde. İkisinin, iyiliğin, iki iyiliğin. Tanışırlar mı diye sorulur mu, sorulmaz elbet. Sormam, sorsam, ‘unutur muyum?’ derdi herhalde Vahan usta. Unutmaz. Ama unutulur. Yaşlı bir kitap kurdu ‘Vahan beyi atlayarak yazılmış bir İstanbul Kütüğü eksik kalmış demektir’ demiş. Bu cümleyi okur okumaz yeni çıkan İstanbul Ansiklopedisi’ne baktım, ne ‘V’ maddesinde vardı, ne de ünlü sahaf Emin Nedret İşli’nin yazdığı ‘Sahaflar’ maddesinde anılıyordu. Daha da iyisi, o ansiklopedinin ‘sokaklarda hayat’ maddesini de ben yazmıştım ama benim yazımda da adı gezmiyordu! Daha fazla bakmadım, umarım bir maddede ilgili-ilgisiz bir vesileyle adı geçiyordur! Geçse de geçmese de, gizlensen de görünmesen de sen iyi kitaplar kadar uzun yaşa Vahan usta! Onlar da zaten pek ortalığa dökülmezler, görünmezler, ama hepimizden, herkesten ve her şeyden uzun yaşarlar! 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Son birkaç yıldır sanata olan ilgi ülkemizde gitgide artıyor. Bu durumun farkında olan yayıncılar da daha fazla sanat kitabı yayınlıyorlar. Özellikle Batı resmi/sanatı hakkında ülkemizde genel kültür az olduğu için bu alana hitap eden kitapların sayısında ciddi bir artış var.

Edebiyat kelimesinin en büyük talihsizliği zaten biliniyor olması. İnsanların “zaten biliyorum” deyip sözlüklere müracaat etmediği talihsiz kavramlardan biri edebiyat. Hiç okumasak da, elimizden romanlar, öykü kitapları düşmese de edebiyat orada bir yerde aşikâr olarak durur zaten. Edebiyat kelimesinin ilk anlamı ile mecaz anlamı arasındaki tezat ise rahatsız edicidir.

Amin Maalouf, Türkiye’de çok az yazara nasip olabilecek bir sevgi halesiyle sarmalanmış bir yazar. Her kitabı sadece çok okunmakla kalmıyor aynı zamanda edebi çevrelerde tartışılmaya değer görülüyor. Hatta edebi çevrelerin dışına çıkıp düşünce dünyasına da ilham veriyor. Eleştiriler de ardından geliyor tabii ki.

Yeni bir yıl, yepyeni bir yıl… Başlangıçlar önemlidir ve nasıl başlarsan öyle gider. Her pazartesi başladıkların küçük bir adımdır ama ocak ayında yaptığın başlangıçlar daha büyüktür. Geçen yılı unut, kaç yaşında olduğunu da… Pırıl pırıl bir yıl var önünde… 365 gün, 12 ay, 52 hafta, 8.760 saat, 525.600 dakika… Bunları, seni sayılarla sıkmak için söylemiyorum.

Şule Yayınları’ndan çıkan son öykü kitabı Fantastik Şeyler ile okuyucu ile yeniden bir araya gelen Naime Erkovan, edebiyatın toprak sahasına adını ilk olarak Beşinci Düğme ile yazmıştı. Aynı eserinde “Her şey gezegenlerin konumu yüzünden’’ diyordu Erkovan. O sebepten mi yoksa başka nedenle mi bilmem, ama önemli bir mevzu bence de.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.