Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Auteur sineması, uyarlamaları yendi




Toplam oy: 1381
Bu yıl Cannes'da gösterilen edebiyat uyarlamalarının hiçbiri bir ödül kazanmadı. Ve bilinen bir slogan yeniden doğrulandı: "İyi edebiyattan iyi sinema olmaz!"

Cannes deyince akla auteur sineması gelir. Yani senaryolarını bir edebi kaynağa dayandırmadan kendisi yazan, tamamen biricik, kendine özgü bir dünyası ya da vizyonu olan yönetmenler yarışır Cannes’da. Terrence Malick, Apichatpong Weerasethakul, Michael Haneke, Yılmaz Güney ve Michelangelo Antonioni gibi auteurler hep bu ilkeye uyar. Cannes’ın son 15 yılında yalnızca iki Altın Palmiyeli filmin kaynağında birer edebiyat eseri vardı: Laurent Cantet’nin Sınıf'ı (2008) ve Roman Polanski’nin Piyanist'i (2002). Son 15 yıl içindeki diğer bütün Cannes birincisi filmler özgün senaryolardan yola çıkılarak yapılmış. Bu filmler içinde yönetmenin senaryoyu kendisinin yazmadığı tek istisna ise Ken Loach’un yönettiği Özgürlük Rüzgarı'nı (2006) Paul Laverty yazmıştı, diğer bütün Altın Palmiyeli filmlerin altında yönetmenin kendi imzası var.

 

 



Bu yıl başlangıçta edebiyat uyarlamalarının şanslı olacağı bir yıl gibi görünüyordu. Jack Kerouac’in Yolda'sını Brezilyalı yönetmen Walter Salles çevirmişti. Yolda'nın oyuncuları arasında genç kuşağın en parlak yıldızlarından Kristen Stewart, bir önceki sene Cannes’da en iyi kadın oyuncu seçilen Kirsten Dunst ve Viggo Mortensen gibi isimler vardı. Kitabın asıl kahramanları Dean Moriarity (gerçek hayatta Neal Cassady) ile Sal Paradise’ı (gerçek hayatta Jack Kerouac) sırasıyla Garret Hedlund ve Sam Riley canlandırmıştı. Fakat film bekleneni veremedi. Bazı sahneleri çok erotik olsa ve de Dean ve Sal’in 'küçük çaresizlikleri'ni anlatabilse de film, vasatın üzerine geçemedi. Motosiklet Günlükleri'nde Che Guevara’yı Güney Amerika yolculuğu sırasında anlatmıştı Salles. Yolda ile bu kez Beat kuşağının asilerinin ABD içindeki yolculuğuna eşlik eden yönetmen, başkaldıranlar ve isyan temasını üçleyecek mi diye merak da etmiyor değil insan.

 

 

 

 

 

 

 

 

David Cronenberg’in Don DeLillo’nun 2003 tarihli kitabından uyarladığı Kozmopolis de çok büyük beklenti yaratmıştı. Bu kez başrolde Alacakaranlık serisiyle ünlenen bir diğer oyuncu, Robert Pattinson vardı. Film, kapitalizmin büyük bir kriz yaşadığı bir dönemde, ultra zengin genç bir yatırımcının, çoğu bir limuzin içinde geçen bir gününü anlatıyordu. Bir başka roman uyarlaması da Lee Daniels’in yönettiği Kağıt Çocuk'tu (Paperboy). Pete Dexter’in 1969’un Florida’sında geçen romanından uyarlanan filmin başrolünde Nicole Kidman vardı. John Hillcoat’ın yönettiği Yasadışı'nın senaryosunu ünlü rockçı Nick Cave ile oyuncu Shia LaBeouf, Matt Bondurant’ın Dünyanın En Islak Kasabası (The Wettest County in the World) adlı kitabından uyarlamıştı. Ana yarışmadaki bir başka edebiyat uyarlaması da Jacques Audiard’dan geldi: Pas ve Kemik, Craig Davidson’ın aynı adlı kısa hikayeler derlemesinden uyarlanmıştı.

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu kadar çok edebiyat uyarlamasının ana yarışmada yer alması, Cannes’da auteur çağı kapanıyor mu gibi sorulara da yol açtı. Sight&Sound dergisinin editörü, edebiyat uyarlamalarının daha çok ticari kaygılarla yapıldığını, uyarlama senaryolara dayanan filmlerin, edebiyat eserini bilen hazır bir kitleye konduğunu ve uyarlamaların “daha düşük bir sinema biçimine” hizmet ettiğini iddia etti. Ödüllerin dağılımına bakacak olursak Cannes jürisi Nick James’e hak veriyordu. Sözünü ettiğimiz edebiyat uyarlamalarının hiçbiri bir ödül kazanmadı. Ve bilinen bir slogan yeniden doğrulandı: “İyi edebiyattan iyi sinema olmaz!”         

 

 

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Virginia Woolf’un (1882-1941) yaşarken basılı tek öykü kitabı olan Pazartesi ya da Salı (1921) bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biridir. Virginia Woolf, Mrs. Dalloway, Dalgalar, Deniz Feneri romanlarıyla bilinç akışı tekniğinin başarılı örneklerini vermiş bir öncüdür. Bu akım günümüzde de etkisini yoğun bir şekilde göstermektedir.

Emily Dickinson’a geçmeden önce kendi çocukluğumu ve bahçe hikâyemi anlatacağım size... Macera olsun diye evden kaçıp gün batarken kimsenin ruhu duymadan döndüğüm çocukluk yıllarımda, bütün evlerin bahçeli olduğunu sanırdım. Neden, çünkü şanslıydım; oturduğumuz sakin mahallede bütün evler bahçeliydi, bizimki de.

 

Hepimiz etrafında toplanacağımız hikâyeler arıyoruz. Çünkü bir bakıma hikâye, hayatın zihinlerimizdeki anlamlandırılmış yansımasıdır. Dünyadaki varlığımızı konumlandırabilmek ve bir anlama ulaşabilmek için şeylerin mekân ve zamanda nelere bağlı, nelerle birlikte olduğunu bilmeye muhtacız.

Eğer hidâyet yazılmışsa bir kişinin alınyazısına, kişi ne denli farklı mecralarda dolaşırsa dolaşsın dönüp gelmesi muhakkaktır takdir olunana. Gai Eaton da Lozan’dan İngiltere’ye, Jamaika’dan Mısır’a hakikat arayışıyla gezinirken, bu yazgının izini süren son devir Müslüman entelektüellerinden birisidir.

 

A-

 

Mecnun one night

 

B-

 

Ben bu tarzı benimsedim. Elim belimde vakaların önünde bekler, sakallarımı sıvazlar, sosyolojik birtakım çıkarımlarımı dile getiririm. ‘Ne güzel bir toplum simit yiyor.’ ‘Toplum koşma oğlum beş dakika sonra tekrar gelecek tren.’ ‘Toplum şuradan geçerken az sessiz ol uykuya uzağım zaten.’

 

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.