Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Ayın Karanlık Yüzü: The Luminaries




Toplam oy: 8
Münzevi bir adam, bir dağ kulübesinde ölü bulunur. Esas mevzu bundan ibaret. Ama Ay ve Işıklar’da benim sayabildiğim, hikâyeye doğrudan dâhil olan tam yirmi bir tane karakter var. Bu karakterlerden on iki tanesi “yıldızlar” olarak adlandırılmış ve her birine bir burcun adı verilmiş.

Man Booker (yeni ismiyle Booker), İngiliz Milletler Topluluğu – Commonwealth - (Avusturalya’dan Kamerun’a, Malezya’dan Kanada’ya yirmiden fazla ülkeyi ifade eder) ve İrlanda vatandaşı yazarların İngilizce yazılmış kitaplarına verilen bir ödüldür. Daha evvel Iris Murdoch, Yann Martel, Kazuo Ishiguro gibi tanıdık isimlerin de kazandığı Man Booker, 2005’ten bu yana ikinci bir ödülle “Uluslararası” sıfatıyla farklı dillerde yazılmış ancak İngilizceye çevrilmiş romanlara da veriliyor.

 

Eleanor Catton, 1985 doğumlu genç bir yazar. Kanada doğumlu olsa da asıl memleketi Yeni Zelanda’ya dönmüş. Edebiyat üzerine akademik çalışmaları bulunuyor. Dünyanın bir ucundaki Catton hakkındaki bu yazının sebebi ise, yazara 2013 yılında, hem de yirmi yedi yaşındayken Man Booker kazandıran romanı The Luminaries. (TR 2016 – Ay ve Işıklar)

 

BBC tarafından mini bir televizyon serisine uyarlanacağı konuşulan Ay ve Işıklar, kazandığı ödüle ek olarak pek çok övgüye mazhar olmuş. Göz alıcı kapağındaki The New York Times, Telegraph gibi gazetelerin övgülerinden hemen sonra tanıtım metnine göz atınca, Ay ve Işıklar’a başlamak için sabırsızlanıyorsunuz.


Karmaşık ve incelikli
“Yeni Zelanda’nın altın madenlerinde servet edinme arayışına giren genç bir adam, Walter Moody. Ayak bastığı bu ülkede Walter Moody daha ilk geceden on iki adamın bir araya geldiği, çok gizli bir toplantıya istemeden tanıklık eder. Bu on iki adam, art arda gerçekleşen bir dizi cinayetin ipuçlarını tartışmak için buluşmuştur: Ortadan kaybolan varlıklı bir maden avcısı, kendi canına kıymaya kalkışan bir fahişe ve kaderin en acımasız oyunlarından birini oynadığı zavallı, alkolik bir adam. İşte Moody, birçok kişinin hayatını etkileyen böylesi kanlı bir sırrın içine çekilir. Çözülmeyi bekleyen vahim hadise, gece vakti gökyüzünde görünen yıldızların oluşturduğu motifler kadar karmaşık ve inceliklidir.”
“Karmaşık” ve “incelikli”, gerçekten de bu kitabı anlatan en iyi kelimeler olmuş. Catton, eşine az rastlanır girift bir hikâye sunuyor bize ve bu hikâyeyi okumak hiç kolay değil. Aslında hikâye için karmaşık demek yanlış olur; hikâye son derece sade. Sekiz yüz sayfalık bu kitabın altında okuru ezen asıl şey kurgu, karakterlerin fazlalığı ve yazar tarafından onlara atfedilenler.
Münzevi bir adam, bir dağ kulübesinde ölü bulunur. Esas mevzu bundan ibaret. Ama Ay ve Işıklar’da benim sayabildiğim, hikâyeye doğrudan dâhil olan tam yirmi bir tane karakter var. Bu karakterlerden on iki tanesi “yıldızlar” olarak adlandırılmış ve her birine bir burcun adı verilmiş yazar tarafından. Diğer dokuz karakter ise gezegenlerle ifade edilmiş. Neyse ki bir liste koymayı ihmal etmemişler. Bu liste kitabın başında mevcut ve yüzlerce sayfanın ardından dahi “kim kimdi” diye dönüp bakma isteği duyabiliyorsunuz. Bu da ne yazık ki okuma zevkini baltalayan unsurlardan. Kitabın bölümleri yine tüm o karakterlerin birbirleri ile münasebetlerinden ibaret. Tüm o karmaşıklık yetmezmiş gibi bölüm isimleri de işin tuzu biberi olmuş. Söz gelimi “Güneş Kova Burcunda” başlıklı bölümü okurken güneşin Emery Staines, kova burcununsa Sook Yongsheng olduğunu bilmelisiniz ya da “Mars Oğlak Burcunda” bölümünün Francis Carver ile Aubert Gascoigne arasında geçeceğini. Her karakter bir meslek erbabı. Bankacı, rahip, gardiyan, eczacı… Dolayısıyla bazen Çin mahallesine, bazen limana; karakterler neredeyse oraya savruluyoruz.
Ortada bir ceset ve kayıp bir adam var

Sekiz yüz sayfalık tüm bu anlatı, evet son derece zekice; ancak bu, metnin zor okunduğu ve edebi lezzetinin düştüğü gerçeğini değiştirmiyor. Böyle kitaplar her zaman yazılan kitaplar değil, belki de ödüle layık görülmesinin sebeplerinden biri budur.
Catton’un, her şeye rağmen görkemli ve o yaştaki biri için muhteşem hikâyesine dönecek olursak… Ay ve Işıklar’ı iki parçaya ayırmak mümkün. İlk bölüm düğüm… Ortada bir ceset ve kayıp bir adam var. “Yıldızlar” olarak nitelenen ve burçlarla özdeşleştirilen karakterler bu olay hakkında kafa yoruyorlar. Esasen Yeni Zelanda’nın küçük bir kasabasında geçen bu hikâyede tüm karakterlerin birbirleri ile münasebetleri var ve sayfalar ilerledikçe hemen herkesten şüphe duymaya başlıyorsunuz. İkinci bölüm, yani çözüm bölümünde, cinayet süreci tek tek karakterlerin bakış açısı ile verilmiş. Sahtekârlık, kimlik değiştirmeler, saklı gerçeklerle beraber her şey kocaman bir muammaya dönüştüğü için bir süre sonra bu çok katmanlı hikâyede cinayetin çözümünü bırakıp karakterlerin meselenin neresinde olduklarını ve kendilerini nasıl kurtaracaklarını merak etmeye başlıyorsunuz.
Şayet vaat edildiği gibi televizyon dizisi geliyorsa, Ay ve Işıklar’ı bir de ekranda görmek, böylece hikâyeyi daha net kavramak isterim. Okumak isteyenlere tavsiyem, doğru zamanı kollayıp kitabı mümkün mertebe çarçabuk bitirmeleri.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Savaşlar ve felaketler insanlık için büyük yıkımlar getirir. Acı, gözyaşı, sürgünler ve kayıplar bireysel ve toplumsal ölçekte kapanmayan yaralar açar. Yaşamdaki bu nedenli derin acılar, edebi alanda aynı derecede nitelikli eserler doğmasını sağlar.

Atlardan birinin üstüne, denklerin arasına yerleştirmişler beni. Yorgan, kepenek ve kap kacağın içine. Yassı taşlarda yankılanan nal, toynak seslerini, göç kalabalığının birbirine karışmış hengâmesini dinleyerek yol alıyoruz. Şenlik şamata olması gereken yayla yolculuğu cenaze alayını andırıyor.

İnsanın binlerce yıllık yeryüzü tecrübesinin en önemli bakiyesi hiç kuşkusuz hikâyesidir. Mağara duvarlarında, kamp ateşlerinin etrafında, kitap sayfalarında ya da sinema salonlarında aradığımız, anlattığımız hikâyeler belki de ölüme karşı verdiğimiz mütevazı ancak epik bir direnişten ötesi değil. Çünkü anlatıcıları nesilden nesile post değiştirse de hikâye anlatılmaya devam eder.

Andrey Platonov (1899-1951), iki önemli romanı Çevenkur ve Çukur yanında, güçlü atmosfer, derinlikli karakterler ve çarpıcı temalarıyla kısa öykünün de başyapıtlarını kaleme aldı. John Berger’in “günümüzde dünyanın muhtaç olduğu hikâyecilerin öncüsü” dediği Platonov; insanın yaşanan acılar karşısında var olma mücadelesini, sevgi, dostluk, mutluluk arayışını hikâye eder.

Chapman ve Maclain Way kardeşlerin yönettiği Wild Wild Country altı bölümlük belgesel dizi, Hintli guru Bhagwan Shree Rajneesh tarafından 1980’lerde kurulan Rajneeshpuram şehrinin hikâyesini anlatıyor.

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.