Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Bağırmadan Konuşmak: Bir Dava




Toplam oy: 10
Türk edebiyatına neredeyse otuzlu yaşlarının ortalarında yazdığı ilk romanı Kenarda ile giren Ayhan Geçgin en başından beri ‘yılların romancısı’ gibidir. Yazar kendi yazın dünyasını ilk romanından itibaren kurmuş durumdadır. Onun edebiyatı, 2003’te çıkan romanından bugüne, tıpkı bir kulenin inşası gibi, yükseldikçe yeni ufukları doğurur.

“Sonunda ortadaki hâkim, mahkeme başkanı, mikrofona birkaç kez iki parmağıyla vuruyor, ses salonda yankılanıyor. Boğazını temizledikten sonra ilk kez kafasını kaldırıp etrafa bakıyor: “Sessizlik,” diyor, “duruşmayı başlatıyorum.” Sesinin inceliği, neredeyse kadınsılığı beni şaşırtıyor.”Edebiyatın büyülü bir şey olup olmadığı konusunda çok düşündüm. Hemen her zihin bu meseleyi farklı açılardan ele alıyor olsa da ben çıkışı yine “cesaret” meselesinde buldum: Evet, edebiyat büyülüdür; çünkü tıpkı “yaratmaya cüret eden” hemen her üretim gibi, o da cesaret ister. Edebiyat büyülüdür; çünkü yalnız kelimelerden bir başka dünya yaratan yazar kişiye imkân tanıdığı için değil, bir garip akrabalıkları da ortaya çıkardığından… Olmaz deneni oldurttuğu, mukayese edilemeyecek iki şeyi yan yana koyabildiği için büyülüdür… Son nefesini yüzyıl önce vermiş birinin kelimelerini, bugünün yazar kişisinin kalemine taşıdığı için büyülüdür…

 

KAFKA’NIN AKRABASI

 

Ayhan Geçgin’in beşinci romanı Bir Dava, geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Türk edebiyatına neredeyse otuzlu yaşlarının ortalarında yazdığı ilk romanı Kenarda ile giren yazarın, sanki hiç ‘genç yazar’ olmadığı söylenebilir mi? Yalnız yaş değil, edebiyat eleştirisinin konusu olabilecek birtakım ölçütlere göre de, Ayhan Geçgin en başından beri ‘yılların romancısı’ gibidir. Edebiyat tarihi, oldukça kısa bir ömür sürse de adından hâlâ söz ettiren romancılarla dolu elbette. Fakat tarihten sıyrılıp çağdaşlarımıza gelecek olursak, olgunluğa erişme yaşının hayli ilerlediğini görürüz. Bu noktada, Geçgin kuşağından hemen sıyrılır ve kendi yazın dünyasını ilk romanından itibaren kurmuş durumdadır. Onun edebiyatı, 2003’te çıkan romanından bugüne, tıpkı bir kulenin inşası gibi, yükseldikçe yeni ufukları doğurur. Sırf sözünü ettiğim olgunluktan değil, bu yazının öncülü sayılabilecek bazı eleştiri metinlerinde de üzerine konuşulduğu üzere, Kafka ile Geçgin arasında ilk paragrafta sözünü ettiğim ‘bir garip akrabalık’ kurmak mümkün görünüyor.

 

Jale Özata Dirlikyapan, bu yılın başında yayınladığı “Son Adım’da Gizlenmiş Ölümsüz Tohum” başlıklı yazısında, yazarın dil dünyasını Kafka’nın Mesih aforizmasıyla bağdaştırmıştır. Irmak Zileli ise yazarın romanlarındaki evrensellik üzerine kurduğu metine, Kafka’nın Dava’sından söz ederek başlar. Dahası, yazarın Mustafa Orman’a verdiği röportajda ‘ustalık’ meselesine Kafka referansıyla yaklaştığını görürüz.

 

Ayhan Geçgin, romancılığı ile yarattığı kuleyi yükseltmeyi sürdürüyor. Bunun keyfi ise okura kalıyor: Önümüzde, durmadan genişleyen bir ufuk var.

 

Bir Dava’yı, babasının ansızın gözaltına alındığını ve akabinde tutuklandığını öğrenen bir kadın anlatıcıdan dinliyoruz. Yurt dışında ilk ailesinden ‘bağımsız’ bir hayat süren kahramanımız, apar topar İstanbul’a gelir ve onların tutsaklıkla örülü derdine ortak olur. Geçmiş yıllarda planlandığı ve fakat hayata geçirilemediği iddia edilen bir askeri darbeyle ilgili soruşturma kapsamında alınan emekli asker babanın özgürlük mücadelesi, bir noktada yazar-anlatıcının terk ettiği memleketiyle, o terk edilmiş memleketin siyasi ve hukuki meseleleriyle bir hesaplaşma alanına dönüşür. Geçgin, bu haliyle oldukça politik bir tema etrafında şekillenen kurguda ‘bağırmadan’ konuşmaktadır.

 

  

 

YAZAR KONFOR ALANINI TERK EDİYOR

 

“Ayda bir açık görüş var. Nereden aklımda kaldıysa -eski filmlerden mi?- mahkûm yakınlarının hapishaneye eli dolu gittiklerini sanırdım, poşetler, sepetler dolusu börekler, kızartmalar, zeytinyağlılar ya da çöreklerin masaya çıkarıldığını, en azından ayda bir bu zavallı hapishane masasının bir ziyafet sofrasına döndüğünü sanırdım. Bu âdet varsa bile çoktan ortadan kalkmış, hapishaneye dışarıdan hiçbir şey sokulmuyor. Önümüzdeki ziyafet sofrası değil, buluşmamızda da bir bayram havası yok. Muşambadan, çiçek desenli sarı bir örtü geçirilmiş plastik masanın üzerinde babamın kantinden aldığı iki çeşit bisküviyle büyük plastik kutuda meyve suyu var. Bir de plastik bardaklar.”

 

Basılı metinde bir son not olarak ‘hayali’ vurgusu yapılsa da, oldukça tanıdık ve toplumsal anlamda infial yaratan bir davadan esinlenilen hikâyede dinleyen, düşünen ve kelimeleri seçerek konuşan bir ‘birincil kişi’ yaratmak kolay değildir. Böylece yazarın kendini, karakterin hem içinde hem dışında bir ‘gözlemci’ olarak konumlayabildiği görülür. Öte yandan, başlı başına büyük bir iş olan birinci tekil anlatıcıyı karşı cinsten seçen yazarın, öyle her kalemin cesaret edemeyeceği bir şeye kalkıştığı ve pek tabii, bunu ziyadesiyle becerdiği teslim edilmelidir. İyi bir okur, romancı ya da genel anlamda edebiyat üzerine ‘kafa patlatmışlar’ hiçbir şeyde olmasa bile şu konuda hemfikirdir: Yazar kişi karakterini aynada gördüğünden kurar. Bunu yapamıyorsa bile, karakterinin içinde bir yerlere kendi tohumlarını salar. Bu, bir yandan konfor alanı yaratırken, anonim bir itiraf imkânını da doğurur. Yurtdışında yaşayan bir ‘kadın’ öğretim üyesini konuşturan Geçgin’in, hiçbir şeyi değilse bile o konfor alanını elinin tersiyle ittiği ve bu anlamda küçük çaplı bir başkaldırıda bulunduğu söylenebilir. Bir Dava, hikâyeden ziyade, politikliğini bu kanaldan beslemektedir.

 

 

BİR DAVA
Ayhan Geçgin

METİS YAYINLARI 2019

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Vazgeçebileceğimizi değil de tercih edebileceğimizi düşünmek ne kadar aldatıcı? Her şeyden umudunu yitirmiş birini görüyorsanız belki hırslarına belki beklentilerine küsmüştür ama en çok da bir tercih yapabileceğine inanmıştır. İnsan en çok tercih edemeyince anlamını yitiriyor olmalı vazgeçince değil. O yüzden vazgeçebileceğimiz şeylerin ne kadar fazla olduğunu görünce dehşete kapılıyoruz.

“Şiir masumluğun yeniden ele geçirilmesidir” der Octavio Paz. Bunun için başlangıca yani söze gideriz. Üstü örtülmüş bir güzelliği yeniden görünür kılmak için sözün hakkı bizi beklemektedir. Mustafa Köneçoğlu’nun sekiz yıl sonra yeniden basılan ilk kitabı Söz Hakkı, bir şairin gerçeklikle ve dünyayla kurduğu bağın hem oluş hem de eriş sancılarına odaklanan bir şiirler toplamı.

Lydia Davis, yazdığı mikro, kimi zaman birer cümleden oluşan öyküleriyle tanınıyor. Proust, Blanchot, Flaubert gibi isimleri Fransızcadan İngilizceye çeviren Davis, Deha Bursu olarak da bilinen MacArthur Bursu’nun da sahibi.

İnsanlık serüvenimizde ciddi kırılmaları tecrübe ettiğimiz bir çağda yaşıyoruz. Dijital devrim sadece alışkanlıklarımızı değil gerçekliği algılama ve yorumlama biçimimizi de temelden sarsıp deyim yerindeyse kararsızlaştırıyor. Bütün bu karmaşada hikâyeler de akacakları yeni yollar aramaktan geri durmuyor.

“Şairin hayatı şiire dâhildir” sözünü kullanan Cemal Süreya ise bunu poetik bir tespit olarak okuyup geçmek mümkün değil. Eserleri kadar hayatı da okuyucusunun her zaman ilgisini çekmiş, edebi kamunun konusu olmuş bir şairden söz ediyoruz.

Kulis

(Ahmet Edip Başaran) Şiirin Söz Hakkı

ŞahaneBirKitap

Tam bir İstanbul çocuğu olan, Alaattin Karaca’nın tanımlamasıyla “üstünde başında, sesinde soluğunda ‘eski bir İstanbul’dan rayihalar taşıyan” yazar Cem Sancar 82 denemeden oluşan yeni kitabı “Her İnsan Bir Ayet’te çocukluğunun İstanbul’unu, şehrin sokaklarını, lezzetlerini, mevsimlerini insanlarını kendine özgü muzip diliyle anlatıyor.

Editörden

Çocukken, Karadeniz’in insana sanki bir asır sürecek kadar uzun gelen ve kesilmeden yağan yağmurlarını izler, can sıkıntısından kurtulmak için kitaplara kaçardım. Yağmur yağdıkça, üzerime hikâyeler de yağardı aslında. Sahi, neye, neyimize yarardı hikâyeler.