Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Bağırmadan Konuşmak: Bir Dava




Toplam oy: 5
Türk edebiyatına neredeyse otuzlu yaşlarının ortalarında yazdığı ilk romanı Kenarda ile giren Ayhan Geçgin en başından beri ‘yılların romancısı’ gibidir. Yazar kendi yazın dünyasını ilk romanından itibaren kurmuş durumdadır. Onun edebiyatı, 2003’te çıkan romanından bugüne, tıpkı bir kulenin inşası gibi, yükseldikçe yeni ufukları doğurur.

“Sonunda ortadaki hâkim, mahkeme başkanı, mikrofona birkaç kez iki parmağıyla vuruyor, ses salonda yankılanıyor. Boğazını temizledikten sonra ilk kez kafasını kaldırıp etrafa bakıyor: “Sessizlik,” diyor, “duruşmayı başlatıyorum.” Sesinin inceliği, neredeyse kadınsılığı beni şaşırtıyor.”Edebiyatın büyülü bir şey olup olmadığı konusunda çok düşündüm. Hemen her zihin bu meseleyi farklı açılardan ele alıyor olsa da ben çıkışı yine “cesaret” meselesinde buldum: Evet, edebiyat büyülüdür; çünkü tıpkı “yaratmaya cüret eden” hemen her üretim gibi, o da cesaret ister. Edebiyat büyülüdür; çünkü yalnız kelimelerden bir başka dünya yaratan yazar kişiye imkân tanıdığı için değil, bir garip akrabalıkları da ortaya çıkardığından… Olmaz deneni oldurttuğu, mukayese edilemeyecek iki şeyi yan yana koyabildiği için büyülüdür… Son nefesini yüzyıl önce vermiş birinin kelimelerini, bugünün yazar kişisinin kalemine taşıdığı için büyülüdür…

 

KAFKA’NIN AKRABASI

 

Ayhan Geçgin’in beşinci romanı Bir Dava, geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Türk edebiyatına neredeyse otuzlu yaşlarının ortalarında yazdığı ilk romanı Kenarda ile giren yazarın, sanki hiç ‘genç yazar’ olmadığı söylenebilir mi? Yalnız yaş değil, edebiyat eleştirisinin konusu olabilecek birtakım ölçütlere göre de, Ayhan Geçgin en başından beri ‘yılların romancısı’ gibidir. Edebiyat tarihi, oldukça kısa bir ömür sürse de adından hâlâ söz ettiren romancılarla dolu elbette. Fakat tarihten sıyrılıp çağdaşlarımıza gelecek olursak, olgunluğa erişme yaşının hayli ilerlediğini görürüz. Bu noktada, Geçgin kuşağından hemen sıyrılır ve kendi yazın dünyasını ilk romanından itibaren kurmuş durumdadır. Onun edebiyatı, 2003’te çıkan romanından bugüne, tıpkı bir kulenin inşası gibi, yükseldikçe yeni ufukları doğurur. Sırf sözünü ettiğim olgunluktan değil, bu yazının öncülü sayılabilecek bazı eleştiri metinlerinde de üzerine konuşulduğu üzere, Kafka ile Geçgin arasında ilk paragrafta sözünü ettiğim ‘bir garip akrabalık’ kurmak mümkün görünüyor.

 

Jale Özata Dirlikyapan, bu yılın başında yayınladığı “Son Adım’da Gizlenmiş Ölümsüz Tohum” başlıklı yazısında, yazarın dil dünyasını Kafka’nın Mesih aforizmasıyla bağdaştırmıştır. Irmak Zileli ise yazarın romanlarındaki evrensellik üzerine kurduğu metine, Kafka’nın Dava’sından söz ederek başlar. Dahası, yazarın Mustafa Orman’a verdiği röportajda ‘ustalık’ meselesine Kafka referansıyla yaklaştığını görürüz.

 

Ayhan Geçgin, romancılığı ile yarattığı kuleyi yükseltmeyi sürdürüyor. Bunun keyfi ise okura kalıyor: Önümüzde, durmadan genişleyen bir ufuk var.

 

Bir Dava’yı, babasının ansızın gözaltına alındığını ve akabinde tutuklandığını öğrenen bir kadın anlatıcıdan dinliyoruz. Yurt dışında ilk ailesinden ‘bağımsız’ bir hayat süren kahramanımız, apar topar İstanbul’a gelir ve onların tutsaklıkla örülü derdine ortak olur. Geçmiş yıllarda planlandığı ve fakat hayata geçirilemediği iddia edilen bir askeri darbeyle ilgili soruşturma kapsamında alınan emekli asker babanın özgürlük mücadelesi, bir noktada yazar-anlatıcının terk ettiği memleketiyle, o terk edilmiş memleketin siyasi ve hukuki meseleleriyle bir hesaplaşma alanına dönüşür. Geçgin, bu haliyle oldukça politik bir tema etrafında şekillenen kurguda ‘bağırmadan’ konuşmaktadır.

 

  

 

YAZAR KONFOR ALANINI TERK EDİYOR

 

“Ayda bir açık görüş var. Nereden aklımda kaldıysa -eski filmlerden mi?- mahkûm yakınlarının hapishaneye eli dolu gittiklerini sanırdım, poşetler, sepetler dolusu börekler, kızartmalar, zeytinyağlılar ya da çöreklerin masaya çıkarıldığını, en azından ayda bir bu zavallı hapishane masasının bir ziyafet sofrasına döndüğünü sanırdım. Bu âdet varsa bile çoktan ortadan kalkmış, hapishaneye dışarıdan hiçbir şey sokulmuyor. Önümüzdeki ziyafet sofrası değil, buluşmamızda da bir bayram havası yok. Muşambadan, çiçek desenli sarı bir örtü geçirilmiş plastik masanın üzerinde babamın kantinden aldığı iki çeşit bisküviyle büyük plastik kutuda meyve suyu var. Bir de plastik bardaklar.”

 

Basılı metinde bir son not olarak ‘hayali’ vurgusu yapılsa da, oldukça tanıdık ve toplumsal anlamda infial yaratan bir davadan esinlenilen hikâyede dinleyen, düşünen ve kelimeleri seçerek konuşan bir ‘birincil kişi’ yaratmak kolay değildir. Böylece yazarın kendini, karakterin hem içinde hem dışında bir ‘gözlemci’ olarak konumlayabildiği görülür. Öte yandan, başlı başına büyük bir iş olan birinci tekil anlatıcıyı karşı cinsten seçen yazarın, öyle her kalemin cesaret edemeyeceği bir şeye kalkıştığı ve pek tabii, bunu ziyadesiyle becerdiği teslim edilmelidir. İyi bir okur, romancı ya da genel anlamda edebiyat üzerine ‘kafa patlatmışlar’ hiçbir şeyde olmasa bile şu konuda hemfikirdir: Yazar kişi karakterini aynada gördüğünden kurar. Bunu yapamıyorsa bile, karakterinin içinde bir yerlere kendi tohumlarını salar. Bu, bir yandan konfor alanı yaratırken, anonim bir itiraf imkânını da doğurur. Yurtdışında yaşayan bir ‘kadın’ öğretim üyesini konuşturan Geçgin’in, hiçbir şeyi değilse bile o konfor alanını elinin tersiyle ittiği ve bu anlamda küçük çaplı bir başkaldırıda bulunduğu söylenebilir. Bir Dava, hikâyeden ziyade, politikliğini bu kanaldan beslemektedir.

 

 

BİR DAVA
Ayhan Geçgin

METİS YAYINLARI 2019

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Antik Yunan’dan beri kentli olmak kentle hemhal olmak anlamına geliyor. Kentler sokaklarında yürüdüğümüz, meydanlarında buluştuğumuz, dükkânlarından alışveriş yaptığımız kamusal alanlar. Demokratik yönetimleri gereği karar alma süreçlerine dahil olarak yaşadığımız kenti daha çok sahipleniyoruz. Kentlerin kimliğimiz üzerinde de belirleyici bir etkisi var.

Oxford Üniversitesi’nin ana araştırma kütüphanesi olan Bodleian, dünyanın en eski kütüphanelerinden biri.

Çocukluğunu kitap ve dergi açısından kısıtlı zamanlarda geçirenler için atlasın önemi büyüktür. Sınıflarındaki kara tahtanın yanında coğrafi veya fiziki Türkiye atlası görenler şanslı, dünya atlası görebilenler hepten şanslı sayılırdı. Tabii bir de ülke ülke, kıta kıta dünya atlası fasikülü bulanlar için hayal dünyasının kapısı ardına kadar açılırdı.

Bu sayıda, dünyanın geleceğine dair kurulmuş aydınlık ve karanlık hayallere, ütopyalara ve distopyalara bakıyoruz. Ve görüyoruz ki en güneşli ütopyaların üzerinde bile baskıcı bir gücün, bir çeşit toplum mühendisliği çabasının gölgesi duruyor hep. Bu kitaplarda birilerinin ideali daima ötekilerin yıkımı, bir grubun aydınlığı mutlaka ötekilerin karanlığı oluyor.

Bosna’nın millî şairi, Aliya İzzetbegoviç’in kadim dostu, yakın çalışma arkadaşı Cemalettin Latiç… Bosna’nın Yunus Emre’si olarak anılan bu kıymetli şairin kitapları, Okur Kitaplığı’nın özverili ve titiz çabasıyla Türkçeye çevriliyor. İlk üç kitap yayımlandı bile. Bütün Eserleri başlığıyla Latiç’in kitaplarının Türkçeye kazandırılıyor olması çok kıymetli bir yayımcılık çabasıdır.

Söyleşi

100. sayımızla birlikte hazırlamaya başlayacağımız Yayınevi Hikâyeleri’nde sözü alternatif işler üreten, okurları edebiyatın özgün örnekleriyle tanıştıran sevdiğimiz yayınevlerine bırakıyoruz.

ŞahaneBirKitap

Sanat eleştirmeni, sanat tarihçisi, ressam, şair, toplumbilimci, düşünür John Ruskin, On Dokuzuncu Yüzyılın Fırtına Bulutu eserinde sanayi devriminin sonuçlarını çevresel yönden ele alıyor.

Editörden

Ütopya fikrinin ortaya çıktığı Ortaçağ Batı’sı, insanlığa karanlık bir gelecek vaat etmesine rağmen, kendi topraklarında doğmuş “rahatsız ruhlar” eliyle her zaman temize çekildi. Birilerinin ütopyası, başka birilerinin distopyası oluyordu çünkü. Batı’nın en parlak ütopyası İngiltere’dir ve ne hikmetse ütopya dediğimiz tür de İngilizler eliyle pazarlanmıştır tüm dünyaya.