Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

BaşkaDünyalardan // Bilimkurgunun gri odaları




Toplam oy: 9
Bilimkurgu, korku ve fantastiğe dair güncel yorum, değerlendirme ve haberler, karşılaştırmalar, dizi, film, kitap ve oyunların “BaşkaDünyalar”da örülmüş bağları, hakikat ile düşler arasındaki patikalar...

Ayşe Acar, ikinci kitabı Yeşil Adam’ın henüz yayımlandığı “Yüzyıl” serisinde, üç bölgeye ayrılmış bir dünyada geçen felsefi bir bilimkurgu öyküsü anlatıyor. Serinin ilk kitabı Bay Binet’te tanışıyoruz bu dünyayla. Bir isyan döneminden geçen dünyanın kaderi, bölgelere ayrılmak olur. Birinci bölgede yapay zekalar, Humacler ve Seçilmiş Doğal İnsanlar birlikte yaşar. Humacler, insan bilincinin tekrar üretildiği bir donanıma transfer edilen bir türdür. Dünya tarihine damga vuran insanların bu bilinç transferiyle daha uzun yaşamaları amaçlanmıştır. İkinci bölgede robotlar yer alır. Onlar da aslında bir çeşit işçi sınıfıdır ve diğer iki bölgenin muhtaç olduğu üretimi sağlarlar. Seride dünyanın her bölgesinde geçen olaylar kısa bölümler halinde anlatılıyor ve birbirlerini tamamlıyorlar. Robotların olduğu ikinci bölgeye dair bölümler ise, felsefi soruların gündeme getirildiği diğer bölümlere göre daha az yer kaplıyor; ve aslında, robotların gözünden bir anlamda insanlığın parodisi de yapılıyor. “İnsan hastalığı” dedikleri bir durumu anlamaya çalışıp felsefi sorularla dalga geçer bu robotlar. Bu ironi, aslında bize işin felsefi, varoluşsal, hatta dini yanlarının ne kadar ciddi boyutlarda olduğunu gösteriyor. Üçüncü bölgede ise sadece insanlar vardır. Genel olarak bölgeden bölgeye geçişle ilgili yasal kısıtlamalar söz konusudur. Tüm bu bölgelerin bağlı olduğu bir evrensel anayasa da mevcuttur ama elbette bu anayasayı değiştirmek isteyenler de yok değildir...

 

Birçok bilimkurgu eserinde olduğu gibi farklı karakterlerin akıbetini etkileyen isyanı, değişmesi gereken bir düzenin çatlaklarını, öteki olmanın kaçınılmaz sonucu olan kahramanlık durumunu Ayşe Acar’ın “Yüzyıl” serisinde de görmek mümkün. Bunun yanında önemli ütopya ve distopya eserlerinde karşılaştığımız yolculuk unsurunun da öyküde önemli bir rolü var. Belirli sınırları olan ve farklı türlerin yaşadığı bölgeler arasında yolculuk yapıp yer değiştiren ve aslında öyküleri birbirini tamamlayan iki kahramanımız -ki bunlardan biri ilk romana adını veren Bay Binet- trajik bir öykünün karakterlerine dönüşüyor. Tabii bu trajediyi besleyen en büyük unsur, her iki romanda da takip ettiğimiz bir tartışmayla yoğunlaşıyor: İnsan ve yapay zeka arasındaki sınır ya da paralellik. Örneğin Başkahramanımız Bay Binet’in ya da onun kadar ön planda olan Bay Lametri’nin bir yapay zeka mı, yoksa bir insan mı olup olmadığını düşünerek okumak elbette romana bir gizem faktörü katıyor, ama daha önemli bir mesele üzerinde duruyor Ayşe Acar; sınırların o kadar da net olmadığı, bulanık, gri bir alana davet ediyor bizi. İnsan, yapay zeka, humac olmak mı, yoksa bunların aynı anda hepsi ya da hiçbiri olmak mı? Bilinçle, şuurla, seçimlerle, dayandığımız ve kopardığımız bağlarla ilgili önemli sorular soruyor yazar. Tabii bunun yanında, dünyanın sınırlara muhtaç olup olmadığını sorgulayıp aynı anda çoğul ve tekil olabildiğini de vurguluyor.

İlk roman Bay Binet, sürprizli bir final perdesiyle kapanıyor ve ikinci roman Yeşil Adam, sürprizlerin altının doldurulduğu ve hem dünyanın, insanlığın öyküsünün hem de kahramanlarımızın geçmişinin aydınlatıldığı ve yine gizemli bir kapanışla sona eren bir roman olarak, serinin sıradaki romanına davetiye çıkarıyor. Seride kilit rolü üstlenen Gri Salon adlı mekan, bize bir bakış açısının anahtarını veriyor aslında. Ayşe Acar, önemli sorular sorarak insanlığın tarihini ve geleceğini bir arada anlatırken, uygarlığın müphemliklerle dolu kesişim kümelerini yansıtmak için en isabetli mecralardan biri olan bilimkurgunun gri odalarından, her şeyin aslında o kadar da net olmadığı o sınırsız dünyaların anlatılarından faydalanıyor.

 

Tehlikeli öngörülerin yazarı


Yer: Dünya Bilimkurgu Paneli. Tarih: 1950’lerin ortası. Karakterler: Isaac Asimov, henüz pek tanınmayan genç bir yazar ve şöhretli onlarca spekülatif kurgu yazarı. İç mekan.


Bir grup yazar bir araya gelmiş, sohbet etmektedir. Aralarında Asimov’un daha önceden görmediği kısa boylu, genç ve dinamik biri vardır. Genç, Asimov’a yaklaşır…
“Sen Isaac Asimov musun?”
“Ta kendisi.”
“Ciddi misin? Sen gerçekten Isaac Asimov musun?”
“Evet. Gerçekten öyleyim.”
“Bence sen…” Bu kelimeleri söyledikten sonra genç yazar bir süre durur, Asimov kulak kesilir, diğer yazarlar nefeslerini tutar. Genç yazar şimdiye kadarki ses tonunu ve vurgusunu değiştirip cümlesini tamamlar; “…hiçbir şeysin!”
Etraftakiler kahkaha atmaya başlar.
İşte bilimkurgunun muhtemelen en iyi öykücüsü, kendi deyimiyle “dünyanın en kavgacı insanı” Harlan Ellison’ın Asimov’la tanışması ve bilimkurgu çevrelerine girişi böyle olur.


Edebiyatta her tür, belirli dönemlerde kendi süperstarını yaratır. Bu süperstarlar yalnızca yazarlık yetenekleriyle değil, yaşamlarıyla, duruşlarıyla ve muhaliflikleriyle de dikkat çeker. 20. yüzyılda da türüne az rastlanan bu yazarların simge isimlerinden biriydi 28 Haziran’da kaybettiğimiz Harlan Ellison. 1984’te, Terminatör’ün kendi öyküsünden çalıntı olduğunu iddia edip James Cameron ve diğer yetkili kişilere açtığı davayı kazandığında da, 19 yaşındayken üniversitedeki öğretmeni yazarlığını küçümseyince onu yumruklayıp okuldan kovulduğunda da ve intikam almak için 20 sene boyunca yayımlanan her eserini o öğretmene gönderdiğinde de muhtemelen Asimov’la ilk karşılaştığı andaki heyecana, coşkuya ve hırsa sahipti.

“Para yoksa yazı da yok”, “Sen yönetmensin, senarist değil. Yazdığım şeyleri kafana göre değiştiremezsin. Kağıt boşken neredeydin?”, “Evrende en çok bulunan iki element hidrojen ve ahmaklıktır”, “Yazdıklarımı olduğu gibi bırakın. Ola ki birileri yazdıklarımı değiştirir, olmadık anlamlara sokarsa gelir onları bulur, öldürür, sonrasında da gidip tüm ailesini katlederim,” gibi cümleler savurduğunda da olduğundan farklı biri değildi. Kısacası Ellison, hem kendisinin hem de kaleminin gücünün farkındaydı.


Yazarlığa ve edebiyata olan inancı muhtemelen içindeki ateşi körükleyen yegane şeydi. 1955’te rotasını ağırlıklı olarak bilimkurguya çevirip iki sene içerisinde 100’den fazla öykü ve makale yayımladı ve bu süreç sonrasında gittiği askerlik görevinde ise ilk romanı Web of the City’yi okurlarla buluşturdu. Ardından senaryo yazımında da kendisini gösteren Ellison, California’ya taşındıktan sonra Hollywood’a yazdıklarını satmaya başladı. Pek çok dizi ve filmin senaryosunu yazdığı bu süreçte ona asıl şöhreti getiren bilimkurgu ve korku öykülerini kaleme aldı. 1965’te “’Repent, Harlequin!’ Said the Ticktockman’i (“Tövbe Et, Harlequin!” Dedi Tiktakbey) yayımlayan yazar bu ödülle birlikte hem Hugo hem de Locus ödüllerini kazanmayı başardı.

1967’ye geldiğinde ise hem senarist, hem editör hem de öykücü olarak tarihteki yerini sağlamlaştıran üç büyük eserini verdi. Çağımızın en büyük bilimkurgu fenomenlerinden Star Trek’in yalnızca izleyiciler değil eleştirmenlerce de dizi tarihinin en iyi bölümü olarak gördüğü “The City on the Edge of Forever”ı (Sonsuzluğun Kenarındaki Şehir) yazdı ve Kaptan Kirk ile Mr. Spock’ın yaptığı bir zaman yolculuğunu anlattı. Sonrasında ise hem en şöhretli öykü koleksiyonuna adını veren hem de yazılmış en iyi bilimkurgu öykülerinden biri olan ve tek oturuşta yazıp üzerinde daha sonra hiç değişiklik yapmadığı “I Have No Mouth and I Must Scream”i (Ağzım Yok ve Bağırmam Gerek) yayımladı. Öykü Hugo kazandı. Ardında yüzlerce öykü ve senaryo bırakan Ellison’a asıl saygınlığını ise editörlüğünü üstlendiği 1967 tarihli Dangerous Visions adındaki öykü derlemesi kazandırdı. Pek çoklarınca spekülatif kurgunun en iyi kolektif işi olarak görülen kitap, okurların bilimkurguya dair yaklaşımını kökten değiştirdi. Önsözünü Isaac Asimov’un yazdığı derlemede Pohl, Silverberg, Dick, Sturgeon, Ballard, Zelazny ve Delany gibi yazarların da içerisinde bulunduğu, dönemin usta bilimkurgucularından 32’si yer aldı. Derleme, daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış, bu kitaba özel yazılmış, orijinal öykülerden oluşarak da büyük bir işe imza attı ve bilimkurguda Yeni Dalga akımının gelişmesine muazzam bir katkı sağladı. 1972’de ise bu derlemeye bir devam niteliği taşıyan Again, Dangerous Visions’ı yayımladı. Ursula K. Le Guin’e Hugo kazandıran Hainli romanı Dünyaya Orman Denir’in de ilk kez okur karşısına çıktığı bu derlemede Gene Wolfe, Bradbury, Vonnegut, James Tiptree Jr. ve Dean R. Koontz gibi yepyeni bir yıldızlar topluluğu bir araya geldi. Serinin üçüncü kitabı olarak planlanan ve üç ciltten oluşması düşünülen, içerisinde 102 yazardan 113 orijinal öykü olması beklenen The Last Dangerous Visions ise öykülerin toparlanmasının üzerinden 40 seneden fazla geçmesine rağmen yayımlanamadı ve spekülatif kurgunun yayımlanmamış en tartışmalı kitabı olarak tarihe geçti.

Çağımızın en büyük yazarlarından ve en sıra dışı karakterlerinden biri olan Ellison, öldüğünde arkasında yüzlerce öykü, makale, roman ve onlarca ödül bıraktı...


Yer: Dünya Bilimkurgu Paneli. Tarih: 1950’lerin ortası, malum olaydan bir gün sonrası. Karakterler: Isaac Asimov, oldukça kısa boylu, genç bir yazar olan Harlan Ellison ve şöhretli onlarca spekülatif kurgu yazarı. İç mekan.

Asimov konuşma yapmak için sahnededir. Ellison da en ön sırada oturmaktadır (boyunun kısa olduğunu unutmayalım). Asimov konuşma yaparken ve herkese tek tek sevgilerini sunarken gözlerini Ellison’dan ayırmaz. Ellison dikkat kesilir, bu heyecanı fark eden Asimov genç yazarın adını söyler. Ellison ayağa kalkar, şaşkın ve hazırlıksızdır. Asimov ona doğru eğilerek olabildiğince tatlı ve yüksek bir sesle şunları söyler: “Harlan, ayağa kalk da yanındakiler seni görebilsin.” Etraftakiler bu kez çok daha büyük kahkahalar atar. Altın Çağ’ın deviyle Yeni Dalga’nın devinin dostluğu da böylece başlar.

 

 

Kısa kısa...


Vertigo’nun en sıra dışı çizgi romanlarından biri olan ve Alan Moore’un yazmaya başlamasıyla birlikte kültleşen seri Swamp Thing, DC Evreni’nin bir parçası olarak bir kez daha diziye uyarlanıyor. Yeni Aquaman filminin yönetmenliğini üstelenen James Wan’ın da yaratıcı ekibin bir parçası olacağı dizi 2019’da gösterime girecek.

Jim Jarmusch, Only Lovers Left Alive’daki vampir anlatısından sonra bu kez de bir zombi filmi çekmeye hazırlanıyor. İsmi The Dead Don’t Die olarak duyurulan filmin kadrosuna katılan isimlerin arasında ise Jarmush’un gediklisi Bill Murray’nin yanı sıra Adam Driver, Steve Buscemi ve Selena Gomez gibi isimler var.

Buffy serisinin yaratıcısı, Avengers filminin yönetmeni Joss Whedon, Viktoryen dönemde geçen bir bilimkurgu dizisi çekmek için HBO ile anlaştı. Adı The Nevers olacak dizi, sıra dışı yeteneklere sahip olan bir kadın çetesinin maceralarını anlatacak.

 

 


 

Görseller: Akif Kaynar

 


 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Hızır’la Kırk Saat, Sezai Karakoç’un kitapları içinde çok ayrı bir yerde duruyor.

 

 

Kapitalizmin üretim-tüketim ilişkilerindeki mutlak hegemonyası insan zihninde habis bir ura dönüşeli çok oldu. Sürekli satın alan, sürekli tüketen dev bir fabrika artık insan. Reklamlar bu dev fabrikanın çarklarını yağlayan birer azı dişi... İnsan satın aldıklarıyla var, satın alabildiği şeyler kadar var.

 

 

 

Adında Titanik olan, Fernando Pessoa’yı, Karl Marks’ı konuşturan, kahramanları Céline, Jean, David gibi isimler taşıyan Avrupalılardan oluşan ve Berlin’de ya da New York’ta geçen “yerli” kitapların sayısının arttığı sizin de dikkatinizi çekti mi?

 

Söyleşi

Gülenay Görekçi

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.