Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Bereket Denizi'nde Bir Samuray; Yukio Misima




Toplam oy: 15
Bahar Karları, Kaçak Atlar, Şafak Tapınağı ve Meleğin Çürüyüşü isimli romanlardan oluşan Bereket Denizi dörtlemesi, bütüncül bir bakışla; 20. yüzyılın ilk yıllarıyla başlayıp 1970’lerde sonlanarak, Japonya’nın en sancılı yıllarının bir roman-fotoğrafını çeker. Çerçeveletmez ancak bu fotoğrafı, çıplak olarak asar tarihin duvarına. Bereket Denizi serisi bu bağlamda toplumsal belge, edebi bellek, hatta ölümsüz bir ağıttır.

15 Ağustos 1945’te Japon Devlet Radyosu’nda bir ses duyuldu. Üzgün ama asaletli bir ses. Doğan Güneşin İmparatoru konuşuyordu. Şintoizm’in, efsanelerin, mitlerin ve kadim Japon kültürünün etkisiyle yüzyıllardır makamına Tanrısallık atfedilen İmparator, radyoda savaşı kaybettiğini yani mağlubiyetini ilan ediyordu kahraman halkına. Bir teselli konuşması değildi bu, zorunlu bir açıklamaydı sadece. Kiliseyi tanımayan, Asyalı, çekik gözlü, Doğulu, sarı bir ırkın, nükleer bilime “deneme tahtası” yapıldığının farkındaydı. O gün radyolarının başında, göz-göze gelmenin bile yasak olduğu Japon halkının mutlak babasının, yani Tanrı İmparator’un “sesini” duyanların yaşadıkları travma, kitaplara sığmayacak büyüklükteydi. Ulaşılamaz Tanrı-İmparator’un “sesini” duymak derin bir şekilde duygu dünyalarını sarsmış ve gururlarını incitmişti Japonların, savaşı kaybetmekten daha ağır bir travmaydı bu onlar için. Başkan Truman, İmparator Hirohito’nun “savaş suçlusu” olarak yargılanmasını istiyordu üstelik.

Bu travmatik radyo konuşmasını dinleyen milyonlarca Japon çocuktan biri de Kimitake Hiraoka’dır. Yukio Mişima adıyla tarihe geçecek olan 20. yüzyıl Japon edebiyatının zirvelerinden, nam-ı diğer sonsuz samuray! Mişima, yazarlığına esas olarak bu dramatik yıkıma şahit olmuş bir kuşağın sesiydi aslında. Hülasa edilemeyecek kadar derin bir hesaplaşmanın tam ortasından ses veriyordu ve bu da modernizme karşı geleneği savunmanın bir adım ötesine taşıyordu onu. Yitirilmiş bir zamanın en saf halinin peşinde ve kimsenin inanmadığı koca bir enkazın altında. Mişima’nın kılıcı hiç durmadan parlayıp, bileniyordu.
Modernizmin yozlaştırdığı Japonya’nın samuray geleneklerine geri dönüp, buradan doğacak soylu bir ruhla yeniden yüzünü güneşe çevirebileceğine dair mutlak ve sarsılmaz bir inancı vardı Mişima’nın. İmparator’a bağlılığı yüce bir değer olarak benimseyip, varoluşsal bir mesele olarak gördüğü kadim- geleneksel kültürü, kelimenin tam anlamıyla kalem ve kılıcını kullanarak ölümüne bir müdafaa anlayışıyla arkalıyordu. Mişima’ya velud bir edebiyatçı nazarıyla baktığımızda, ölmeden hemen önce tamamladığı Bereket Denizi dörtlemesinin bu müdafaasının en estetik, güçlü, hatta büyüleyici verimi olarak çok başka bir yerde durduğunu söyleyebiliriz. Mişima’nın yazınsal bilincinin belki en yüksek düzeyde olduğu bu seri, inşa ettiği iklim, kurduğu tarihsel izlek ve içerdiği kültürel radikalliğiyle birlikte, şüphesiz anlatımındaki ustalık ve kurgusuyla bir başyapıt olarak anılmayı hak ediyor.
Bahar Karları, Kaçak Atlar, Şafak Tapınağı ve Meleğin Çürüyüşü isimli romanlardan oluşan Bereket Denizi dörtlemesi, bütüncül bir bakışla; 20. yüzyılın ilk yıllarıyla başlayıp 1970’lerde sonlanarak, Japonya’nın en sancılı yıllarının bir roman-fotoğrafını çeker. Çerçeveletmez ancak bu fotoğrafı, çıplak olarak asar tarihin duvarına. Bereket Denizi serisi bu bağlamda toplumsal belge, edebi bellek, hatta ölümsüz bir ağıttır. Mişima’nın bu dörtlü seriye, yaşamla ve bu dünyayla ilgili hissettiği, düşündüğü her şeyi yansıttığını söylemesi de bir tesadüf ya da aşırı yorum sayılmayacaktır asla.

Japonya’nın ruhu ve Samuray idealizmi
Mişima’nın sıra dışı kurgusuyla dikkat çeken dörtlemesi, Şigekuni Honda karakterinin arkadaşı olan Kiyoaki’nin her romanın sonunda 20 yaşında ölüp, reenkarne olarak yeni bir bedende dünyaya gelmesi üzerine kurulu. Böylelikle Japonya’nın dört evredeki 80 yılına şahit olarak, aynı zamanda Şigekuni Honda’nın da 80 yıllık ömrüne odaklanıyoruz. Kiyoaki, Honda’nın hayatına sırasıyla; sınıf arkadaşı aristokrat, bir sağcı militan, prenses ve evlatlık yetim olarak girer. Honda, arkadaşını her seferinde göğsündeki üç leke işaretinden tanır. Kiyoki her 20 yılda bir değişir, yani Japonya değişir. Honda aynı bedende 80 yıl kalır, bedenen değişmez. Ama ilkeleri değişir. Honda’nın değişimi de Japonya’ya dahildir.
Dört kitap boyunca kendi sonuna doğru yürüyen bir yazara eşlik ederek, her satırında sırtına daha ağır bir şekilde yüklediği Japonya’nın 2. Dünya Savaşı sonrasına değin uzanan o sancılı tarihini görebilirsiniz Bereket Denizi’nde. Bazen yüzleşerek, bazen hesaplaşarak, bazen samuray idealizmini seyre dalarak, bazen haklılığın zarafetini tadıp, bazen de haksız olmanın cehennemini yaşayarak mesela. Mişima’nın ruhunun derinliklerinde bazen, bazen zihninin koridorlarında, çoğu zaman da kalbinin çeperlerinde dolaşarak dörtlemenin sonuna, yani o görkemli finale ulaşabilirsiniz. Tekrar en başa dönmek de var elbette. Bereket Denizi dörtlemesi bitmiştir ve Mişima 45 yaşındadır. Şöyle söyler; “Artık bittiğimi hissediyorum. Piyesler, uzun romanlar, her türlü şey yazdım. Artık yapacak hiçbir şeyim kalmadı.”
25 Kasım 1970’in sabahı, Mişima son cümlesini yazarak Bereket Denizi dörtlemesini tamamlar. Kalkan Cemiyeti adını verdiği 100 kişilik özel ordusuyla Yüce İmparator ve kadim Japonya’ya sadakatle bağlı kalacağına dair yeminini tazeler. 7. yüzyıldan kalma bir kılıcı hediye edeceğini söyleyerek Ichigaya Garnizonu’nun generalinden bir randevu ister. 4 üyesiyle birlikte garnizona gider, generali rehin alır, bütün askerleri toplar ve onlara balkondan Japonya’nın ruhu ve İmparator’a sadakat konulu kısa bir konuşma yapar. Sonra içeriye girer, ona saygın bir ölüm bahşedecek olan seppuku ritüelini -dizlerinin üzerine çöküp karnını yararak- gerçekleştirir. Kim bilir? O gün yerde bir değil beş ceset gördüğünü söyleyenler haklıydı belki de. Yukio Mişima, kadim Japonya, Şigekuni Honda, Kimitake Hiraoka ve samuray ruhu aynı anda yerdeydi. Cinayeti yalnızca bereket denizi gördü.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Taşra, edebiyattan sinemaya geçişin en kestirme yoludur. Orada zaman, mekân ve insan sinematografik anlamın bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir derinliğe sahiptir. Ancak bu derinlik çoğu zaman bir daralmayı, dışa kapalılığı, durağanlığı, kasvetli ve sonu gelmez bekleyişleri de içinde taşır. Bu yönüyle İnsanoğlunun ebedi yazgısını, ilk sürgün anını hatırlatan ihsaslarla doludur taşra.

İlk defa 2013 yılında Ayrıntı Yayınları’ndan, yeni edisyonu ise geçen ay Yapı Kredi Yayınları’ndan yayımlanan Ferahlık Anına Övgü, Ömer F. Oyal’in dördüncü romanı. Yazarın romanın yanı sıra çeşitli türlerde eserleri bulunuyor.

Virginia Woolf’un (1882-1941) yaşarken basılı tek öykü kitabı olan Pazartesi ya da Salı (1921) bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biridir. Virginia Woolf, Mrs. Dalloway, Dalgalar, Deniz Feneri romanlarıyla bilinç akışı tekniğinin başarılı örneklerini vermiş bir öncüdür. Bu akım günümüzde de etkisini yoğun bir şekilde göstermektedir.

Emily Dickinson’a geçmeden önce kendi çocukluğumu ve bahçe hikâyemi anlatacağım size... Macera olsun diye evden kaçıp gün batarken kimsenin ruhu duymadan döndüğüm çocukluk yıllarımda, bütün evlerin bahçeli olduğunu sanırdım. Neden, çünkü şanslıydım; oturduğumuz sakin mahallede bütün evler bahçeliydi, bizimki de.

 

Hepimiz etrafında toplanacağımız hikâyeler arıyoruz. Çünkü bir bakıma hikâye, hayatın zihinlerimizdeki anlamlandırılmış yansımasıdır. Dünyadaki varlığımızı konumlandırabilmek ve bir anlama ulaşabilmek için şeylerin mekân ve zamanda nelere bağlı, nelerle birlikte olduğunu bilmeye muhtacız.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.