Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Bir dünya polisiye




Toplam oy: 6
On dokuzuncu yüzyılda doğan polisiye edebiyat, varlığını sürdürebilmek için ilerleyici olmak zorundaydı. Zira aradan geçen iki yüzyıla rağmen bugün hâlâ katil “uşak” çıksaydı, kimse polisiye okumazdı. Polisiyenin “dönüşümünün” en temel dayanağı pek çok otorite tarafından “toplum” olarak gösterilir. Bu varsayım “sanat toplumun aynasıdır” önermesine de uygundur.

Merak, insana bahşedilen en temel duygulardan biri olarak benlikteki mevcudiyetini beşikten mezara dek sürdürür. Bebekken gördüklerini, duyduklarını, dokunduklarını merak ederek çıktığı keşif yolculuğunda, insanın bu dünyadan ayrılırken hissedeceği son “şey” de pekâlâ merak ile ilintili olabilir; “demek artık ben de ölüyorum, peki sonra ne olacak?”

 

İnsanın hayatla etkileşiminin en önemli unsurlarından olan merak duygusunu, sanat ve edebiyatta en iyi şekilde tatmin edecek (ya da körükleyecek) tür ise hiç şüphe yok ki batıdaki adıyla “suç” ve “gizem”, bizdeki adıyla ise polisiyedir.

 

Yağan yağmuru odasının emniyetinde, pencerenin ardından huzurla seyreder gibi; polisiye asla karşılaşmak istemeyeceği olayların tam merkezine, puslu labirentlere, karanlık sokaklara bırakır okuru. Hem de tamamen güvenli bir şekilde. Üstelik gerçek hayatta katillere ilgi duymak hoş karşılanmaz, cinayetleri sevmek psikolojik sorunlara dahi işaret edebilir, fakat polisiye edebiyatı sevmek, tüm dünyadaki okurlarının gururlu deyimiyle “ayrıcalıktır”.

 

On dokuzuncu yüzyılda doğan polisiye edebiyat, varlığını sürdürebilmek için ilerleyici olmak zorundaydı. Zira aradan geçen iki yüzyıla rağmen bugün hâlâ katil “uşak” çıksaydı, kimse polisiye okumazdı. Polisiyenin “dönüşümünün” en temel dayanağı pek çok otorite tarafından “toplum” olarak gösterilir. Bu varsayım “sanat toplumun aynasıdır” önermesine de uygundur. Söz gelimi sanayi devrimi sonrası köyden kente göçün sonucu olarak cinayetler taşradan şehre taşınmaya başlar. Suç çeşitlendikçe, hikâyeler zenginleşir. Fakat “dönüşüm” değil de “gelişimden” bahsedilecekse, “ilerlemek” zorunda olan polisiyenin yakıtı yazarın hayal gücü ve zekâsıdır. Günümüz polisiye romanlarında hiçbir katilin akıl edemeyeceği zekice suçlar okuyoruz, çünkü yazarlar “çıtayı yükseltmek” için “kusursuz cinayeti” yazmanın peşindeler.

 

Arthur Conan Doyle, Agatha Christie, Raymond Chandler, Dashiell Hammett, Georges Simenon gibi zirveleri ve “altın çağları” ile “dün” ortalığı kasıp kavuran polisiye, bugün de yükselişine tüm hızıyla devam ediyor. Günümüzde bu karanlık tür, sinema ile belki hiç olmadığı kadar sağlam bir dirsek teması kurmuş durumda. Televizyon dizileri birer “fenomene” dönüşüyor. Çoksatan polisiye yazarları “ikon” ve “star” muamelesi görüyorlar. Harry Potter serisi ile “milyar” dolarlık servet elde eden J. K. Rowling, “Robert Galbraith” müstear adıyla polisiye romanlar yazıyor. Kapitalizm insan ruhunu doyumsuz bir açlığa sevk ederken, belki ölüme, cinayete, suça ve her türlü “karanlık” hisse de farkında olmadan “acıkıyoruz” da, polisiye ile -çok şükür- “açlığımızı yatıştırıyoruz”, kim bilir?

 

Elbette polisiye, hayat bulduğu coğrafyaların yağmurlarıyla sulandığından, toplumdan topluma, farklı şekillerde tezahür ediyor. Dünyanın hemen her köşesinde, binlerce yazarın emeğiyle yükselen suç edebiyatını, sadece tarz ve konularına göre değil, ülkelere göre de başlıklar altında toplamak, okuyucular için faydalı olacaktır. Zikredilecek isimlerin bazıları henüz dilimize çevrilmemiş ve yazarları sayfalarca uzatmak mümkün olsa da, unuttuklarımızdan af dileyerek, günümüz polisiyesinin temsilcilerinden bazılarına değineceğiz.

Güneşin doğduğu yer: Japonya

Uzak ada Japonya, yüzlerce yıllık kendine has kültürü, dünyanın batısından bir hayli “değişik” gelenekleriyle, polisiye edebiyatta da farkını ortaya koyuyor. Korku ve gerilim öğeleriyle bezeli, okuyucuyu rahatsız eden, Kanae Minato tarzı Japon suç romanları, doğrusu herkese hitap edecek cinsten değil. Elbette bu “ürkütücü” tarzın dışında genele hitap eden yazarlar da bir hayli fazla. Hatta toplumdaki yozlaşmaya eleştiri getirenler de mevcut. Fuminori Nakamura, Miyuki Miyabe ve Natsuo Kirino, Japon polisiyesi denilince akla ilk gelen isimlerden bazıları…
Polisiyenin yükseleni: İskandinavya
Yalnızca muhteşem doğası ile değil, refah seviyesi ve insanlarının “mutluluğu” ile de sıkça “gözümüze sokulan” “masal diyarı” İskandinavya, tüm o “ütopik” albenisine rağmen nasıl olur da çok sağlam polisiyelerin yazıldığı bir yerdir, anlamak güç. İskandinav polisiyesi, dünya eğlence sektörünün kalbi Hollywood’a doğrudan transfer olacak kadar iddialı örneklerle dolup taşıyor. Milenyum Üçlemesi'nin yazarı Stieg Larsson, aramızdan çok vakitsiz ayrılsa da, “Norveçli Suç Kraliçesi” Karin Fossum, Yrsa Sigurðardóttir, Håkan Nesser, ülkemizde de çok sevilen Jo Nesbo, Elsebeth Egholm, Arne Dahl, genç yaşında ödüllere doyamayan Salla Simukka gibi yazarlar ve daha niceleri, bayrağı taşımaya devam ediyorlar.
Gelenekten geleceğe: Britanya

Britanya’nın polisiye ile ilişkisi futbola benziyor. Yay Topuklu Jack’in, James Bond’un, Karındeşen’in memleketi, türü adeta var eden derin kökleriyle her zaman polisiyenin bayraktarlığını yapıyor, fakat bazen de diğer ülke polisiyelerinin gölgesinde kalıyor. Bol ödüllü Val McDermid ve Müfettiş Rebus serisi ile gönüllerde taht kuran Ian Rankin, İskoçya’yı temsil ediyorlar. Genç yaşında pek çok kitap kaleme almayı başaran İrlandalı Tana French’i ne yazık ki ülkemizde okuma şansına sahip değiliz. Lindsey Davis, özellikle Roma dönemini konu edinen suç kitaplarıyla kendini özel bir yere konumlandırıyor. Britanya polisiyesinin dikkat çekici özelliklerinden biri de kadın yazarların bir hayli fazla olması. Tüm dünyada geniş bir okur kitlesine sahip Ruth Rendell yakın geçmişte vefat etmiş olsa da, Kathryn Croft, Dreda Say Mitchell, Helen Giltrow, Minette Walters, Clare Mackintosh, Kate Atkinson gibi isimler, Agatha Christie’nin izinde emin adımlarla ilerliyorlar. Trendeki Kız'ın yazarı Paula Hawkins ise belki de bu kortejin en önde yürüyeni. Simon Kernick, Lee Child, Peter James gibi isimlerse zaten polisiye severlerin yakından tanıdıkları meşhur yazarlar.
Avrupa’da polisiye

Fransa ve polisiye kelimelerini toplarsak, işlemin sonucu ülkemizde Jean-Christophe Grangé çıkar. Ülkemizde Grangé kadar meşhur olmamakla birlikte, dünyada tanınan çok kıymetli Fransız yazarlar mevcut. Antonin Varenne, Michel Bussi, Bernard Minier, Pierre Lemaitre ve bol ödüllü Fred Vargas bunlardan birkaçı.
Almanya’ya göz atınca son dönemde isimlerinden sıklıkla söz ettiren iki yazarla karşılaşıyoruz. Dedektif Georg Dengler’in yaratıcısı Wolfgang Schorlau ve diziye de uyarlanan Babylon Berlin’in yazarı Volker Kutscher, siyasi polisiye türünün nadide örneklerine imza atıyorlar. Sascha Arango ve Tom Hillenbrand’i de unutmak olmaz.
Çok yakın zamanda kaybettiğimiz ve kitapları tüm dünyada milyonlarca satan Andrea Camilleri İtalya’nın medar-ı iftiharlarındandı. Meşhur İtalyan mafyasına verdiği hukuk savaşıyla adından söz ettiren savcı Gianrico Carofiglio ise daha sonra suç romanları yazmaya başladı. Ilaria Tuti Cehennem Çiçekleri ile kısa sürede dünya çapında okunmaya başladı. Marco Vichi, Marco Malvaldi, Giancarlo de Cataldo, Carlo Lucarelli, Massimo Carlotto ise akla gelen diğer isimler.
“Afrika hariç değil”
Malla Nunn, Svaziland olan ismini Esvatini olarak değiştiren, ortalama yaşam süresinin otuzlu yaşlara kadar düştüğü küçük bir ülkenin vatandaşı. Yazdığı polisiyelerle adını dünyaya duyurma şansı elde etmiş. Ganalı Kwei Quartey de yine ünü ülke sınırını aşanlardan. Kız Kardeşim Bir Seri Katil kitabı ülkemizde de okurlarla buluşan 1988 doğumlu Oyinkan Braithwaite ise Nijeryalı. Zimbabve’de doğan ve Güney Afrika Cumhuriyeti’nde yaşayan Jassy Mackenzie de Afrikalı polisiye yazarlarından bir diğeri.

Okyanusun kalbinde
Avusturalyalı Liane Moriarty, yer yer drama kaysa da muamma unsurunu ustaca kullanarak kendi tarzını oluşturmayı başarmış bir yazar. Tüm dünyaya adını duyurduğu kitabı ise dizi uyarlamasıyla da büyük beğeni toplayan Big Little Lies. Kerry Greenwood da yazdığı yirmiden fazla romanla Avusturalya’nın dünyaya armağan ettiği yazarlardan. Sır Muhafızı, Göl Evi, Uzak Saatler gibi romanlarıyla Türkiyeli okurlarla da buluşan Kate Morton, kırk iki ülkede on milyondan fazla satış rakamına ulaşmasıyla dikkat çekiyor. 1985 Kanada doğumlu Yeni Zelandalı yazar Eleanor Catton, kendisine henüz yirmi yedi yaşında, prestijli edebiyat ödülü Man Booker’ı getiren Ay ve Işıklar’la adını edebiyat tarihine şimdiden yazdırdı.

Amerikan kâbusu
Amerika Birleşik Devletleri, sayılamayacak kadar polisiye yazara ev sahipliği yapıyor. “Seri katil” kavramını adli terminolojiye armağan edecek kadar kanın gövdeyi götürdüğü bu ülkede her türlü cinai suç işleniyor. Amerikan suç kanallarının, gerçek cinayetler üzerine yirmi dört saat televizyon yayını yaptığı düşünülürse, bu ülkede polisiyenin nasıl bir endüstri olduğunu kavramak güç olmaz. Ayrıca FBI’ı, CIA’yi, “şerifleri” yetmezmiş gibi, özel dedektiflik müessesi de var olan ABD’de, polisiye edebiyat ve sinema yakın iki arkadaş.
Usta yönetmen David Fincher tarafından beyaz perdeye uyarlanan Gone Girl ve HBO kanalının dizi olarak çektiği Sharp Objects, yazar Gillian Flynn’e hatırı sayılır bir şöhret armağan etti. Polisiye severlerin yakından tanıdığı Michael Connelly, her daim çoksatanlar listesinin gediklilerinden. Lyndsay Faye Toz ve Gölge’de, Sherlock Holmes ve Karındeşen Jack’i karşı karşıya getirmesiyle dikkat çekiyor. David Baldacci yine ülkemiz okurlarının aşina olduğu bir diğer isim. Gizem – macera kitapları yazarı Harlan Coben, sürükleyiciliği ile okurlarını uykusuz bırakmakla meşhur. Gençliğinde polis muhabirliği yapan, morglarda çalışan Patricia Cornwell, bugün dünyanın en çok satan polisiye yazarlarından biri. Tüm dünyada otuz beş milyondan fazla satan Karin Slaughter, Amerikan’ın en sevilen yazarlarından. Laurie R. King, kimi meslektaşları gibi Sherlock Holmes geleneğini yaşatan bir polisiye yazarı ve kitapları ülkemizde okunabiliyor. Peter Swanson, Jeffery Deaver, Allen Eskens ve elbette Tess Gerritsen, Amerikan suç edebiyatında söz sahibi isimler.
Biraz kuzeye çıkıp Kanada’ya varınca bizleri Louise Penny karşılıyor. Alan Bradley, Chevy Stevens, Amy Stuart, soğuk toprakların diğer polisiye yazarları. Oxfordlu Margaret Doody ise bambaşka bir lezzet. Usta yazar, Antik Yunan’da geçen dedektiflik kitaplarıyla adeta başlı başına bir türe hayat veriyor.
İnsanın olduğu her yerde suç var. Suçun olduğu yerde ise polisiyenin var olması kaçınılmaz. Wajdi al-Ahdal Yemenli bir yazar. Malezyalı Shamini Flin ve Filipinli F.H. Batacan, Güneydoğu Asya’dan kalemler. Kitapları on beş dile çevrilen Dror Mishani İsrailli. Bir diplomat olarak Türkiye’de de görev yapan Vikas Swarup, Hindistanlı. Müfettiş Chen Cao karakterine hayat veren Çinli Qiu Xiaolong kitaplarını yirmi farklı dilde okurlarına ulaştırıyor. Claudia Piñeiro Arjantin, Raphael Montes Brezilya, Ramón Díaz Eterovic ise Şili’nin polisiye ile iştigal eden yazarları.
Postmodern polisiye

Gizem edebiyatının hak ettiği itibarı ona büyük bir sükseyle sunan Umberto Eco’nun açtığı yolda, postmodernizmin polisiye ile kesiştiği pek çok kitap mevcut. Martin Amis’in Londra’da Bir Park’ı, Peter Ackroyd’un Hawksmoor’u, David Gordon’un The Serialist’i, akla gelen ilk kitaplar. Paul Auster ve Jonathan Lethem gibi isimleri de unutmak olmaz. Dünyaca kabul gören Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk da, Kara Kitap ve Benim Adım Kırmızı ile postmodern suç edebiyatında esaslı bir yere sahip.

Ve Türkiye
Ülkemizde herkesin bildiği markalaşmış isimler hariç pek çok polisiye yazar mevcut. Ancak ne yazık ki Türkiye’de suç edebiyatının hak ettiği değeri gördüğünü söylemek pek mümkün değil. Yabancı yazarlar ziyadesiyle okunuyor olsa da Türk polisiye yazarları okura ulaşmada zorlanıyor. İyi haberse, seslerini daha geniş kitlelere duyurmak, atölye, imza günü vb. gibi çeşitli organizasyonlar tertip etmek için bir araya gelen yazarlarımız Türkiye Polisiye Yazarlar Birliği’ni kurdular. Polisiye severleri, POYABİR çatısı altında birbirinden kıymetli kalemler bekliyor.


Bundan sonra ne olacak?
Sizler bu satırları okurken, bir yerlerde bir cinayet işleniyor. Elbiselerindeki kanı temizleyip bıçağı gömmenin derdine düşmüş birileri boncuk boncuk terliyor. Bir maktul son nefesini verip dünyaya gözlerini yumarken, gazetede haberini okuyup ah vah edecek, sonra da kendisini sonsuza kadar unutacak insanları, asla bilmiyor. Geceler boyu uykusuz kalmaktan kan çanağına dönmüş gözleriyle bir anda aydınlanma yaşayan dedektif, silahını ve arabasının anahtarını alıp kapıdan fırlıyor. İyiyle kötünün savaşı sürüyor.
Teknolojinin baş döndürücü bir hızla ilerlediği günümüz dünyasında, nasıl ki gerçek hayatta hem katiller hem cinayet bürosu için işler zorlaşıyorsa, edebiyatta da durum farklı değil. Hiç şüphe yok ki parmak izinin keşfi ile yeni bir çağ başlamıştı. Bugün artık kameralarla donatılan şehirler, yüz tanıma programları, DNA analizleri ve buna benzer pek çok nimetle katillerin çemberini daraltıyoruz. Fakat kötü adamlar da boş durmayıp teknolojinin nimetlerini kendilerine yontuyorlar. Kovalamaca tüm hızıyla, aklın sınırlarını zorlayan kurgularla devam edecek. Belki de uzak olamayan bir gelecekte, öncülerimizin kuracağı kolonilerde işlenen suçları hikâye eden uzay polisiyeleri okumaya başlayacağız.
Sonsöz
Bu yazıya başlarken polisiyeye duyulan tutkuyu “merak” kavramı ile izah etmiştik. Sürpriz son polisiyenin şanındandır. “Merak” pek çok kapıyı açan bir anahtar olsa da, öyle bir kapı vardır ki, anahtarı tektir, herkesin içinde bu kapıya dair bir özlem ve arayış cevheri gizlidir. Bu kapı hakikattir. İnsanoğlunun tüm varlık macerası hakikat arayışı üzerinedir. Hakikati öğrenmeye duyduğumuz susuzluk ruhumuzun derinliklerine kodlandığından mütevellit, polisiyenin – suçun – gizemin – esrarın, cazibesine kapılıyoruz. Katilin kim olduğunu, cinayetin nasıl işlendiğini, cesedin saklandığı yeri merak ederken, aslında “hakikati” arıyoruz. Hakikate ulaşan, mutlu sonla biten hikâyeler temennisi ile…

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Şöyle diyor Tolstoy: “Her edebi eser, iki türden birine aittir; ya bir kahraman yola çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.” Hikâyeleri bambaşka saiklerle türlere ayıran birçok edebi otorite olmasına rağmen (Booker, Thomas, vb.) Tolstoy’un söylediğine pek az kişi karşı çıkabilir. Herman Melville’in Redburn kitabı da bir yola çıkış hikâyesi.

Tüm edebi eserlerin kısa olması gerektiğine inanan ve bunu ‘şiirselliğe’ saygı olarak nitelendiren Edgar, 1838’de kaleme aldığı Nantucket’li Arthur Gordon Pym’in Öyküsü adlı kitabının başına gelenleri bilse ne yapardı peki acaba?

“At” dendiğinde benim aklıma tarihin görkemli sayfaları, cenk meydanları, rüzgâr gibi akıp giden süvarilerle birlikte Yahya Kemal’in; “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik/Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik” dizeleri gelir.

 

Doğunun son birkaç yüzyıldır tarih sahnesinden çekilip deyim yerindeyse tatile çıktığını söyleyen Daryush Shayegan’a göre; Rönesans’ın başlattığı süreç beraberinde getirdikleriyle -bir çeşit “Asyalılık” kimliğiyle tanımladığı- Doğuluları “yaralı bilinç”lere dönüştürmüştür.

Sanırım anne babaların günümüzde en çok dertlendiği ve sıkıntı çektiği konuların başında çocuklarının teknoloji ile bağımlılık derecesindeki ilişkisi geliyor. Çocuklarının önündeki ekrandan başını kaldırarak doğal bir şeylerle uğraşmasını arzulamak her büyüğün en masum isteklerinden birisi olmaya başladı.

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Nobel en prestijli ödüllerden biri olarak biliniyor. Özellikle “Edebiyat” ödülleri her zaman yeni tartışmalara gebe. Nobel’i alan yazarlar kadar, aday gösterilip alamayan yazarlar da bu tartışmanın konusu. Hakkında bir borsa bile var biliyorsunuz.