Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Birkaç Britanyalı: Mânevi arayışlar, Uzakdoğu ve Murakami




Toplam oy: 788

Eylül ayında Türkiye’de Alain De Botton’un yeni kitabı, henüz dünyada yayımlanmamışken, kitabevlerine dağıtıldı: Ateistler İçin Din. Özellikle ülkemiz için provokatif bir mesele üzerine kaleme aldığı denemelerinden oluşan yapıtı, başka ülkelerde muhtemelen bu kadar etkileyici olmayacaktır, ama yine de ilham almak için yapıtına göz atan pek çok okur çıkacaktır. İngiliz edebiyatından süzülen yapıtlar, okurlar tarafından aklını ve ruhunu besleyen ilham kaynakları olarak kullanılmaktadır genellikle, çünkü edebiyatçı orada ufuk açabilmekte, insanların sıradan yaşamlarının olasılıklarını artırmaya yardımcı olmakta. De Botton doğrudan bu manevi meselelere salvolar düzenleyen, felsefeyi metinlerine katık yapan bir yazar gerçi, ama işin ilginç yanı İngiliz edebiyatında romanlarıyla tanınan bazı yazarların da son zamanlarda manevi meselelerle yoğun olarak ilgilenmeye başlamış olması.

 

Örneğin Julian Barnes. 2011 Man Booker ödülü adaylarından biri olduğu açıklanan Barnes için bu yıl açıkçası yoğun geçiyor. Haziran ayında içinde dokuz öykü barındıran yeni öykü derlemesi Pulse yayımlanmıştı, okur için hazmedecek zaman geçmeden Eylül başında da novella boyutundaki The Sense of an Ending yayımlandı. 40’larda doğmuş bir kuşağın oluşum ve günümüz toplumuna uyum sağlama süreçlerine her zamanki Barnes mizahı/melankolisiyle baktığı yapıt, şimdiden övgüler toplamaya başladı ve Barnes’ın adaylığını sağlama aldı. Daha önce iki kez bu ödüle aday gösterilmesine rağmen alamaması da göz önüne bulundurulduğunda, bu sene şeytanın bacağını kırabilir. Biz Türkçe okurları da eksik değiliz Barnes’ın kaleminden: Ayrıntı Yayınları alıştığımız gibi Serdar Rifat Kırkoğlu çevirisiyle, Barnes’ın denemeciliğinin önemli örneklerinden birini, Korkulacak Bir Şey Yok’u yayımladı. İşte ölüm ve sanat etrafında kurulmuş bu yapıt, De Botton’un yapıtı gibi, inançsızı biraz daha Tanrı düşüncesiyle haşır neşir kılmaya çalışıyor. Acaba Britanyalılar ölümü son zamanlarda yoğun olarak düşünmeye mi başladılar, yoksa benim okuduğum yazarlar yaşlanıyor mu?
Türkçe’ye dört kitabı kazandırılmış Tim Parks, çok renkli bir kişilik ve hem denemeleri hem de romanlarıyla ilgi çekiyor. 1954’de Manchester’da doğmuş olmasına rağmen 80’lerden beri İtalya’da, Verona’da yaşayan Parks, Britanya’dan çok Avrupa’nın sesini tercih ediyor romanlarında. Kanat Kitap, Parks’ı genelde –Kader ve Eurupa– Roza Hakmen’e çevirterek Avrupalılığının hakkını veriyor, ama aslında John MacDowell adıyla yayımladığı Mimi romanlarını da Aslı Mertan’a çevirttirmişler. Calvino’nun, Tabucchi’nin, Calasso’nun çevirmeni olduğu için, dili kullanma biçiminin Avrupai gelmesine şaşmamak gerekir. On beş romana ve öykü kitabına imza atmış olan Parks’ın, ağırlıklı olarak İtalyan hayatı üzerine (komşuluk ilişkileri, eğitim sistemi, çeviri meseleleri, yazını, futbolu –Verona futbol takımıyla geçirdiği bir seneyi anlattığı bir yapıtı bulunuyor–, Medici ailesi) yazdığı denemeleriyle de dikkat çekiyor. Son yazdığı Teach Us to Sit Still: A Sceptic's Search for Health and Healing adlı denemesiyle, manevi meseleler üzerine eğilen inançsız Britanyalı profilini güçlendiren isimlerden oldu.

 

Maneviyat meselesiyle kıyısından köşesinden ilgilenen bir başka yazar da, son zamanlarda favori Britanyalım haline gelen Geoff Dyer. Kültürel birikime yatırım yapmış Dyer, hem romanlarını kültürel pastişler olarak düzenliyor, hem de sağlam denemeleriyle son dönem İngiliz mizahi deneme geleneğinin nadide örneklerini sunuyor. Son yapıtlarından Jeff in Venice, Death in Veranasi bir bakıma modern Avrupalının manevi arayışının eriştiği boyutları tiye alan sağlam bir anlatı. Kitabın ilk bölümü Venedik Bienali’nde bir gazetecinin yaşayabileceği haz dolu mükemmel ilişkiyi aktarır okurlara. Çılgın partilerle dolu Venedik kanallarında ve meydanlarında rüya gibi zamanlar geçiren anlatıcı, ikinci kısmında, Hindistan’ın ölülerin yakıldığı padoklarla dolu Ganj kıyısındaki Veranasi kentinde mükemmel kutsallığın içine gömülmeye başlar anlatı boyunca. Doğu bilgeliğinin peşindeki Avrupalılar ve Veranasi’de kurdukları gezgin kolonisi, batılı göz için her zaman şaşırtıcı olmuş maddi koşulların kirliliği ve yerlilerin hiç durmadan turistlerden kazanç elde etme çabası, maneviyatın kuvvetlenmesiyle guruluk mertebesine yükselme arzuları Dyer’ın ciddi ciddi anlatırmış gibi yaparak matrağa aldığı meseleler. Açıkçası benim bir Britanyalının mizahından ve pragmatizminden beklediğim de bunlar.



Murakami’yi beklerken



Ekim’in 25’inde, Haruki Murakami’nin beklenen romanı 1Q84’ün İngilizce baskısı, hem ABD’de hem de Britanya’da Jay Rubin ve Philip Gabriel çevirisiyle yayımlanacak. Sanırım Japonca ve bugüne kadar çevrildiği (İspanyolca, Almanca, vs.) birkaç dili bilenler dışında büyük bir kitle günümüz romanının bu büyük ustasının son başyapıtına ulaşabilecek. Birkaç ay öncesinden dalgaları kıyılarımıza gelmeye başladı bile: The New Yorker kitaptan “Town of Cats” adlı bir bölümü yayımladı, facebook üzerinden Haruki Murakami sayfasını takip edenler ilk bölümü okuma fırsatı buldu, internetten erken sipariş verme kampanyası başladı. (Tam bu esnada, Murakami’nin sayfalarını kontrol ederken Umberto Eco’nun da yeni bir yapıtından haberdar oldum: İngilizcesi The Prague Cemetery. Ve anladığım kadarıyla Eco, Foucault Sarkacı’na geri dönüyor. Son yıllarda çok haşır neşir olduğumuz gizemli örgüt paranoyalarının müsebbibi kendisini ifşa edecek sanki, tanıtımlardan anladığım kadarıyla.) Geri sayım heyecanla devam ediyor.

 

Bu esnada ekmeğini Uzakdoğu’da arayan bir Britanyalıyla oyalanabiliriz: David Mitchell. Neredeyse tüm romanları çok katmanlı, çok metinli, durmadan şekil değiştiriyor. Türkçe olarak Doğan Kitap tarafından yayımlanan Mitchell’ın beş romanından üçü sessiz sedasız çevrilmiş, raflara konmuştu bile: Hayalet Yazılar, Siyah Kuğu Parkı, 9. Rüya. Bu ay başyapıtı Bulut Atlası da Bilge Nur Gündüz çevirisiyle yayımlandı. Türkiye’deki yayınevi yetkilileri umarım ellerindeki bu yazarın değerini biliyorlardır ve gerektiği özeni gösteriyorlardır, çünkü dünyada Mitchell’a gösterilen ilgi gittikçe artıyor. Henüz Türkçeye çevrilmemiş son romanı Ten Thousand Autumns of Jacob de Zoet övgüyle karşılanırken, ünlü Alman yönetmen Tom Tykwer tarihin farklı zaman ve mekânlarındaki beş farklı anlatıcının birbirine karışan hikâyelerinden oluşan Bulut Atlası’nı sinemaya aktarmakla meşgul. Benim açımdan Mitchell’ı Murakami’nin geçici ikamesi yapan da bu farklı anlatıların (kimisi rüya katmanında bile olabiliyor) iç içe geçmesidir zaten. Bir bakın, belki sizin de hoşunuza gider bu katmanlar.

 

Yine hayatını büyük oranda Japonya’da geçirmiş bir başka İngiliz yazar da Murakami sabırsızlığına derman olabilir. Önceleri Britanya’daki taşra kasabalarını, maden grevlerini ve futbol ortamını romanlarına taşımış olan, kendine özgü bir polisiye tarzı geliştirmiş, genç kuşağın önemli yazarlarından David Peace on beş yıl süren Japonya macerasını bir üçlemeyle romanına aktarıyor. Amerikan işgali altındaki Japonya’daki suçlarla başa çıkmaya çalıştığı üçlemesinin Türkçe olarak da yayımlanan ilk kısmı Tokyo Sene Sıfır’ın ardından Occupied City’i de iki sene önce yayımlamıştı Peace. Üçlemenin son ayağında, Tokyo’yu yeniden kazanması gerekiyor: Tokyo Regained.

 

Ama eninde sonunda Murakami’nin romanı gelecek ve Tengo ile Aomame’nin iç içe geçmiş hikâyelerini okumak için elimdeki tüm kitapları sonra okunacaklar rafına kaldıracağım.  Bir okur olarak benim maneviyatımı da Murakami güçlendiriyor, ne yapalım...

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Savaşlar ve felaketler insanlık için büyük yıkımlar getirir. Acı, gözyaşı, sürgünler ve kayıplar bireysel ve toplumsal ölçekte kapanmayan yaralar açar. Yaşamdaki bu nedenli derin acılar, edebi alanda aynı derecede nitelikli eserler doğmasını sağlar.

Atlardan birinin üstüne, denklerin arasına yerleştirmişler beni. Yorgan, kepenek ve kap kacağın içine. Yassı taşlarda yankılanan nal, toynak seslerini, göç kalabalığının birbirine karışmış hengâmesini dinleyerek yol alıyoruz. Şenlik şamata olması gereken yayla yolculuğu cenaze alayını andırıyor.

İnsanın binlerce yıllık yeryüzü tecrübesinin en önemli bakiyesi hiç kuşkusuz hikâyesidir. Mağara duvarlarında, kamp ateşlerinin etrafında, kitap sayfalarında ya da sinema salonlarında aradığımız, anlattığımız hikâyeler belki de ölüme karşı verdiğimiz mütevazı ancak epik bir direnişten ötesi değil. Çünkü anlatıcıları nesilden nesile post değiştirse de hikâye anlatılmaya devam eder.

Andrey Platonov (1899-1951), iki önemli romanı Çevenkur ve Çukur yanında, güçlü atmosfer, derinlikli karakterler ve çarpıcı temalarıyla kısa öykünün de başyapıtlarını kaleme aldı. John Berger’in “günümüzde dünyanın muhtaç olduğu hikâyecilerin öncüsü” dediği Platonov; insanın yaşanan acılar karşısında var olma mücadelesini, sevgi, dostluk, mutluluk arayışını hikâye eder.

Chapman ve Maclain Way kardeşlerin yönettiği Wild Wild Country altı bölümlük belgesel dizi, Hintli guru Bhagwan Shree Rajneesh tarafından 1980’lerde kurulan Rajneeshpuram şehrinin hikâyesini anlatıyor.

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.