Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Bush, Chomsky'nin son kitabını okudu mu, okumuş mu?




Toplam oy: 1239
Dil, kültürün en büyük taşıyıcısıdır. Kültüre dair kodlar, hikayeler, alışkanlıklar ve hatta düşünme biçimi dilin içine gömülü durur. Yani dilin yok oluşu kültürün de yok olacağı anlamına gelir.

Pek yakında tüm dünyada tek bir dilin konuşulacağı tahmininde bulunmak için kahin olmaya gerek yok. Halihazırda uluslararası hukuk, ticaret, ulaşım, bilim ve sanatın dilinin İngilizce olduğu ortadır. Bunun doğal bir sonucu olarak tüm ülkelerde aileler çocuklarının İngilizce öğrenmeleri için bir servet harcıyorlar, dolayısıyla gönüllü bir dönüşüm bu, gücün ve zenginliğin olduğu yere doğru can havliyle kulaç atıyor insanlar. Ulus devlet kuramamış toplulukların konuştuğu yerel dillerin hızla eriyip gittiğini, ulus devletlerde konuşulan dillerin ise gerilediğini ve yozlaştığını görüyoruz. Peki, tek bir dilde birleşen dünya nasıl bir yer olacak?

 

 

Olumlu yönden bakıldığında iletişimin ve bilgi birikiminin hızlanacağı aşikardır. Günümüzde internet İngilizce içerikte başı çekmekte, Wikipedia gibi kolektif bilgi bankaları güvenilirlik ve zenginliğiyle yüzyılların ansiklopedilerini geride bırakmaktadır. Belki insanlık bu bilgi birikimi ile daha büyük bir uygarlık inşa edecek… Olabilir. Aklıma eski bir hikayeyi getiriyor tek dil çevresinde toplanma durumu. Babil Cezası olarak da bilinen Tevrat kaynaklı hikayeyi. Bilirsiniz, mit şöyledir: Büyük Tufan’dan sonra insanlar tek bir dili konuşan tek bir kavim olarak çoğaldılar ve Babil’e geldiler. Orada gökyüzüne yükselen büyük bir kule yapmaya giriştiler. İnsanların neredeyse cennete ulaşacak kadar böyle büyük bir kule yapmasını saygısızlık olarak addeden Tanrı insanların bu inşaata devam etmesini engellemek için onların dillerini karıştırdı. Dünyanın dört bir yanına dağıldı insanlar bu yüzden farklı dilleri konuşarak. Bu yüzden de Babil Kulesi tamamlanamadı, yani insanlar cennetin sırrına dünyadayken ulaşamadı. Bu mit, “Tüm insanlık Nuh'un gemisindeki aileden türediyse dünya üzerinde nasıl oluyor da farklı diller konuşuluyor?” sorusuna verilen bir yanıttır bir açıdan bakıldığında. Ama asıl önemlisi bunun bir ceza olmasıdır. İnsanların kendi bilgi birikimleriyle çalışarak, tasarlayarak yaptıkları bu kule aslında dünyevi ilerlemenin simgesidir. Ancak dini metinlerde özellikle üzerinde durulmaktadır Tanrı’nın buna izin vermeyişi; bu tavrı, bu ilerlemeyi bir kibir olarak gördüğünün kanıtıdır ceza. Engel olmak için de dillerini karıştırmıştır. Artık konuşarak birbirlerini anlayamayan insanlar ortak bir proje üzerinde çalışamayacaklardır. O halde, olumlu yönünden bakarsak, şimdi tek bir dil çevresinde yeniden bir araya gelen insanlar belki de varoluşun sırrına ereceklerdir, kim bilir?

 

 

 

 

İnsanların Babil kulesini yapmasını saygısızlık olarak addeden Tanrı bu inşaata devam etmesini engellemek için onların dillerini karıştırdı.

 

 

 

Kültürün en büyük taşıyıcısı

 

Tek bir dilin hakim olmasının pratik yararları bir tarafa bırakılırsa dillerin kaybolmasının kültürlerin yok olması anlamına geldiğini de biliyoruz. Dil, kültürün en büyük taşıyıcısıdır. Kültüre dair kodlar, hikayeler, alışkanlıklar ve hatta düşünme biçimi dilin içine gömülü durur. Yani dilin yok oluşu kültürün de yok olacağı anlamına gelir. Bu durumda şu acı soru sorulabilir: Kültürlerin tek bir kültürün içinde erimesinin ne gibi bir sakıncası olabilir? Kaybettiğimiz ne olacak?
Dil ile dünyayı algılıyor oluşumuz yeni bir bilgi değil. Hatta dille dünyayı kuruyor oluşumuz ve 'değişen dil ile dünya algısının da değiştiği' düşüncesinin tarihi 19. yüzyıla kadar uzanıyor. Diller arasındaki farklılıkların farklı düşünme ve algılama biçimlerine yol açtığı hipotezi olarak özetlenebilecek 'dibilimsel görecilik' de tarihsel olarak eski sayılabilir. Sapir-Whorf hipotezi olarak da adlandırılan bu görecilik yakın zamana kadar somut verilerle çok da kanıtlanabilecek gibi görünmüyordu. Dünyanın farklı bölgelerinde değişik kültürlerde yaptığı çalışmalarla dikkatleri çeken Stanford Üniversitesi araştırmacılarından Lera Boroditsky bu hipotezi yeniden gözden geçirmemizi öneriyor. Makalelerinden birinde verdiği örnek çok zihin açıcı: “Bush read Chomsky’s latest book” gibi bir cümleyi Türkçede ifade etmek için iki seçeneğimiz var. “Bush Chomsky’nin son kitabını okudu” ya da “Bush Chomsky’nin son kitabını okumuş” diyebiliriz. Yani, diyor Boroditsky, bu cümleyi kuran kişinin Bush’un kitabı okuduğuna tanık mı olduğu yoksa bir yerden mi duyduğunun bilgisi gerekli! Okudu dediğimiz zaman kitabı okumuş olduğuna tanıklık etmiş olduğumuzu dile getiriyoruz. Oysa İngilizcede böyle bir ayrım yok. “Başka dillerde de başka özellikler ön plana çıkıyor” diye ekliyor Boroditsky. Örneğin İngilizcede fiili değiştirerek olayın zamanını belirtebiliyoruz; Endonezya dilinde bu mümkün değil. Rusçada fiili değiştirerek hem zamanı hem de cinsiyeti belirtmiş oluyoruz. Yani bu cümleyi Rusçaya çevirebilmek için kitabı okuyanın George Bush mu yoksa Laura Bush mu olduğu bilinmek zorunda, Türkçede ise böyle bir koşul söz konusu değil. Rusçada ayrıca tamamlanma bilgisini de dahil etmek zorundayız. George Bush kitabın tamamını okumuşsa başka bir şekilde, kitabın sadece bir kısmını okumuşsa başka bir şekilde kuruyoruz cümleyi! Örnekleri çoğaltmak mümkün… Farklı dillerde olayları farklı ifade ediyoruz. Peki bu aynı zamanda farklı düşündüğümüz ve dünyayı farklı algıladığımız anlamına da geliyor mu? Bu sorunun yanıtını da başka deneysel çalışmalarla araştırıyorlar.

 

 

Bildiğiniz gibi bazı dillerde sözcükler dişil ve eril özelliklere sahiptirler. Örneğin güneş eril ay dişil olabiliyor. Belirli bir nedeni yok bu tercihlerin. Yani bir dilde eril olan kavram diğerinde dişil olabiliyor. Ama bu farklılık araştırmacılar için eşsiz bir deney imkanı sunuyor. Örneğin Almanlar 'anahtar' kelimesini eril, İspanyollar dişil olarak kullanıyorlar. Bir 'anahtar'ı tarif etmeleri istendiğinde Almanların daha çok 'sert', 'ağır', 'sivri', 'metal', 'tırtıklı' ve 'yararlı' gibi sözcükleri kullandıkları buna karşın İspanyolların daha çok 'altın', 'karmaşık', 'küçük', 'sevimli', 'parlak' ve 'ince' sözcüklerini kullandıkları görülmüş. Bir “köprü”yü tarif etmeleri istendiğinde Almanların 'güzel', 'zarif', 'kırılgan', 'huzurlu' ve 'ince uzun' sözcüklerini, İspanyolların ise 'büyük', 'tehlikeli', 'uzun', 'güçlü', 'sağlam' ve 'yüksek' sözcüklerini kullandıkları bulunmuş. Tahmin edebileceğiniz gibi 'köprü' Almancada dişil, İspanyolcada eril bir kavram...

 

 

Bu ve benzeri örneklere baktığımızda dil ile kavradığımız ve kurduğumuz dünyanın kültürümüzle sıkı sıkıya bağlı olduğunu görüyoruz. Konuştuğumuz dil, anadilimiz bize doğal ve tek olası dünyanın algıladığımız biçimdeki dünya olduğunu söylüyor. Ama farklı örnekleri öğrendikçe dünyayı kavrama ve deneyimleme biçimlerinin sınırsız, dünyanın sandığımızdan daha renkli bir yer ve de insan zihni denilen harikanın sürprizlerle dolu olduğunu anlıyoruz. Dünya üzerinde 7000 civarında dil var. Ne yazık ki birer birer kayboluyorlar. Unutulan bu dillerle birlikte insanlığımızın farklı parçaları yok oluyor. Kaybolan kültürler insanlık deneyiminin eksilmesi anlamına geliyor. Belki o büyük kulenin inşaatını bir gün tamamlayacağız ama keşke eksilmeden, kaybetmeden başarabilsek... Acı gerçeğin farkına varmanın bu uğurda atılacak ilk adım olduğuna inanıyorum.

 

 

(Lera Boroditsky'nin konuyla ilgili makalelerinden birini Geleceğin Tarihini Okuyanlar, Max Brockman, Profil Yayıncılık'tan okuyabilirsiniz.)

 

 

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder


Diller güzeldir. Yeni bir dil ögren, yeni bir uh edin.

40%
60%

Muhteşem bir yazı. Biraz ironik olacak ama keşke bir İngilizce tercümesi de olsaydı; bu konu üzerine günlerdir Alman arkadaşlarımla konuşuyordum da. Almanya'da çalışan ve Almanca öğrenmekte sıkıntı yaşadığı için sürekli "keşke tek dil olsaydı" diye söylenip duran biri olarak sık sık bu konuyu gündeme getiriyorum zaten.

Cevabını merak ettiğim büyük soru şu: Ortak ana dilimin olmasını dilediğim bu insanların keşfetmekten zevk aldığım kültürü de ortak bir dille çekiciliğini yitirecek miydi? Küreselleşmek, aynılaşmak mı demek? Mesela, ortak kullanılmaya başlayacak bir dil de, ki sanırım bu İngilizce olacak, o kültürleri oluşturan özellikleri taklit edemez mi zamanla? Hindistan'da kullanılan İngilizce'de bunu çok açık görebiliyoruz. Dil yapısıyla oynayarak, çok yaratıcı ifadeler oluşturmuşlar, her ne kadar bunlar Batı'da hor görülse de.

Bu konuda düşüncelerinizi öğrenmek isterdim.

37%
63%

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Muhammed Hicazi 1900 yılında Tahran’da dünyaya gelmiş. Yüksek bir memur olan babasının imkânları sayesinde müreffeh bir çocukluk geçirmiş. Erken yaşlarda Arapça ve Fransızcayı yetkin şekilde öğrendikten sonra eğitim için Fransa’ya yollanmış. Hicazi’nin Fransa yılları onun uzaktan idrak etmeye çalıştığı Batı’yı yerinde özümsemesi için bir başlangıç noktası olmuş.

Kelimeleri hikâyeleri ile birlikte düşünürüm. Birer insan gibi yaşamları ve dönüşümleri vardır kelimelerin. Onun seyrini izlerim. Anlamları dışında görünüşleri ve tipografik hareketleri ilgimi çeker.

 

İstanbul’da yaz mevsiminin ayak sesleri duyuluyordu. Üniversitedeki bahar döneminin son dersinde felsefe hocam Cemil Güzey, okuma listesi çıkardı. Uzayıp giden listede bir kitap ismi hemen gözüme çarptı; Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar. Bu üç kelimeyi yan yana okuyunca heyecanlanmıştım.

*Paul de Senneville/Mariage d'Amour (Aşk Evliliği) bu yazıya eşlik edebilir.

Taşra, edebiyattan sinemaya geçişin en kestirme yoludur. Orada zaman, mekân ve insan sinematografik anlamın bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir derinliğe sahiptir. Ancak bu derinlik çoğu zaman bir daralmayı, dışa kapalılığı, durağanlığı, kasvetli ve sonu gelmez bekleyişleri de içinde taşır. Bu yönüyle İnsanoğlunun ebedi yazgısını, ilk sürgün anını hatırlatan ihsaslarla doludur taşra.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.