Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Büyümek isteyen çocukların yürek gümbürtüsü




Toplam oy: 892
Geçtiğimiz ay aramızdan ayrıldı Zagor'un ünlü yaratıcısı Ferri. Büyümek isteyen çocukların yürek gümbürtüsü, kağıttan sinemasıydı o; çizgi dünyasının sinemasal heyecanıydı...

“İlk örnekleri şöyleydi”, “evvela Avrupa’da başladı” filan diyerek lafı çevirsek de şu gerçeği değiştiremeyiz: Çizgi roman, hemen tüm popüler sanatlar gibi Amerikalıdır, o etkiyle yaygınlaşmıştır. 1930’lu yıllarda neredeyse dünyanın her ülkesinde yayımlanan Amerikan çizgi romanları, kimileri ileride ünlü birer yazar-çizer olacak tüm çocukları etkilemiş, ülke çizgi romanları o ürünleri taklit ederek gelişmiştir. Sadece Avrupa’da tek tek ülkelerin çizgi roman tarihlerine bakarsanız, istisnasız her yerde ilk denemelerin, Amerikan çizgi romanlarını temel alarak hayranlıkla geliştirildiğini görebiliyorsunuz. Bu durum, Türkiye için de geçerli, Fransa veya İtalya için de… Çizgi roman, o yıllarda, tüm dünyayı etkileyen Amerikanlaşmanın önemli bir itici gücüydü demek istiyorum. Amerikanlaşma, genellikle Hollywood ile hatırlanır; oysa çizgi romanlar çocuklara yönelik hikayeleriyle aynı bağlamda daha başka bir etki yaratırlar. İroniktir, ilk dönemlerinde yayımlandıkları kültürlerde nasıl adlandırılacakları bilinemediği için en çok sinemaya benzetilmişlerdir. Bizde de 30’lu yılların çocuk dergilerinde “sinema romanı” adıyla takdim edildiklerini biliyoruz. Çocuklar dergide okudukları Baytekin’i (Flash Gordon), Jungle Jim’i (Avcı Baytekin), sinemalarda ayrıca seyrettikleri için bu adlandırma seçilmiş olmalı. 

 

Bu bakımdan İtalyanlar bize benziyorlar, üstelik çizgi roman üretmeye başladıklarında bu sinema büyüsünü işin içine isteyerek katmışlardır. Altını özellikle çizelim; İtalyanlar, çizgi roman üretiminde Hollywood’u modellerler. Kahramanlarını ünlü oyunculardan seçer, Robert Redford, Daniel Day Lewis, Audrey Hepburn gibi oyuncuların başrolde olduğu çizgili seriyaller üretirler. Hikayeleri, tahkiye dengeleri, gerçeklikle ilişkileri, tempoları Hollywood senaryolarını andırır. İtalyan çizgi romanları, 1950’li yıllardan itibaren Türkiye’de yayımlandığı için bu yaklaşım bizi de etkilemiştir. Bugün çoğu okur için çizgi roman denildiğinde İtalyan kökenli, kurgu ve görsel devamlılıkları Hollywood’a öykünen ve Amerikanvari olan westernler akla gelir. Onlardan biri olan Zagor’un ünlü yaratıcı çizeri Gallieno Ferri, geçtiğimiz ay 87 yaşında vefat etti. Bizde de sevilen, hayranları olan biriydi. Birkaç yıl önce, Türkiye’ye gelmiş, imza günü yapmış, televizyonlara çıkmıştı. 


Tarifi imkansız bir çalışma temposu

 

Akla mantığa uymayan olağandışı bir çalışma hikayesi Ferri’nin hayatı. Çok çizmek, masanın başından kalkmadan çizmek, hastalanmadan, gündelik hayata bulaşmadan, ne olursa olsun çizmek…

 

 

 

Ülke çizgi romanlarının sanat algısı, üretim ve tüketim biçimleri daima farklıdır. Nitelik-nicelik dengesi farklı bir mantıkla kurulduğundan Amerikan ve Frankofon piyasasında çizgi romancılar yılda yüz sayfa çizmeyebilirler, bu durum hiç de garipsenmez... İtalyanlar, kısmen Latinler ve Japonlar dışında, çok sayfa üreten çizgi romancılara rastlamak pek mümkün değildir. Japonlar için çok sayfa çizmek itibar ölçütüdür, Frankofonlar için nitelik kaybı ve vasatlaşma… Türkiye’de, uzun yıllar önce, 1955-85 yılları arasında, gazetelerde çalışan çizgi romancılar günbegün süren üretimler yaptılar. Yine de, nicelik olarak sanıyorum herhangi bir memleket çizeri Ferri kadar çok sayfa çizmemiş, yakınına dahi yaklaşamamıştır. 20 bin sayfanın üzerinde üretim yapmış bir çizerden söz ediyoruz. 1929 doğumluydu ve yanılmıyorsam son çalışmasını, geçen yıl, Zagor’un 600. sayısı için çizmişti. 22 yaşından beri çizen biri var karşımızda, akla mantığa uymayan olağandışı bir çalışma hikayesi Ferri’nin hayatı. Çok çizmek, masanın başından kalkmadan çizmek, hastalanmadan, gündelik hayata bulaşmadan, ne olursa olsun çizmek… Günde üç ya da dört sayfa yetiştirmeye çalışarak çizmek… Piyasa mantığı belliydi, o dönemin bütün üreticileri çok çizmek ve çok yazmak zorundaydı. Önemli olan devamlılıktı, Zagor’un yaşamasıydı, derginin çıkmasıydı vs. Pek çok şey söylenebilir ama bu çalışma temposu kabul edelim, tarif edilir gibi değil. 

 

Zagor’un çıkışındaki fikir, aslına bakılırsa dönemi için göz alıcı parlaklıkta değildir. Tarzan ile Robin Hood karışımı bir westerndir, tip olarak Robert Taylor modellenmiştir, edebiyata değil sinemaya bakılarak bir hikaye tahayyül edilmiştir… Dergiyi İtalya’da çoksatar yapan, başka dillere tercüme edilmesine sebep olan şey, bana kalırsa, en azından başlangıçta bu aura değildi. Ferri’nin garip bir dinamizmi vardı, iyi çizer olabilirsiniz ama sayfa üzerinde, karakterlerinize bir hareket katabilmek özel bir yetenek ister. Deseniniz, çinilemeniz ilginçtir ama kare içinde bir yerden bir yere doğru evrilen bir akışkanlık kurmak, jestleri ve mimikleri buna göre istiflemek kolay değildir. Zagor’un çizgi roman olarak asıl gücü, aksiyonunu gösterebilmesiydi; ağaçtan ağaca atlıyor, baltasını savuruyor, mutlaka birinin peşine düşüyor, dere tepe düz gidiyor, yakalıyor, şaşalı biçimde kötü adamı tepeliyor ve naralar atarak evine, Darkwood ormanlarına geri dönüyordu. Sahneler sürekli değişiyor, iş diyaloglara kaldığında, araya mutlaka bir bağırış çağırış, bir kavga katılıyor, her şey hareketli bir kamerayla kıpır kıpır resmediliyordu. Böylesi bir aksiyonu ancak Ferri kadar temposu yüksek bir çizer var edebilirdi. 

 

Ferri, kendi kuşağının bütün üreticilerine benzer biçimde 30’lu yıllarda okuduğu Amerikan çizgi romanlarını, çizer olarak Alex Raymond’u izleyen, onlardan ilham alan biriydi. Zagor’un sonu kavgayla biten, yumruklarıyla etrafındakileri metrelerce ileriye savurduğu hararetli bir öfkesi vardır. Ferri, bu çocuksu heyecanı, o dehşetli patlamayı -hiç abartmıyorum- bayılarak çiziyordu. Siyah beyazın dağılımı, çininin şiddetlenmesi, fırçanın belirginleşmesi, bir kareden diğerine geçen süratli ardışıklık, dizinin her zaman en başarılı sahneleri oldu. Bu kadar hızlı çizen, bu kadar çok çizen birinden deha ölçüsünde biriciklik beklenemez. Önceleri daha yavaş ve uzun soluklu çizse, daha farklı bir çizer olabilirdi gibi gelirdi bana. Sonradan anladım ki, hayır, Ferri böyle çiziyordu, Zagor’un öfkesi gibi patlayarak, hafiften delirerek, yumruklar savurarak… Ferri, başka türlü bir tempo bilmiyordu. Bir okur ve seyirci olarak nasıl büyülendiyse, o ruhu arayarak, o ruha adanarak çizdi. Büyümek isteyen çocukların yürek gümbürtüsü, kağıttan sinemasıydı. Ferri, çizgi dünyasının sinemasal heyecanıydı. 

 

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Iris Radisch, Andreas Maier’in Die Familie (Aile) kitabını anlatırken söze altmışlı ve yetmişli yılların Alman çocukluğunda, okuldaki toplama kamplarındaki ceset-bedenler, gözlükler ve saçlarla siyah beyaz filmleri düzenli olarak izlemek gerektiğinden bahsederek başlıyor (Die Zeit, 4 Temmuz): “Evde genellikle bunun hakkında kimseyle konuşamazdınız.

Hayatta olduğu gibi anlatılarda da anlamı üreten ikiliklerdir. Bilgi, bilen ile bilinen arasındaki ilişkiden doğar; ilişki için de en az iki şey gerekir, kıyas yapmak için iki şey arasında karşıtlık ya da benzerlik bulmak gerekir. Dramatik kurgunun belkemiğini oluşturan çatışma için de bir ikilik ya da ikilem lazımdır. Tragedyalar aklıyla kalbi arasında kalanları yazar.

Daha çok Dünyaların Savaşı, Görünmez Adam, Dr. Moreau’nun Adası, Zaman Makinası gibi bilim kurgu ve fantastik romanlarıyla tanınan H. G. Wells (1866-1946) öyküleriyle de bu türün iyi örneklerini vermiştir. Fantazya ve bilim kurgu türünde insan doğasına ilişkin ütopya ya da distopya eserler kaleme alan H. G. Wells, aldığı biyoloji eğitiminin gerçeklerini hikâye ile örnekledi.

Hangimiz unutabiliriz, hayatımızda
en az bir kez var olmuş çocukluğu?
Hangimiz unutabiliriz, büyüdükçe
yas tutmuş, canı yanmış suçsuzluğu?

Kulis

(Ahmet Edip Başaran) Şiirin Söz Hakkı

ŞahaneBirKitap

Tam bir İstanbul çocuğu olan, Alaattin Karaca’nın tanımlamasıyla “üstünde başında, sesinde soluğunda ‘eski bir İstanbul’dan rayihalar taşıyan” yazar Cem Sancar 82 denemeden oluşan yeni kitabı “Her İnsan Bir Ayet’te çocukluğunun İstanbul’unu, şehrin sokaklarını, lezzetlerini, mevsimlerini insanlarını kendine özgü muzip diliyle anlatıyor.

Editörden

Çocukken, Karadeniz’in insana sanki bir asır sürecek kadar uzun gelen ve kesilmeden yağan yağmurlarını izler, can sıkıntısından kurtulmak için kitaplara kaçardım. Yağmur yağdıkça, üzerime hikâyeler de yağardı aslında. Sahi, neye, neyimize yarardı hikâyeler.