Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Camus'nün yüzyıllık yabancılığı




Toplam oy: 1145

Albert Camus'nün doğumunun yüzüncü yılında tüm dünyada adına etkinlikler düzenleniyor, hatırasına ve bizlere bıraktığı değerli edebiyat mirasına sahip çıkılıyor. Nobel Edebiyat Ödüllü bu büyük yazar her yerde anılıyor ama memleketi olan Cezayir'de kimse ondan bahsetmiyor. Kitapları okullarda okutulmuyor, devlet adamları ona ve mirasına sahip çıkmıyor. Kendini hep Cezayirli olarak tanıtan Camus, günümüzde, ünlü romanı Yabancı'yı yazmasına olanak sağlayan bütün o plajlara, evlere, sokaklara gerçekten yabancı hale gelmiş durumda...


1913'te Cezayir'in Tunus sınırındaki Mondovi kasabasında dünyaya gelen Camus, yoksulluk içinde büyüdü. Babasını hiç tanıma fırsatı olmadı. Sağır olan annesi Catherine'in sadece 400 kelimelik bir sözcük dağarcığı vardı. Bu 400 kelimenin dışında kalan her şey için beden dilini kullanması gerekiyordu. Camus'nün çocukluğunun başka bir kilit ismi olan amcası da sağırdı. Çok ilkel sesler dışında etrafıyla tamamen beden diliyle anlaşması gereken bu adam sayesinde belki de Camus birçok sağırın sesi olabildi. Eserlerinde her zaman vücut dilinin önemine dikkat çeken Camus'nün birçok romanında sağır bir annenin -alışılmışın dışında- oğlunu görmek mümkündür.

 


Çokça dile getirdiği gibi yazar, eserlerinin merkezine annesinin sessizliğini koymak isteğindedir. Gerçek hayatında sık sık karşılaştığı için eserlerinde de sessiz insanlara değinen yazar, daha lisedeyken hayatın adil olmadığını görür. Cezayir'de, birçok dilin kesiştiği bir coğrafyada her lisandan kendine bir parça katarak büyüyen Camus ilkokulu 11 yaşında bitirir. Ailesi maddi imkansızlıklardan dolayı Camus'den hemen iş hayatına atılmasını ister. Oysa lise öğretmeni olan Louis Germain, Camus'nün içindeki potansiyeli görür ve okula devam etmesi için baskı yapar. Yaklaşık 35 yıl sonra Camus, Nobel konuşmasını işte bu öğretmenine ithaf eder.


 

 

"Üzgün değilim, sadece yalnızım."


 Albert Camus, 17 yaşında vereme yakalanır. Toplumdan dışlanması da işte böyle başlar. Fransız ordusuna katılmasına izin vermezler. Hatta hastalığının bulaşıcı olduğu bahanesiyle ona, üniversitede eğitmen olma şansı bile tanınmaz. "Fakirliğimden ve sefaletimden utanıyordum. Eskiden herkes benim gibiydi, liseyle beraber karşılaştırma yapmayı öğrendim," diyen Camus hem aileden gelen fakirliğinden hem de hastalığından duyduğu rahatsızlığı dile getirir.


Camus'nün sıradan bir pied-noir* gazeteci olmaktan çıkıp da adını edebiyat çevrelerine kabul ettirebilmesi 1942'de ünlü romanı Yabancı ile olur. O zamanlar Fransa'nın en büyük edebi dehalarından biri kabul edilen Jean-Paul Sartre'ın kitabı çıkar çıkmaz okuması ve hakkında yazı yazması belki de yazarın en büyük şansıydı. Daha sonra aralarındaki görüş ayrılıklarına rağmen hep arkadaş kalacak bu ikilinin edebiyat yapma şekillerinin birbirinine benzediğini iddiaa edenlere cevap Camus'den sert bir şekilde gelir. O, kendisinin Sartre gibi varoluşcu olarak nitelendirilmesine her zaman kızmıştır. Bu benzetmeyi yapan insanların edebiyattan anlamadığını bile söylemiştir. Sartre ile Camus arasındaki sınıfsal uçuruma, edebi zevklerindeki farklılığa, siyasi görüş çatışmalarına rağmen Camus'nün Paris'te yaşadığı süre boyunca Sartre ile birliktelikleri hep sürmüştür.

Birbirlerine karşı eleştirel tutumlarına karşın Camus'nün erken ölümünün ardından, Sartre onun hakkını teslim etmiştir. Ölümünden sonra yazılan en büyük Camus eleştirisinde Sartre, yazarın edebi yeteneğine ve dünyayı görme şekline duyduğu gizli hayranlığı dile getirmekten çekinmemiştir. Camus'ye sonsuz ün getiren kitabı Yabancı'nın absürt karakteri Meursault'un, bir Arap'ı yakıcı bir güneş altında, Oran'daki bir sahilde öldürmesi tesadüf değildir. Camus bir keresinde bir arkadaşıyla kitapta tasvir ettiği gibi güneşli bir günde o sahilde yürürken yöre halkından iki Arap gelerek arkadaşının sevgilisine laf atmıştır. Arkadaşı bıçağını çekip onları öldürmeye hazırlanırken polisler gelip bu iki adamı tutuklamıştır. Kitapta absürt gibi gözüken bu sahne aslında Camus'nün tanık olduğu bir olayı başka bir şekilde sonlandırmasından başka bir şey değildir.


 


Albert Camus, yaşadığı dönemin siyasi ağırlığı yüzünden birçokları gibi, siyaset adamı olmaktan geri durmamıştır. Komünizme yakın durmasına rağmen asla komünist olmamıştır. Siyasi içerikli birçok dergi yayımlamaya çalışmış ama araya İkinci Dünya Savaşı'nın da girmesiyle bu çabası sonuçsuz kalmıştır. Bir Cezayirli olarak Fransa'nın Afrika'daki sömürgecilik faaliyetlerini eleştirmenin görevi olduğuna inanması belki de bugün Cezayir'de adından hiç bahsedilmemesine neden olmuştur. Camus, sömürgecilik yanlısı olmamakla birlikte Cezayir'in Fransa'dan asla ayrılmaması gerektiğini düşünmüştür. Bu görüşü Cezayir'in Bağımsızlık Savaşı sırasında otoritelerce yanlış anlaşılmasına neden olmuştur. Oysa Camus'ye göre ülkesinin içinde bulunduğu belirsizlik durumu Fransa'dan kopmasıyla daha da artacak, böylece kaos ortamı doğacaktır. Nobel konuşması sırasında Cezayir'de yaşayan annesinin geleceğinden emin olamadığını ve belki de bir sonraki gün birinin kapısını çalıp onu öldürebileceğinden korktuğunu dile getirmiştir. Bu konuşması Cezayir'de çokça eleştirilmiş ve bugün ülkesinde hatırlanmıyor olmasının önemli nedenlerinden biri haline gelmiştir. 

 

Kızı Catherine'in anlattığına göre Camus bir gün siyasi tartışmalardan dolayı eve oldukça üzgün döner. Catherine Camus, babasına üzgün olup olmadığını sorunca babası "hayır" der, "üzgün değilim, sadece yalnızım." Camus, yıllar önce yalnız olduğundan şikayet etmekteydi. Hiçbir yere tam anlamıyla ait olamıyordu. Fransız değildi, Cezayir'de kabul edilmiyordu. Hem yalnızdı hem de yabancıydı aslında.


Albert Camus dünyaya geleli 100 sene oldu. Yaşadığı süre boyunca açlığı, veremi yendi; Nobel Edebiyat Ödülü'nü alan ilk Cezayirli oldu. Basit bir gazeteciyken şimdi herkesin konuştuğu bir edebi dehaya dönüştü. Bütün bunlara rağmen Camus'nün yüzyıllık yabancılığı ve yalnızlığı hâlâ devam etmekte.

 


*pied-noir: Afrika'da yetişen Fransızları tanımlamak için kullanılan bir söz


** İllüstrasyon: Maiwenn Philouze

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

“Kendi yarattığı problemleri çözmekten aciz olduğunu ispat etmiş bir medeniyet, çökmüş bir medeniyettir. En hayati sorunlarına göz yummayı seçmiş bir medeniyet hasta bir medeniyettir. Kendi ilkelerini düzenbazlık ve yalancılık uğruna harcayan bir medeniyet, ölüm döşeğindeki bir medeniyettir.”

 

Aime Césaire

 


Hayatta hepimizin başına hiç ummadığımız bir zamanda olmadık sıkıntılar gelebilir. Çok sevdiğimiz bir yakınımızı kaybedebiliriz sözgelimi, bir kaza olur sakat kalırız ya da işimizle ilgili bir sorun yaşayıp işimizi kaybedebiliriz. Bu tür durumlarda girdiğimiz ağır depresyondan çıkabilmek kolay olmayabilir.

Güneyin, ufku bulanıklaştıran bitmek bilmez sıcak öğlelerinde, dev meşe ağaçlarının gölgelediği Yunan Uyanışı stili evinde yazı masasına kurulmuş, mısır koçanı piposunu çok sevdiği Dunhill My Mixture 965 tütünle doldurmuş, daktilosunun tuşlarına basan bir adam vardı; William Faulkner.

Belleğimizin, bir başka deyişle yeryüzü tecrübemizi zihnimizde hikâye etme biçimimizin aslında “kim” olduğumuzla güçlü ilişkisini inkâr edemeyiz. Kuşkusuz hem bilincin kuşattığı alan hem de bilinçdışımızın sisli derinliklerinde saklananlar, dünyanın geri kalanı ile kurduğumuz kendilik ilişkilerinin zihnimize nasıl kazındığı ile şekilleniyor.

Ayfer Tunç’un yeni romanı Osman, bireysel ve toplumsal olmak üzere iki ana boyuttan oluşmaktadır. Romanın bireysel boyutunu, Osman’ın günlükleri; toplumsal boyutunu ise, Osman’la ilgili yazarın yaptığı söyleşiler oluşturur. Yazar, Osman’ın günlüklerini bir sahaftan alır.

Kulis

İbrahim Tenekeci: ''Amacımız İyiyi İstikrarlı Hale Getirmek''

ŞahaneBirKitap

Denizden, denizcilikten, deniz kahramanlarından söz eden tarihî romanımız sanıldığından daha az. Diğer dönemler bir tarafa, peş peşe büyük kahramanların çıktığı 16’ncı yüzyıl hakkında yazılanlar bile bir elin parmak sayısı kadar henüz. 1487’de doğduğu tahmin edilen ve Kanuni’den bir yıl önce, 1565’te vefat eden Turgut Reis de söz konusu yüzyıla damgasını vuran deniz kurtlarından.

Editörden

Edebiyatın en güzel tarafı, insanı içinde bulunduğu halden uzaklaştırabilme kudreti sanırım. Çünkü edebiyatın büyük ve özel malzemesi insandır. “Bir küllüğün bile öyküsünü yazabilirim” diyen Çehov bile şunu çok iyi biliyordu, aslında anlattığımız küllükten çok, insanın küllükle olan irtibatıdır. Her yazar, okuruyla bir irtibat kurar.