Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Daha Çok Görme Biçimi Daha Fazla Süt Dişi




Toplam oy: 31
Rönesans ressamı Tintoretto’dan John Berger’ın Manzaralar’ına, Orhan Pamuk’un bu sıralar Fransızcaya çevrilen Kırmızı Saçlı Kadın romanıyla ilgili tartışmalara kadar yurtdışındaki önemli dergilerden haberler…

Tintoretto’nun gerilimi


The New York Review of Books, 9 Mayıs’ta yayımlanan sayısını sanata ayırırken, kapağından duyurduğu “Tintoretto’nun Vahşiliği” başlıklı yazısında Colm Tóibín, Rönesans ressamı İtalyan Tintoretto’nun resimlerine sahiden de farklı bir bakış getiriyor. Tintoretto’nun Yeni Ahit’teki merkezi anları garip, dünyevi olaylar olarak yeniden dramatize ederken, ayrıca mitolojiden bazı anları da alıp resim olarak bir kez daha canlandırdığından söz ediyor. Tintoretto’yu derinden çeken şeyin rahatsız edici mekân olduğunu, resimlerinin ressamın yerleşmemiş, kendine yer bulamamış ruha, tüm açgözlülükleriyle dünyaya olan çok yönlü ilgisinin örneklerini barındırdığından bahsediyor. Heyecan ve gerilimden etkilenen, durgunluk tarafından kandırılan ve iç dünyası inandırıcı bir şekilde ele geçirilen bir ressam ile aşağı inmesinin imkânsız olduğu, yerini bulmamış, akıcı bir hayal gücüyle ortaya çıkan bir ressam arasında Tintoretto’nun geriliminden söz eden Tóibín, bizi Thomas Bernhard’ın Eski Ustalar romanının kapısının önüne bırakıyor. Bernhard’ın Avusturya devleti ve kültür kurumlarıyla ve elbette riyakâr sanatçılarla boğuşmasının belkemiğini oluşturduğu Eski Ustalar’da Tintoretto’nun en önemli resimlerinden biri olan “Beyaz Sakallı Adamın Portresi” (1545) karşımıza çıkacaktır.

 

 

  

 

 

 


 

 

Gerçeklik maddeselliğiyle ölçülüyor


Aynı sayıdaki bir diğer yazıda Lisa Appignanesi, “Berger’in Görme Biçimleri” başlıklı yazısında John Berger’in hayatında geziniyor. Berger’le 1970’li yılların ortasında tanışan Appignanesi, Berger’in kitaplarından alıntılar yaparak yazarın Manzaralar (Metis Yayınları, Mayıs 2019) kitabını, Berger’in hayatı ve eserleri üzerine yazılmış bir kitapla birlikte inceliyor.

 

Appignanesi, Berger’in Görme Biçimleri’nden şu cümleleri alıntılıyor: “Yağlı boya resim, sermayenin sosyal ilişkilere yaptığının aynısını dış görünüşe yaptı. Her şeyi nesnelerin eşitliğine indirgedi. Her şey bir meta haline geldiği için her şey değiş tokuş edilebilir hale geldi. Tüm gerçeklik mekanik olarak maddiyatıyla (maddeselliğiyle) ölçüldü. Kartezyen sistem sayesinde ruh ayrı bir kategoride kurtarıldı…”

 

Görme Biçimleri’nde erkeklerin kadınları izlediğini; kadınlarınsa erkekler tarafından izlenişlerini izlediğini “erkek bakışı” üzerinden çözümleyen Berger hakkında daha uzun konuşabiliriz elbette ama şimdilik başka bir ülkeye geçiyoruz: Orhan Pamuk’un Kırmızı Saçlı Kadın romanı, mart ayında Fransa’da yayımlandı (La Femme aux Cheveux roux, Gallimard). Libération’dan Frédérique Roussel, “Orhan Pamuk’un Kuyularının Şarkısı” başlıklı yazısında, yazarın baba-oğul ilişkisini, bir gencin kararlı bir çıraklık yaptığı bu romanın kalbine yerleştirdiğini; Kafamda Bir Tuhaflık’ta boza satıcılığıyla yaptığı üzere bu kez de artık var olmayan bir zaman, bir meslek üzerine titiz ve hassas bir özenle yazdığını söyler. Roussel, Pamuk’un ayrıca kendisi üzerine yaramaz bir şekilde şaşırtıcı bir yansıma sunduğunu da aktarır.

 

 

 

 


 

 

Korku dolu anneler ve diğer acımasızlıklar

 

Le Monde’un kitap ekinde ise Florence Noiville, “Nobel Ödüllü Türk Orhan Pamuk’un İlham Kaynakları” başlıklı tam sayfa yazısında, dört başlık altında Pamuk’un dünyasında “Renkler”, “Efsaneler”, “Nesneler” ve “Baba” kavramlarına yakından bakıyor. Örneğin renklerin hatırlattıklarının her zaman yazarın eserlerinde yer aldığından söz eden Noiville, Boğaz kıyılarında kırmızının özgürlüğün rengi olduğunu; İstanbullu zengin bir burjuva çocuğu olan Pamuk’un babasının her zaman şair olmak istediğini, 1940’lı yıllarda Paul Valéry’nin şiirlerini Türkçeye çevirdiğini aktarır. Kırmızı Saçlı Kadın’da “Babanın da her zaman yazar olmak istediğini sakın unutma” cümlesinin de tesadüfi olmadığının altını çizer.

 

Bitirmeden bir de Almanya’ya gidelim istiyorum. Henüz 25 yaşında olan yazar Helene Bukowski’nin ilk kitabı Süt Dişleri (Milchzähne) dikkat çekmeye devam ediyor. Antonia Baum, Zeit’da yayımlanan eleştirisinde, genç yazarın korku dolu anneler ve diğer acımasızlıklarla dolu bir dünya için yeni bir dil aradığının altını çiziyor.

 

Yabancı basını takip ederken dikkatimi en çok çeken hususlardan biri de, video oyunları, video oyunlarının tarihi, video oyunları sosyolojisi üzerine bir literatürün oralarda giderek genişlemekte ve zenginleşmekte olduğu. Ayrıca piyasaya yeni çıkan bir video oyunu üzerine çok kıymetli, derinlikli eleştiriler, incelemeler yayımlanıyor. Konuşabileceğimiz daha çok konu var ama şimdilik ilk Dış Hatlar’dan aktaracaklarım bu kadar. Temmuz ayında görüşmek üzere.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Yıl 1662. 29 Eylül, Pazartesi günü, İngiliz günlük yazarı Samuel Pepys Londra’da Shakespeare’in A Midsummer Night’s Dream’ini seyretmeye gidiyor ve tiyatrodan seyrettiklerinden zerre etkilenmemiş olarak çıkıyor. Günlüğüne bakılırsa: “... A Midsummer’s Night’s Dream performansından çıktık, daha önce izlememiştim, bir daha da izleyecek değilim çünkü hayatımda gördüğüm en saçma sapan oyundu bu.

Sherwood Anderson özellikle kendisinden sonra gelen Ernest Hemingway, William Faulkner, John Steinbeck, Scott Fitzgerald gibi yazarları derin bir şekilde etkilemesine rağmen her nasılsa takipçileri kadar öne çıkan, çok bilinen bir yazar olmadı. Anderson, daha çok “yazarların yazarı” olarak bilindi ve Amerikan öykücüleri için önemli bir yol açıcı görevi gördü.

Tarihi roman sevenlere gün doğdu. Mısır piramitlerinin sırlarına doymuş, Roma lejyonlarının geçit alaylarından yeterince keyif almış, ortaçağın karanlık atmosferiyle birlikte Kilise’ye, cüzzama ve saltanat oyunlarına kandıysanız, bir de gözlerinizi Amerika’ya, devrim öncesine çevirmenin tam zamanı olabilir.

 

Yırtık, rengi atmış bir örme yün takke yaşlı bir köylünün kafasında nasıl durursa evimizin yıkık, yana kaykılmış kiremit çatısı da öyle. Ailemizin, hikâyemizin üstünde. Uzaktan bakardım evimize bazen. O yamuk acımıza. Ahşap ve kiremit çatısı eğilmiş. Bütün yoksulluğun küçük, utangaç bir açıklaması elbette bu. Kilometrelerce yamaç. Okula bu yamaçlardan uçarak iniyorum sabahları.

Vazgeçebileceğimizi değil de tercih edebileceğimizi düşünmek ne kadar aldatıcı? Her şeyden umudunu yitirmiş birini görüyorsanız belki hırslarına belki beklentilerine küsmüştür ama en çok da bir tercih yapabileceğine inanmıştır. İnsan en çok tercih edemeyince anlamını yitiriyor olmalı vazgeçince değil. O yüzden vazgeçebileceğimiz şeylerin ne kadar fazla olduğunu görünce dehşete kapılıyoruz.

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.