Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Darbe Karşıtı Tanıklıklar




Toplam oy: 3
Çocuk Geliyor, en nihayetinde darbe karşıtı bir tanıklıklar toplamı; bu sebeple Türk okurunun kitapta yakın tarihimize dair birçok ortaklık bulabileceğini düşünüyorum.

Ülkemizde son yıllarda en çok gündeme gelen yazarlardan biri Uzak Doğulu yazar Han Kang olmalı. Layık görüldüğü Uluslararası Man Booker Ödülü dışında yurtdışındaki çeviri -hadi böyle adlandıralım- “skandalıyla” da gündemden düşmedi yazar ve İngilizceye çevrilen ilk kitabı Vejetaryen. Ödüllü çeviri, sonrasında çevirmenin metin üzerindeki nüfuzunun nerede bittiği tartışmalarına yol açmıştı; öyle ki kitabın orijinal dilinde hastane odasına giren bir karakterken, İngilizcesinde başka bir karakterdi. Neyse ki kitap Türkçeye Korece orijinalinden Göksel Türközü’nün çevirisiyle yayınlandı da Türk okur, bu türden sorunlarla uğraşmak zorunda kalmadı.

 

Yazarın Çocuk Geliyor kitabı da yine Göksel Türközü çevirisiyle yayınlandı. Çocuk Geliyor’u okumadan önce anlatılanların tarihi arka planına göz atmakta yarar var. Gwangju Ayaklanması (ya da Gwangju İsyanı), Güney Kore’nin Gwangju kentinde, 18 -27 Mayıs tarihleri arasında gerçekleşen, askeri darbeye karşı başlatılan protesto gösterileri. Her ne kadar gösteriler o tarihte somut bir sonuca ulaşmamış da olsa, protestoların bıraktığı miras, Güney Kore’nin demokratikleşmesinde önemli bir yere sahip. Kore’deki protestolarda yüzlerce kişi hayatını kaybetmiş ve binlerce kişiyse yaralanmış.

Felaket sonrasının tasviri

Olayların yaşandığı günlerde on yaşında olan Han Kang, yaşananları on iki yaşında, bir duvara gizlenmiş fotoğraf kitapçığını bulup karıştırdıktan sonra idrak ediyor. Yüzü bir süngüyle parçalanmış kızın fotoğrafı on iki yaşındaki zihnine takılı kalan Kang, yıllar sonra şöyle anlatacak: “Fotoğrafları gördüğümde yirmi yaşında olsaydım belki nefretimi askeri rejime yöneltebilirdim. Fakat küçüktüm ve şöyle düşünüyordum; bunu insanlar yaptı, insanlar korkunç ve ben de bir insanım.” Sonrasında beşeriyetin getirdiği sorumluluk ve suçluluk duygusundan olmalı, 1980 yılındaki gösterilerde yaşananları araştırmaya girişiyor ve bunları kaleme alıyor. Kitapta da söylediği gibi, cevabını aradığı soru şu: “İnsanoğlu özünde acımasız bir varlık mıdır?”
Çocuk Geliyor’u okurken aklımız ister istemez Vejetaryen’e gidiyor. Kitabı okurken kendimizi Kang’ın iki kitabı arasında ortaklıklar-ihtilaflar araştırırken buluyoruz. Kang, Vejetaryen’de aile-birey üzerinden anlattığı baskı ilişkisinin üzerine eğiliyor tekrar ve daha büyük bir portre sunuyor bizlere; Çocuk Geliyor’da bu baskı, iktidar ve toplum ilişkisine odaklı. Kitapta yine fragmanlar halinde birey hikâyeleri anlatılsa da, bu hikâyeler gerçeklerden hareketle anlatıldığı için, Vejetaryen’deki üç hikâyeden çok daha “direkt” bir anlatıma sahip. Yazarın Vejetaryen’le oluşturduğu o mistik hava burada yerini realist bir atmosfere bırakmış. Yaşananların çok da uzak bir geçmişe ait olmadığı düşünüldüğünde bu beklenen bir durum. Han Kang, Çocuk Geliyor’da farklı tanıklıklara ses veriyor ve bu belki de yazarın Vejetaryen kitabından ziyade, Aleksiyeviç’in felaket sonrası anlatımlarını andırıyor.
Vejetaryen ve Çocuk Geliyor... İki kitap da en nihayetinde beden üzerindeki tahakküme odaklanıyor diyebiliriz: “Sorgu odasına girdiğimizde monami marka siyah tükenmez kalem her zaman masanın üzerinde hazır beklerdi. Her şeyden önce bedenimin bana ait olmadığını açıkça beynime kazımak ister gibi” sözleriyle aktarıyor işkence gören birinin tanıklığını Kang. Bedenin kırılganlığı ve maruz kalabilirliğini, üst üste yığılmış ölülerle, işkence görmüş, deforme edilmiş bedenlerle anlatıyor bu kez. Çocuk Geliyor, en nihayetinde darbe karşıtı bir tanıklıklar toplamı; bu sebeple Türk okurunun kitapta yakın tarihimize dair birçok ortaklık bulabileceğini düşünüyorum.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Son birkaç yıldır sanata olan ilgi ülkemizde gitgide artıyor. Bu durumun farkında olan yayıncılar da daha fazla sanat kitabı yayınlıyorlar. Özellikle Batı resmi/sanatı hakkında ülkemizde genel kültür az olduğu için bu alana hitap eden kitapların sayısında ciddi bir artış var.

Edebiyat kelimesinin en büyük talihsizliği zaten biliniyor olması. İnsanların “zaten biliyorum” deyip sözlüklere müracaat etmediği talihsiz kavramlardan biri edebiyat. Hiç okumasak da, elimizden romanlar, öykü kitapları düşmese de edebiyat orada bir yerde aşikâr olarak durur zaten. Edebiyat kelimesinin ilk anlamı ile mecaz anlamı arasındaki tezat ise rahatsız edicidir.

Amin Maalouf, Türkiye’de çok az yazara nasip olabilecek bir sevgi halesiyle sarmalanmış bir yazar. Her kitabı sadece çok okunmakla kalmıyor aynı zamanda edebi çevrelerde tartışılmaya değer görülüyor. Hatta edebi çevrelerin dışına çıkıp düşünce dünyasına da ilham veriyor. Eleştiriler de ardından geliyor tabii ki.

Yeni bir yıl, yepyeni bir yıl… Başlangıçlar önemlidir ve nasıl başlarsan öyle gider. Her pazartesi başladıkların küçük bir adımdır ama ocak ayında yaptığın başlangıçlar daha büyüktür. Geçen yılı unut, kaç yaşında olduğunu da… Pırıl pırıl bir yıl var önünde… 365 gün, 12 ay, 52 hafta, 8.760 saat, 525.600 dakika… Bunları, seni sayılarla sıkmak için söylemiyorum.

Şule Yayınları’ndan çıkan son öykü kitabı Fantastik Şeyler ile okuyucu ile yeniden bir araya gelen Naime Erkovan, edebiyatın toprak sahasına adını ilk olarak Beşinci Düğme ile yazmıştı. Aynı eserinde “Her şey gezegenlerin konumu yüzünden’’ diyordu Erkovan. O sebepten mi yoksa başka nedenle mi bilmem, ama önemli bir mevzu bence de.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.