Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Değirmenlerin Öğütemediği Gerçeklik




Toplam oy: 4
Süleyman Sabri Genç’in Değirmen Kâhini ilk kitapların o kendine mahsus heyecanını ve zaaflarını sonuna dek taşıyan bir eser. Genç, hem biçim hem içerik açısından farklı bir yolu izlemenin derdinde daha çok.

Şiir gerçekliğin imhasıyla başlar. Gerçekliği imha edemeyen şiiri, gerçeklik öyle ya da böyle imha eder. İmha yoksa ne inşa ne de bir icat söz konusudur. Avangart akımların sanat ve şiir söz konusu olduğunda sazı eline alıp konuştuğu zamanları her zaman önemsemişimdir. Ne var ki bir havai fişek gösterisi gibi, birkaç dakikalık tantanadan sonra geriye kalan kocaman bir hiç. Elbette klişe ile kroşe arasında sadece bir tercih farkı değil, aynı zamanda bir söyleyiş ve gözleyiş farklılığı da bulunur. Bize zekâsıyla kroşe vaadinde bulunan bir şiirin sonunda yine klişelere sardırıyorsak burada bir sorun var demektir.

 

Süleyman Sabri Genç’in Değirmen Kâhini isimli kitabını bu hislerle okudum. Bir ilk kitap Değirmen Kâhini. Kitapta kitabın ismine atıfta bulunan bir başlığa, dizeye denk gelmedim. Genç, bir dünya / değirmen istiaresi üzerinden şairin konumlandığı yeri anlatıyor bu başlıkla. Hemen belirteyim, Değirmen Kâhini ilk kitapların o kendine mahsus heyecanını ve zaaflarını sonuna dek taşıyan bir eser.

 

Toplamda otuz iki şiir var kitapta. Genç, başlarken kitabını sosyal medya hesaplarında kendisini engelleyenlere ithaf ettiğini söyleyerek zaten şiirle kurduğu/kurmaya çalıştığı dijital dünyaya dair ipuçları veriyor okura. Bu da bir tercihtir sonuçta. Sanal dünya tıpkı Baudrillard’ın sözünü ettiği o hiper gerçekliğin dünyasıdır artık. Birer gösterge olması gereken imgeler, semboller kendisi olmaktan çıkıp gerçekliğin yerini almış, gerçekliğin kötü birer kopyalarına dönüşmüştür.

 

Zeka şiirin uç beyidir
Deneysel bir şiir yazıyor Genç. Hem biçim hem içerik açısından farklı bir yolu izlemenin derdinde daha çok. Dizelerin kendi bünyesinde bir bağlaşıklık veya dizeler arasında bir bağdaşıklık ilkesi aramaya yatkın okurlar bu şiirleri okurken şüphesiz zorlanacaktır. Benden söylemesi. Mantıksal bir tutarlılıktan ziyade bu tutarlılığı çok da önemsemeyen, kafasına göre takılan, arada parlak, oldukça güçlü zekâ ürünü dizelerle yazdığı şiiri hem yatay hem dikey genişletmeye/ derinleştirmeye çalışan bir şair refleksiyle yazıyor şiirini. Bütün bu, dünyanın sinir uçlarına dokunmaya çalışan biçim oyunları, kelime seçimleri, bir tekerlemeyi andıran sentaks jimnastikleri içinde elimizde ne kalıyor? Şüphesiz ki, zekâ şiirin uç beyidir ancak zekâyı kibarlaştıran ve ehlileştiren bir anlam aşısı yapılmazsa şiir entelektüel bir gösteriye dönüşme riski taşır her zaman. Genç, bu riski gözetmeli.
Amigdala başlıklı şiirle açılıyor kitap: “göğsünde okunaksız kitap sektirmeye / evden çıkmamıştı alo polis bu adam / elinden tutulmadan var olabilmeli / kendi elleri olan bir dünya savaşı filmi” (S.13) Beyindeki korku ve heyecan duygusunun merkezi anlamına gelen tıbbî bir terim amigdala. Genç, insanın hayata dokunma içgüdüsünün izinden giderek şiirin bütün sinir uçlarını yokluyor bir bakıma. Elimizde kalan dize ise şu: “çınar ektim yırtılan göğsüme bunları düşündüm” (Amigdala, s.14) Genç’in kelime seçimleri noktasında da oldukça marjinal bir duruş içinde olduğunu söylemek mümkün.
Ökült, entropi, terking, orji, stalklarım, fake atmak vb kelimeleri, söyleyişleri tercih eden şairin bu kelime akrobasileri içinde bize hangi dünyevî kehanetlerde bulunduğunu aramak artık okura kalmış bir mesuliyet. Ancak şunu söylemek, Türkçeye olan manevî borcumuzun bir gereği olsun: Kitaptaki şiirlerin bizi getirip bıraktığı çıkmaz, melez bir dile gelip yaslanıyor daha çok. İroni ve imaj orijinalliği kaygısıyla ve belki de gayesiyle kurulan bazı dizeler, bize bizi hatırlatan bir Türkçeden ziyade belki de bizi kendisine benzeten o kırma, melez dile kadar iniyor: “kaçışizm neo-kaçışizm neo-neokaçışizm” (Water Pipe, s.64)
Kurşunun gittiği yer
Genç, deneysel biçim ve kelime oyunlarını bir kenara bırakıp hayata ve dünyaya dair meselelerini konuşmaya başladığında daha sarih, daha orijinal şiirler yazıyor. Onun şiirde kullanmaya çalıştığı o işlek zekâ tam da burada bir ses veriyor bize: “ben bir bulut tanıyorum veri ağdalarından / devlet göğünden çıktığı olur / kaçmamız orda kalmamız olur / altımızda koşu bantları” (Kurşunun Gittiği Yerden Yazıyorum, s.59) Eleştirel temi biçime değil de anlama doğru yönelttiğinde Genç’in şiirindeki insanî gerilim oldukça sağlam bir kıvama yaslanıyor: “her şeyi gördünüz göğüs kafeslerimde sakladığım / hiç çıkarmadığım kızları / diyordun uçaktaki yetkili kargolara / iner inmez hafıza kaybıyla tanıştırdılar” (Savaşları, Kralları ve Jetleri Anlat Onlara, s.58) Ve epigrafta Muhammed Ali’nin bir cümlesine yer verilen şiirin ilk dizeleri: “sütü bıraktım / avcumun boyu kısa kaldı” (No Offense, s.38)
Dijitalleşen dünyanın tehlikeleri
Hızla dijitalleşen bir dünyada insanın bir teknik aygıta, bir imitasyona dönüşme tehlikesi içinde olduğu elbette aşikâr. İnsan, insanlıktan çıktıktan sonra tekniğin ve deneyselliğin mayaladığı bir şiirsel dil bize ne katabilir? Genç, ilk kitabını çıkarmış genç bir şair olarak bu sahih soruların ve kaygıların izinde bir yol haritası çıkarmalı kendine. Kadim insanî meselelere eğildiği dizelerde, anlama yaptığı derin aşılarla bazı güçlü dizeler yazabildiği için bir umut içindeyim. Şüphesiz bir şaire nasıl yazması gerektiğini söylemek hatta bunu ima bile etmek bir cahil cüretinden başka bir şey değil. Benim kastettiğim başka bir şey burada.
Şiirin değirmeninde gerçeklik öğütülemezse gerçeklik / hiper gerçeklik / sanal gerçeklik onu öğütmeye başlar. O zaman içinde esc, block, stalk, fake vb. kelimeler geçen şiirler yazılınca şiirin deneysel sularına girildiğini zanneden bir kısır döngüye saplanırsınız ki, burası şiirin Türkçesi açısından hiç de ferah ve felah bir yer değildir.
Aradaki fark nedir? İki örnekle anlatıp bitireyim: “üzülme işine nasıl alındığımı bilmiyorsun” dizesini söyleyebilen Genç’in bir diğer şiiri: “nakkaş nakış pul frengi kabataş vapuru sulara / rejisör dertli rol-tekrar kırıl kızım çek fitili / kabzı darlı vitesi boş leğenler iktidarı / pullara frengi postallara galb postnişini yakışıklı” (Oxford Virdi, s.40) Yorum elbette siz sevgili okurların…

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Şule Yayınları’ndan çıkan son öykü kitabı Fantastik Şeyler ile okuyucu ile yeniden bir araya gelen Naime Erkovan, edebiyatın toprak sahasına adını ilk olarak Beşinci Düğme ile yazmıştı. Aynı eserinde “Her şey gezegenlerin konumu yüzünden’’ diyordu Erkovan. O sebepten mi yoksa başka nedenle mi bilmem, ama önemli bir mevzu bence de.

Hikâyenin ne işe yaradığı, varoluşumuzda neye denk düştüğü, neleri üstlendiği hâlâ cevabı aranan sorular. Kendi adıma varlığımızı hikâyelerle inşa ettiğimize, bir özne olarak kâinatı dolduran her şeyden ayrıştığımız andan itibaren, öz benliğimizde daha derinlere doğru bir tür geri çekilme hamlesi yaptığımıza inanıyorum.

Ülkemizde son yıllarda en çok gündeme gelen yazarlardan biri Uzak Doğulu yazar Han Kang olmalı. Layık görüldüğü Uluslararası Man Booker Ödülü dışında yurtdışındaki çeviri -hadi böyle adlandıralım- “skandalıyla” da gündemden düşmedi yazar ve İngilizceye çevrilen ilk kitabı Vejetaryen.

Kelimeler üzerine düşünmeyi, kelimelerle yeni kelimeler üretmeyi seviyorum. Kelimelerin sözlük anlamları ve sonrasında kazandıkları anlamlar her zaman ilgimi çeker. Metinleri okurken cümlelerin sadece yan yana gelen kelimelerden ibaret olmadığını düşünürüm.

Bir çocuk için bir kitabı anlamlı kılan ve heyecanla okumasını sağlayan şeylerden birisi içindeki macera ve mizah sosudur. Eğer bunu günlük hayatın akışına boyayabilirseniz bu çocuk için daha cazip bir kitaba dönüşür elbette. Selçuk Ceyhan’ın yazdığı Dünyayı Kurtaran İnek romanının da yaptığı tam olarak bu.

 

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.