Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Dehşetli bir sirk: Bira Fabrikası




Toplam oy: 692
Taşlamayla karışık bir kara komedi olan Bira Fabrikası bütün karakterleri ve olaylarıyla insanı dehşete düşüren bir sirki andırıyor.

Kurşunlarla delik deşik olmuş, pala darbeleriyle örselenmiş, el bombalarıyla patlatılmış bir dünyada kim ayakta kalabilir? İşte buna da belki “halkların gizemi” denebilir. Çünkü insanlık, öyle ya da böyle, hiçbir savaşta yok olmadı. Doğal olmayan bir seleksiyon gerçekleştirilir, nüfus düşer ve düştüğü yerden de yeniden artmaya devam eder. İnsanlık deliler gibi tüketir fakat asla tükenmez. 

 

Fildişi Sahili’nde doğup büyüyen ve üniversite yıllarından itibaren yaşamını Fransa’da sürdüren Koffi Kwahulé’ın oyunu Bira Fabrikası bu yılın mart ayında Moda Sahnesi’nde prömiyer yaptı ve yeni sezonda da izleyiciyle buluşmaya devam ediyor. Koffi Kwahulé son derece enteresan bir yazar. Okul yıllarında Afrika’nın o bölgesinde eğitimde de hakim olan Fransız edebiyatı sömürgeciliği çağrıştırdığı için Fransız yazarlardan uzak durmayı tercih etmiş. Kendi ülkesinin yazarlarına da Fransız yazarlara öykünen tavırları sebebiyle pek ısınamamış. Bu zorlu yolun sonunda ikinci el kitaplar satılan bir tezgahta Dostoyevski’nin Budala’sı ile tanışmış. Fakat gelin görün ki yazarın eline geçen Budala’nın ikinci cildiymiş. Böylelikle Koffi Kwahulé Budala’nın ikinci cildini birincisinden önce okumuş. Fakat Kwahulé’ı yazmaya iten asıl unsur edebiyat değil, sinemaymış. Hikaye anlatma arzusuna hizmet edecek bir kamera bulamayan yazar çareyi kelimelerde aramış. Görsel yanı güçlü bir tarz benimsemesi de belki bu yüzden. Yazarın aynı zamanda caz müziğin ritmini benimsediğini söylemek de mümkün. Bu yönüyle yazdığı oyunlarda klasik dramaturjinin de dışında kalıyor. Kimi zaman alan açan, kimi zaman kulak tırmalayacak kadar üst tonlara çıkabilen, kimi zamansa uzun sololara imkan sağlayan kendisine has ve asla stabil olmayan bir ritim bu. Bira Fabrikası da yazarın bu kendine has ve alışılmadık ritmine iyi örnek teşkil eden bir metin.

 

 

Bira Fabrikası Koffi Kwahulé’un simgesel evreninde nerede olduğu bilinmeyen bir yerde geçiyor. Yazar gerçekten de coğrafi bir işaret vermekten itina ile kaçınmış. Çünkü Bira Fabrikası’nda yaşanan olaylar dünyanın herhangi bir yerindeki bir üçüncü dünya ülkesinin ana haber bültenlerini süsleyen olaylardan pek de farklı değil; belki biraz daha kanlı, daha trajik ve kesinlikle daha komik. Fakat bu komedi kendi hayatınızla özdeşleştirdiğinizde “Yaşarken hiç komik değildi!” diyeceğiniz türden. Dünyanın bir yerindeki bu iç savaştan sağ ve galip çıkmayı başaran iki asker: Yüzbaşı Ölümü Sallamaz ve Onbaşı Asalak. Bu ikili her halleriyle bir köpekbalığı ve onun dişleri arasından beslenen parazit balığa benziyor. Bu korkunç ve bir o kadar komik ikili her ne kadar demokrasi nutukları atıp tutsa da asıl amaçları bira fabrikasını kâra geçirip ellerine geçecek parayla soluğu Vegas’ta almak. Yüzbaşı Ölümü Sallamaz bu emelinin altında yatan felsefeyi şu cümleyle özetliyor: “Savaşı kazanmak yetmez, barışı da kazanmak lazım.”

 

Taşlamayla karışık bir kara komedi olan Bira Fabrikası bütün karakterleri ve olaylarıyla insanı dehşete düşüren bir sirki andırıyor. Askerler – özellikle de Onbaşı Asalak- kaçık birer palyaçoya benzerken hikayenin kadın kahramanı Beyaz Büyü bir aslan terbiyecisini andırıyor. Her karakterin kendi havasını çaldığı bu evrende karakterler arasında bir bütünlük kurmaya çalışmak yersiz bir çabaya dönüşüyor. Derin sembolizmiyle kapitalist dünyanın mikro bir modelini sunan Bira Fabrikası anlattıkları itibariyle size çok tanıdık gelecek, ironisiyle canınızı acıtacak ve belki de nedenini anlamadığınız bir şekilde güldürecek. Fildişi Sahili’nde başlayan yolculuğu Paris’te süren bu garip adamın -Koffi Kwahulé’un-, egzantrik evrenine dahil olmak isterseniz bu oyunu kaçırmayın.

 

 


 

 

Yazan: Koffi Kwahule

Çeviren: Ezgi Coşkun

Yöneten: Kemal Aydoğan

Sahne tasarımı: Bengi Günay

Işık tasarımı: İrfan Varlı

Yönetmen asistanları: Ferhat Asniya, Ahsen Özercan

Müzik: dandadadan

Oynayanlar: Onur Ünsal, Necip Memili, Melis Birkan, Gürsu Gür

 

 

 


 

 

* Temsil tarihleri için tıklayınız.

 

 


 

 

 

* Görsel: Erhan Cihangiroğlu

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Vazgeçebileceğimizi değil de tercih edebileceğimizi düşünmek ne kadar aldatıcı? Her şeyden umudunu yitirmiş birini görüyorsanız belki hırslarına belki beklentilerine küsmüştür ama en çok da bir tercih yapabileceğine inanmıştır. İnsan en çok tercih edemeyince anlamını yitiriyor olmalı vazgeçince değil. O yüzden vazgeçebileceğimiz şeylerin ne kadar fazla olduğunu görünce dehşete kapılıyoruz.

“Şiir masumluğun yeniden ele geçirilmesidir” der Octavio Paz. Bunun için başlangıca yani söze gideriz. Üstü örtülmüş bir güzelliği yeniden görünür kılmak için sözün hakkı bizi beklemektedir. Mustafa Köneçoğlu’nun sekiz yıl sonra yeniden basılan ilk kitabı Söz Hakkı, bir şairin gerçeklikle ve dünyayla kurduğu bağın hem oluş hem de eriş sancılarına odaklanan bir şiirler toplamı.

Lydia Davis, yazdığı mikro, kimi zaman birer cümleden oluşan öyküleriyle tanınıyor. Proust, Blanchot, Flaubert gibi isimleri Fransızcadan İngilizceye çeviren Davis, Deha Bursu olarak da bilinen MacArthur Bursu’nun da sahibi.

İnsanlık serüvenimizde ciddi kırılmaları tecrübe ettiğimiz bir çağda yaşıyoruz. Dijital devrim sadece alışkanlıklarımızı değil gerçekliği algılama ve yorumlama biçimimizi de temelden sarsıp deyim yerindeyse kararsızlaştırıyor. Bütün bu karmaşada hikâyeler de akacakları yeni yollar aramaktan geri durmuyor.

“Şairin hayatı şiire dâhildir” sözünü kullanan Cemal Süreya ise bunu poetik bir tespit olarak okuyup geçmek mümkün değil. Eserleri kadar hayatı da okuyucusunun her zaman ilgisini çekmiş, edebi kamunun konusu olmuş bir şairden söz ediyoruz.

Kulis

(Ahmet Edip Başaran) Şiirin Söz Hakkı

ŞahaneBirKitap

Tam bir İstanbul çocuğu olan, Alaattin Karaca’nın tanımlamasıyla “üstünde başında, sesinde soluğunda ‘eski bir İstanbul’dan rayihalar taşıyan” yazar Cem Sancar 82 denemeden oluşan yeni kitabı “Her İnsan Bir Ayet’te çocukluğunun İstanbul’unu, şehrin sokaklarını, lezzetlerini, mevsimlerini insanlarını kendine özgü muzip diliyle anlatıyor.

Editörden

Çocukken, Karadeniz’in insana sanki bir asır sürecek kadar uzun gelen ve kesilmeden yağan yağmurlarını izler, can sıkıntısından kurtulmak için kitaplara kaçardım. Yağmur yağdıkça, üzerime hikâyeler de yağardı aslında. Sahi, neye, neyimize yarardı hikâyeler.