Son derece hızlı gelişen büyülü bir hikayenin içindeyiz şimdi. O kadar hızlı gelişiyor ki felsefeciler, kuramcılar bile tanımını yapamıyor, hikayeyi şöyle oturup uzun uzun anlatamıyorlar bizlere. Zira yapılan her tanım, hayatımıza giren her kavram neredeyse söze dökülmeden eskiyor, başka bir şeye dönüşüveriyor. İşte bu, edebiyatı, müziği ve sinemayı da içine alan sanatın dijitalleşme hikayesi... Ve esas büyüleyici olan şey yüzyıllardan sonra ilk defa izleyenin/ okuyanın/ dinleyenin, yani bizzat toplumun kendisinin yazdığı, değiştirdiği, müdahale ettiği bir hikaye ortaya çıkması. İlk avangardların ve soyutdışavurumcuların ruhu şadolsun!
Yeni medya kuramcısı Lev Manovich’e göre Rönesans yağlıboya sayesinde gerçekleşmiştir. Yağlıboya o zamana değin kullanılan diğer boya türleri gibi öyle hemen kurumaz, ressama katman katman çalışma fırsatı verir. Yağlıboyayla çalışan sanatçı özgürdür artık, ona sanatın sonsuz zamanı bahşedilmiştir; sonuca değil yaratma sürecine odaklanabilir istediği kadar…
İşte bu özgürlüktür ki onu insanlığa “araç” dediğimiz şey hediye etmiştir: Yağlıboya ve fırça… Ve gayet iyi bildiğiniz gibi bundan itibaren tüm dünyada sanat kavrayışı tamamen değişir… Matbaa mı, sinema mı yoksa fotoğrafın icadı mı? Hayır bunların hiçbiri insanlık tarihinde yeni bir Rönesans'ı temsil etmez. Bunların hepsi aracın yavaş yavaş mesaja dönüştüğü Rönesans'ın getirdikleridir…

İnsanlığın Rönesansa benzer kuvvetteki diğer dönüşümü ise dijital teknolojinin hayatımıza girişiyle tarihlenir. Dijitalleşme, bilimi, siyaseti, ekonomiyi, sanatı aynı anda şiddetle etkileyip değiştiren bir dönüşümün adı haline gelir. Kelime anlamı dolayım olan, medya kelimesinin tekil hali “medium” kavramı tam da bu noktada hayatımıza girer. Araç artık nicedir mesajdır bizim için ya, dijitalleşmeyle birlikte teori tamamen pratiğe dökülmüştür. “İzleyici” ölmüştür artık, “kullanıcı”yızdır hepimiz. Hem üreten hem tüketen, aynı anda hem mesaj alan hem de mesaj veren, literatürdeki gibi söyleyecek olursak “prosumer”ların dünyasındayızdır…
“Prosumer”ların dünyasına hoşgeldiniz
Alvin Toffler’in yazdığı vakitlerde kulağımıza çok uzak ve anlaşılmaz gelen “prosumer” kelimesi, kuramcının producer (üretici) ve consumer (tüketici) kelimelerinden esinlenerek türettiği bir kavram. Üretmek ve tüketmenin eşzamanlılığını vurgulayan ya da üretenin ve tüketenin birlikteliğini ifade eden bu kavramı Toffler daha çok ev merkezli yaşam üzerine kurar. Buna göre dijital teknolojiyle birlikte, iş yaşamı ofislerden, plazalardan çıkıp eve girecektir. Evden çalışan insanların iş ve özel hayatları eşgüdümlü bir şekilde devam ederken de birey aynı anda hem üreten hem de tüketen konumuna gelir…
Zaman Toffler’ı haklı çıkardı ama onun bile öngöremediği bir hız ve hacimle yaptı bunu. Bugün prosumer kavramı sadece iş ve aile hayatını kapsamakla kalmıyor, sanatın, sinemanın, müziğin ve edebiyatın da içine sızıyor.
Peki ya estetik diye sorarız kendi kendimize, sanatın biricikliği nerede? Dijitalleşme sanata ulaşımı da, sanatı üretimi de kolaylaştırıp gündelikleştirirken sanatın özüne dair vehmettiğimiz o yücelik nerede? Aslında bu sadece bugünün sorusu değil. Yirminci yüzyılın başlarında içimize girmişti şüphe... Yirminci yüzyıl sanat felsefesinin en çok üzerinde durduğu soruydu bu. Sanatta estetik ve güzellik kavramı nereye gitmişti?

Bu soruya en çok Adorno ve Walter Benjamin çeşitli cevaplar arayıp vermişti. Benjamin’e göre eskiden tek bir örneği olan ve görmesi, ulaşılması zor olan sanat ya da sanatsal imge, artık mekanik bir şekilde çoğaltılabildiği için herkesin kolayca görebileceği, yakınlaşabileceği bir ürün haline gelmiştir; bundan ötürü saygı uyandıran mesafe yok olmuş, sanatın ve sanatsal imgenin büyüleyici havası (aurası) yitirilmiştir. Böyle bir dünyada imgeler çılgıncasına çoğalmakta, biz onlara doğru gideceğimize, onlara ulaşmaya çalışacağımıza onlar adeta bir yığın halinde üstümüze üstümüze gelmektedir. Sanat ve sanatsal imge artık genellikle bir tür reklam imgesine dönüşmüştür. Hal böyle olunca sanatçıdan artık narin, kırılgan, gizemli, özgün bir estetik yaratmasını bekleyemeyiz. O, ancak ve ancak endüstriyel dünyaya ayak uydurabilecek, endüstrinin içinde kendine yer bulabilecek ve aynı zamanda başkalarıyla rekabet edebilecek iddiaları, anlamları olan bir sanat eseri yaratacaktır… Adorno da bu noktada Benjamin’le uyuşur. Ona göre de sanatta güzellik koca bir yalandır. Hatta, “artık sanatın hoşa gitmeye çalışmasının ancak tecimsel bir tavır olabileceğini” iddia etmiştir.
Bu noktada özelikle 1980’li yıllardan itibaren, Adorno’nun sanatın popüler olmasının ve herkes tarafından beğenilmesinin sakıncalı olduğu düşüncesine karşılık olarak, postmodern felsefe zemininde ortaya çıkan iddiaları göz ardı edemeyiz. Zira bu iddialara göre sanat artık eskisi gibi elit bir sınıfın beğenisine hitap edemez, farklı kültür ve sınıflar da pekala sanatı biçimlendirirler. Bu şu demektir ki, bizi tam da bugüne getirir: Basit, gündelik, çığırtkan biçimler taşıyan, sokaktaki insanın beğenisine hitap eden işler de sanat sayılabilir, sayılmalıdır. Bu algı, 1980’lerin sokaktaki insanı 2000’lerin internet başındaki insanına dönüştükçe, dijital teknolojinin “sanat” üretimlerine yaklaşımını da tanımlamıştır. Sanat sıradan insanın hayatına bir şekilde giriyorsa eğer, o sıradan insanın yaratımları da neden sanata hizmet etmesin, neden sanat olmasın ki?
Oldu da zaten. Sadece cep telefonlarıyla çekilen filmlerden oluşan film festivali, özel filtreleme hizmeti veren ve sokaktaki insanın cep telefonlarıyla çektiği gündelik fotoğrafların paylaşıldığı siteler, twitter üzerinden yazılan romanlar, öyküler, şiirler, dijital sergiler, kişisel beğeniler üzerine kurulan blog kültürü, e-kitap ve daha niceleri…
Yeni çağın mitolojisi: Kendi mitolojisini yaratmak
Ve hepsi birleşip bizi multi-medium dediğimiz kavrama ulaştıracaktır. Bugün dijital sanat dediğimizde aklımıza sinemayı, edebiyatı, sanatı, bilgisayar oyunlarını aynı anda kapsayan bir sanat algısı geliyor artık. Bunun en ilgi çekici ürünlerini veren ve elbette akla ilk gelen Peter Greenaway. Greenaway ve son devasa projesi Tulse Luper’in Çantaları... Farklı medyaları kullanarak yepyeni bir sanat ürünü ortaya çıkaran sanatçının kendi varlığı bile multi-medium kavramını temsi eder nitelikte: Başta sinema yönetmeni, ressam, şair, libretto yazarı, vj, video artist, sanat eleştirmeni, küratör ve daha nice sanlardan mürekkep bir sanatçı o. Devasa projesi Tulse Luper’in Çantaları da üç uzun metrajlı film, bir internet sitesi, bir bilgisayar oyunu, çeşitli mecralarda yayımlanan sayısız öykü, kitaplar, doksan iki DVD, on altı episodluk bir TV dizisi ve sergilerden oluşur. Şu anda bile hala Greenaway ve takipçileri tarafından yazılmaya, çekilmeye, oynanmaya devam edilen bir projedir bu.

Tulse Luper’in Çantaları gibi yeni çağın çoklu sanat projeleri bize şunu gösterir: Dijitalleşme ekseninde pek çok farklı medyayı aynı anda kullanan sanatçılar yine bu farklı medyalar aracılığıyla ve kolaylıkla izleyicisine/dinleyicisine/okuruna/kullanıcısına ulaşırken, bu izleyici/dinleyici/okuyucu/kullanıcılar yani “prosumer”lar da kısa yoldan ve son derece ucuza sanatın oluşum sürecinin hem izleyicisi olurlar hem de bu sürece katkıda bulunurlar. Buna modern çağın insanlarının kendi mitolojilerini yaratma serüveni de diyebiliriz.
Peter Greenaway tarafından 1993-1995 yılları arasında sınırlanmıştır Tulse Luper’in Çantaları projesi ancak bugün hala, biraz da doğası gereği devam ediyor, Tolkien’in orta dünya mitolojisinin bugün internet üzerinde yeniden yeniden üretildiği, yaşandığı gibi… İnternet sitesinin bloğuna yazan hayranlar her gün Tulse Luper’in hikayesinin yeni bir parçasını hayal güçleriyle var ediyorlar. Tulse Luper’in Yolculuğu adındaki bilgisayar oyununu, internete bağlanarak oynayanlar, bir Tulse Luper araştırmacısı olarak doksan iki oyun kazanmaya çalışıyorlar ve bu büyük oyunu başarıyla geçenler doksan iki dakikalık yeni uzun metrajlı filmin bir başka parçasını izleme hakkı elde ediyorlar.
Siberuzayın bereketli toprakları mı, kültürel çöplük mü?
Yeni medyayla birleşen yeni sanat algısı başta da dediğimiz gibi sadece sanatçılara değil, sıradan insanlara da üretim ve yayın imkanı tanıyor. Milyonlarca insan siberuzayda her gün sayısız resim, video, hikaye ve her çeşit bilgiyi paylaşarak, ‘siberuzay’ kelimesinin mucidi William Gibson’ı haklı çıkartacak şekilde ‘ortak bir sinir sisteminde’ buluşuyor. Ama siberuzayın enerji dolu, bereketli toprakları henüz en olgun, en görkemli meyvelerini vermeye başlamadı. Kimilerine göre “aşırı nüfus ve aşırı bilgi çağında” yeni teknolojilerin sağladığı olanaklar özgür bir ortamdan çok, kullanamayacağımız çoklukta bilgiyi önümüze yığarak bizi içinde boğan bir hapishane, kültürel bir çöplük yaratıyor.
İnternetteki arama motorlarının sorduğumuz her soruya verdiği milyonlarca cevap ve önümüzde açılan yüzlerce pencere bize gerçekten bir yanıt sunuyor mu? Yoksa çoğaldıkça bilgi daha ulaşılmaz ve daha güvenilmez mi oluyor? Bu kadar bilgiyle ne yapacağız?
Yeni medya kuramcısı Lev Manovich’e dönecek olursak, dünyanın mitler ve dinler yoluyla açıklandığı eski çağlarda insanların bilgiye erişiminin kısıtlı olduğuna, bugünse sınırsız bilgiye ulaşabildiğimiz halde bu bilgilerin kapsayıcı bir anlatıda bir araya gelerek dünyayı açıklamaktan aciz olduğuna dikkatimizi çekiyor kuramcı. Yeni medyanın da her medya gibi kendi dilini bulması gerekliliğine ve bu dille elektronik veritabanlarında biriken kültürün bütünlüklü ve tutarlı bir hikaye oluşturarak bize yaşadığımız çağı anlatmasının gerekliliğine işaret ediyor.

Bu yeni dil, kuşkusuz yeni medyanın karakteristikleri doğrultusunda çizgisel olmayan ve hiyerarşik olmayan bir anlatıma sahip olacak. Ama öyleyse ‘evvel zaman içinde’ diye başlamayan ya da ‘onlar ermiş muradına’ diye bitmeyen bir hikaye nasıl anlatılacak? Tulse Luper gibi mitolojiler, multi-medium projeleri bu soruya şimdiye kadar verilmiş en estetik yanıtlar aslında. Ancak Manovich’in bu noktada dikkat çektiği önemli bir ayrıntı da var: Bu türden projelerin izleyici/okuyucu/dinleyicileri bir hikayeyle karşı karşıya olduğu yönünde kandırmaları. Doğruyla yalanın birbirine karışması, birbirlerinin yerlerini almaları. Yoksa olmayan bir hikayenin peşinde ve de daha fenası, içinde miyiz? Zaman gösterecek elbette…
Yok olma paranoyası
Hem sanatçıların hem de sıradan insanların dijital yollardan üretim ve yayım hakları denince hem ticari hem de hukuki olarak işler karışıyor tabii... Öncelikle aracı organlar; yayınevleri, plak şirketleri, yapım şirketleri geleneksel anlamda işlevlerini kaybetmeye başlıyorlar. Dijitalleşmeyle birlikte piyasaya hakim olan yok olma paranoyasının yerini durup düşününce aslında ortaya yeni ve daha anlamlı bir var olma mücadelesi koyduğunu görüyoruz. Ancak gördüğümüz bir diğer şey de yapılan bütün düzenlemelerin çoğunlukla eski piyasa düzenini koruma amaçlı olduğu. Ülkemizdeki yayıncılar birliğinin e-kitap karşısında takındığı tavır ve aldığı kararlar, müzik sektöründe ortaya çıkan Müyap-Mesam gibi örgütlenmelerin sanatçıların dijital teknolojilerden faydalanmasını engelleyici tutumları… vb.
İçimizdeki en büyük kara delik ise piyasanın korsanla mücadele adı altında dijitalleşme süreciyle mücadele ettiği gerçeği. Ve iç burkucu bir şekilde sansüre hizmet edildiği. Oysaki elimizdeki bütün veriler korsanla mücadelenin dijital teknolojiden geçtiğini gösterir nitelikte.
Önümüzde çok basit bir denklem var aslında. Dijital teknolojinin hayatımıza girişi ve tüm sanat dallarında aracı kurumları bertaraf etmesi bir yandan kaliteyi düşürme tehlikesi taşırken bir yandan da deneysel ürünler kendilerine yer buluyor. Bu kültürel olarak, basılı bir kitabı, yağlı boyayla yapılmış bir resmin aslını, filtrelenmemiş bir fotoğrafı sanat adına mutenalaştırırken, dijital sanat ürünlerinin de hayatımızda yer bulması demek. Öyleyse aracı kurumların üzerine düşen şey en başta, dijital teknolojiyi bir anlamda kabullenerek, dolaşımdaki sanat ürünlerini filtrelemek, daha kaliteli olanları olmayanlardan ayırmaya yardım etmek. Aslında ticari olduğu kadar, kültürel de bir hizmetten söz ediyoruz. Aksi takdirde Manovich’in işaret ettiği tehlikeyle burun burunayız demektir, yani olmayan, yalan hikayelerin peşinde ziyan olacağımız günler yakındır.

Olmayan hikaye sözü elbette aklımıza ilk olarak edebiyatı düşürüyor. Elektronik mürekkebin keşfi hayatımıza elektronik kitapları soktuğundan beri hem dünyada hem de özellikle ülkemizde yayın dünyası ciddi bir sarsıntı geçiriyor. Bu sarsıntının temel sebebi birbirini bugüne kadar neredeyse yok etmek üzere kurulmuş olan, (ve bu yüzden de hala bir sektör olamamaktan mustarip) yazar-çevirmen/yayıncı/dağıtımcı üçgeninde yayın sektörünün dengelerinin tamamen değişecek olması gerçeği. Eğer e-kitabın hayatımıza girmesine tamamen izin verilirse, yayıncı son derece ağır dağıtım anlaşmalarından kurtulacak, yazar-çevirmen hak ettiği ücreti kazanacak ve en önemlisi okurla yazarın arasını açan yüksek ücretlere veda edilecek. Dediğim gibi eğer izin verilirse…
Ancak yok olma paranoyası hem müzikte hem edebiyatta yoğun bir şekilde kol geziyor ki Müyap, Türkiye Yayıncılar Birliği ve Basın Yayın Birliği’nin aldığı kararlar yayıncıların, plakçıların işini kolaylaştırmaktan çok tuhaf bir şekilde onların işlerini bir nevi ellerinden almak doğrultusunda oluyor.
Kitaplardan kurtulamayacaksınız!
Hem yayıncının hem de yazarın haklarını koruyacak ortak bir telif sistemi belirlemek, şartlar konusunda fikir birliğine varılmasını sağlamakta aracı olmak yerine, sektörü belirli bir standarttan yoksun, hak ihlallerine açık bırakmanın mantığının ardında ne olabilir?
Dijital teknolojinin önümüze açtığı kapıyı; tekelcilikten kurtulmak, korsanla mücadele etmek, haksız rekabeti önlemek gibi “piyasa”ya faydalı olanaklarından yararlanmak için bizi durduran şey ne? Korku mu? Yoksa cehalet mi? Umberto Eco “Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın”da korkunun ne kadar yersiz olduğunun altını çiziyor. “Ya kitap, okumanın “maddi ortamı” olarak kalacak ya da kitabın, matbaanın icadından önce bile, hep olageldiği şeye benzeyecek bir şey çıkacak ortaya. Kitap nesnesinin etrafındaki çeşitlemeler beş yüz yılı aşkın süredir onun ne işlevini değiştirdi ne de sentaksını.”

Zira kültürelden ziyade ticari rantla ilgili olan bu korku, bizde olmasa da dünyada yavaş yavaş gideriliyor. Öyle ki geçtiğimiz günlerde ABD'de e-kitap satışlarının basılı kitap satışlarını geçtiği açıklandı. Bunun doğrultusunda da özellikle sosyal medya ortamlarında, basılı kitaba dokunmanın, mürekkebi koklamanın ne kadar güzel bir şey olduğu söylemi yerini, e-kitabın çevre dostu olduğu gerçeğine, kitapların ucuzlamasının kültürel önemine, yayın dünyasının kendisini entelektüel açıdan geliştirmesi ve editörlük kurumunun anlamını bulacağı beklentisine, dönüşmüş durumda.
Aslında bütün bu karmaşanın içinde dikkat etmemiz gereken bir nokta var. O da dijital teknolojilerin var olan türleri dönüştürmek yerine daha çok kendi türlerini üretmeleri. Bu da korkunun yersizliğini vurgular nitelikte. Edebiyata baktığımızda dijital teknolojiyle birlikte ortaya çıkan e-kitap, blog kültürü ve bilgisayarda kaydedilip internet üzerinden yayıma giren müzik eserleri, video filmler bunun en açık örnekleri. Hala film çekiliyor, hala albüm yapılıyor hala kitap basılıyor ama bir yandan da yeni teknoloji ürünleri hayatımıza kendi tarzlarında giriyor. Üstelik yeni bir dil yaratarak...
İnternetin dili şüphesiz ki görsel bir dil. Bu yeni dil türlü mecralar aracılığıyla etrafa sızsa da asıl özünü yine internette buluyor ve var olan türleri görece etkilemiyor. Kültürel olarak bu çoklu ortam bir film yapımcısının off the record olarak yaptığı bir tespiti anımsatıyor ister istemez: “Korsan film alan ya da internetten film indirenler zaten benim izleyici kitlemin içinde değil ki. O insanlar korsana ulaşamazlarsa ya da internet üzerinden filmimi bulmasalar da zaten gelip benim filmimi izlemeyecekler. Kişisel görüşüm büyük bir kaybım olmadığı yönünde, olsa olsa hiç ulaşamayacağım insanlara ulaşabiliyorum.” Yine ünlü bir yönetmenin kendi çapında yaptığı küçük bir araştırma da bu yapımcının görüşlerini destekler nitelikte: Çektiği filmin aynı anda hem dvd’sini hem de korsanını çıkaran yönetmen hiçbirinin birbirinin önünü kesmediği görüşüne varmış. Korsan meselesinde onlara hak vermek belki çok zor, hele ki iş kitaplara ve müziğe gelince, ama dijital teknolojilerin eskilerin önünü kesmeden kendilerine farklı bir yer açtığı gerçeği de su götürmez görünüyor.
Ama hal böyleyken mesela dijitalleşme sürecine ayak uydurmaya çalışan Müyap gibi bir örgütün aldığı son kararlarla, şu anda tüm blog yazarları ve forum sahipleri telif haklarından dolayı birebir suçlu durumda. Zira Müyap’ın koruma altına aldığı sadece mp3’ler değil tüm video klipler, hatta canlı yayın performansları. Dolayısıyla internet üzerinden yapılan tüm paylaşımlar yasal olarak artık suç. Eleştiriler hak aramanın, emeği korumaya çalışmanın sansür boyutuna geldiği yönünde. Ve yine aynı soru çıkıyor karşımıza, yapılan hukuki düzenlemeler sanatçıyı ve onun izleyicisini/dinleyicisini mi koruyor yoksa aracı şirketlerin ticari çıkarlarını mı?

Piyasa, doğası gereği elbette ticari çıkarlarını koruyacak, fazlasını beklemek belli ki safdillik oluyor. Gerçek değişim yine dijitalleşmeyle önüne geçilemez bir şekilde değişen sanat algısını yaratanlar aracılığıyla gelecek gibi görünüyor. Hak verilmez, alınır sözünü doğrularcasına iş artık sanatçılar ve onları izleyen/dinleyen/okuyanlara düşüyor. Her hikaye önce onu yazanın sonra da okuyanındır ne de olsa…
E-kitaptan korkuyor musunuz?
Kim korkar e-kitaptan?
E-kitaptan korkmak kadar anlamsız bir duygu olamaz. Önemli olan yazdıklarımızdır, bunların okura hangi biçimde ulaştığı ikincil sorundur. Homeros'un eserleri önceleri dilden dile anlatılmıştı, sonra farklı malzemelerin üzerine yazıldı, kitap haline geldi, günümüzde de e-kitap olarak okurlarıyla buluşuyor. Kitaplarımızın hangi formda okura ulaşacağı daha çok yayıncılık teknolojisiyle ilgili bir meseledir. Elbette kişisel olarak benim tercihim, alışkın olduğum kağıtlı, kapaklı kitap formatıdır. İster tutuculuk diyelim, ister alışkanlık söylesi daha kolay geliyor bana. Ama yeni kuşak romanları e-kitap olarak okumak istiyorsa ve bu format yaygınlık kazanacaksa buna da uyum sağlamak gerekir ki, e-kitabın birçok avantajı olduğunu da göz ardı etmemek gerekir.
Öte yandan Türkiye gibi telif haklarının yeterince korunmadığı bir ülkede e-kitabın yaygınlık kazanmasıyla birlikte yeni hak ihlallerinin doğacağı da herkes tarafından bilinen bir gerçektir ki, şu anda bile bir çok internet sitesinde kitaplarımızın PDF halinde, korsan bir şekilde sunulmaktadır. Bu durum ne yazar örgütlerinin ne de kültür bakanlığının umurundadır. Beklentim ve dileğim e-kitap yaygınlık kazanırsa haklarımızın korunmasıdır...
İnternet üzerinde serbest paylaşım sizin için ne ifade ediyor?
İnternet Yasakları
Radyo, televizyon ve basın gibi geleneksel yayıncılık ortamlarından farklı olarak internet tek tek bireylerin yayın yapmasına olanak sağlayan bir yapıya sahip. Kişisel sayfalar, blog'lar, sosyal paylaşım ortamları ve şimdiden ön göremediğimiz ama yakın gelecekte çeşitlenerek çoğalacak olan internet işlevleri kişilerin düşüncelerini yayma fırsatı yaratıyor. Demokratik ve özgür bir dünyada bu hakkın sınırsızca kullanılması gerekir. Ancak bu sonsuz paylaşım olanağı iki sorunu da beraberinde getiriyor ki ikisinin de kolay bir çözümü olduğunu düşünmüyorum: Birincisi, telif eserlerin izinsiz paylaşımı; ikincisi nefret söylemlerinin yayılması. Her ikisinin de sınırlandırılması düşünce ve ifade özgürlüğüne kimi kısıtlar getirir. Herhangi bir ortamı denetlemeye kalkıştığınızda karşınıza çıkacak olan bir durumdur bu.
Ama bu sakıncalı durumun ya hep ya hiç düzeyinde de algılanmasının yanlış olacağını düşünüyorum. Daha geleneksel yayın ortamlarını örnek olarak ele alıp tartışmakta yarar var: İleri demokrasi olarak görülen ülkelerde nefret suçları dışındaki tüm görüşlerin medyada ifade edilmesi üzerinde herhangi bir baskı, yasaklama veya sansür olmadığını biliyoruz. Kitle iletişim araçlarında da aynı şekilde düşünceler özgürce ifade ediliyor. Eğer biri nefret suçu işliyorsa mahkemelerde hesabını veriyor. Bu tür bir temel demokratik ilkeye sadık kalarak davranmamızda yarar var. Ancak pratikte hiç de böyle olmayacağını tahmin etmek zor değil.
Özellikle ülkemizde denetim ve sansür mekanizmasının bir cumhuriyet içtihadı olarak devletin ve devletin resmi ideolojisinin korunması ve kollanması amacıyla her zaman demokratik ve eleştirel düşüncenin karşısında kullanıldığını biliyoruz. Denetleyicilerin yakın zamanda yaşanan Hrant Dink davasında sosyal paylaşım ortamlarındaki korkunç nefret suçlarını görmezden geldiğine tanık oluyoruz. İşin kötüsü bu tür suçlar sadece sosyal paylaşım ortamlarındaki tek tek bireylerle sınırlı değil, gazetelerde ve televizyonlarda açık açık işlendiği halde denetlemekle görevli kurumların kılını kıpırdatmadan izlediğini de görüyoruz. Dolayısıyla, internetin sağladığı özgür paylaşım ortamlarının gelecekte bizi daha iyi bir dünyaya götüreceği konusunda iyimser olmakla birlikte ülkemizdeki muhafazakar derin devlet ruhunun her geçen gün güç kazanmasından dolayı da endişeliyim.
Türkiye’de e-kitabın önünü kimler tıkıyor, sizce/siz tıkadığınızı düşünüyor musunuz?
Münir Üstün
2018 yılına gelindiğinde dünya genelinde Kitap Yayıncılığının % 30’unun dijital bir hal alacağı söylenirken internetin çok rağbet gördüğü bir ortamda dijital yayıncılığa daha ne kadar soğuk bakabilir yayıncılar, doğrusu bende çok merak ediyorum. Bizim okuyucularımızın global seslere açık olduğunu, dünyayı yakından takip ettiklerini biliyoruz. Yayıncılarımız da aynı şekilde dünyayı ve yayıncılık trendlerini çok yakından takip ediyorlar. Yayıncılarımızı korkutan ve dijital yayıncılıktan soğutan yegane olgu GÜVEN meselesi. İnternet ortamında yapılan satışların netliği konusunda yayıncılarımızı ikna eden şirketler bu işin yol almasını hızlandıracaklardır. Yayıncılarımız ve onları temsil eden meslek birlikleri, dernekler dijital yayıncılıkla ilgili hukuki düzenlemelerin yapılmasını ve yazarlarla, çevirmenlerle, ajanslarla nasıl bir paylaşım içerisine gireceklerini henüz kestiremiyorlar.
Bu sebeple Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nda dijital yayıncılığı düzenleyecek açık ve net hükümler getirilmeli, sahibi belirsiz eserlerin kullanımı FSEK kapsamında net olarak belirlenmeli. E-kitap bir kültür ürünüdür, çoğaltma ve yayma haklarının kullanımına bağlı, basılı ya da CD kitaplar gibi bir çoğaltma yöntemidir. E-Kitap’ın vergilendirilmesinde kağıda basılı kitaba uygulanan vergi oranları geçerli olmalıdır. Dijital çağda çağın gereklerine uyulmalıdır. Dijital yayıncılıkta yayımlama özgürlüklerine riayet edilmeli ve İnsan Hakları sözleşmelerine tümüyle uyulmalıdır.
Klasik kitap pazarı ile dijital birbirinden çok farklı. Klasik pazarda 1000-2000 kitap basıyorsunuz ve telif, ajans ve çevirmen hukukunu biliyorsunuz. Dijital kitaplar tek tek satılıyor. Bu tek satışlara yazar, çevirmen ve ajanslar nasıl bakıyorlar. Yayıncı ile aralarında nasıl bir hukuk gelişecek. Bu sorulara karşılıklı olarak cevap verildiğinde, dijital ortamda satış yapacak olan kuruluşlar güvenlikle ilgili garantiler verdiğinde, FSEK’le ilgili gelişmeler kaydedildiğinde dijital yayıncılık hızla ilerleyecektir. Dünyadaki bütün yayın sektöründe olduğu gibi e-kitap ticaretinin ülkemizde de çok hızlı bir şekilde gelişeceğini ve yayıncılık sektöründe önemli bir pazar payı elde edeceğini görüyoruz. E-Kitabın önünü şu anda yayıncılar, ajanslar, çevirmenler, yazarlar, dernekler, meslek birlikleri yani sektörün bütün bileşenleri tıkıyor diyebiliriz.
Kaynaklar
-Çoğul Estetik, Jale Nejat Ersen, Metis 2011
-Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın, Umberto Eco-J.C. Carriére, Çeviren: Sosi Dolanoğlu, Can Yayınları, 2011
-Üçüncü Dalga, Alvin Toffler, çev:Selim Yeniçeri, Koridor Yayıncılık, 2008
Çizer: Onur Atay











Facebook
FriendFeed
Twitter
RSS
başlıkta "sanat" lafı geçiyor ama yazı tamamen popüler kültür üretimi ile ilgili. yazıda çağımızda üretim yapan herhangi bir sanatçıdan bahsedilmediği gibi, görsellerin de herhangi birinde dijital teknoloji ile ilişki kuran bir sanat eserine de gönderme yok. hadi bunlar çok özel örnekler olurdu diyelim, çağdaş bir sanat kuramına da gönderme yok (hayır, adorno ve benjamin sanat değil, görsel kültür üretiminden bahsediyorlar). sizin için dijital sanat, flickr, facebook, youtube, vimeo kullanıcısı olup içerik yaratmak, yani eğlence endüstrisinin müşterisi olmak olsa gerek sanırım... veya photoshop veya 3d tasarım programları kullanmak, yani teknik beceri, dijital zanaat sahibi olmak mı? her yeni mecra, ilk çıktığında kendinden önce gelen mecraları taklit eder, onların kılığına girmeye çalışır, internet'in fotoğraf albümlerini, televizyonu veya gazeteleri taklit etmesi gibi. bu bir çeşit bilinçsiz kiçliktir. genelde tasarım üzerine yoğunlaşan manovich'e takılıp kalmayarak, biraz 1950 sonrası sanat teorisine, özellikle kavramsal dönem ve sonrasına da bakabilseymişsiniz keşke....
Yeni yorum gönder