Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Latin Akdenizli: Ülkü Tamer




Toplam oy: 1118

Ülkü Tamer, galiba şair olma mevzuunda epey tartışılan, ama bir bakıma da alternatif bir tartışma ya da öneri olduğu için pek öne çıkmayan bir görüşün, inancın, anlayışın en müstesna örneği. Hangi anlayışın? Şair olduğu halde olmama ya da üzerine alınmama, hatta oralı bile olmama anlayışının. ‘Müstesna’ çünkü, bu sözcükde seçkinlik de var saygınlık da, az bulunur olmak da nadirattan sayılmak da var ama, galiba en önemlisi sözcüğün sesinden mi telaffuzundan mı müziğinden mi, her neyse, diğer ve asıl anlamlarından çok ve önce bir ‘tenhalık’ var, doğrusu müstesna deyince benim aklıma da ilkin bu geliyor. Tenhalık, tenha olan. Tabii bunu Ülkü Tamer’e uyarladığınızda ya da tercüme ettiğinizde diyelim, bu tenhalığa bir de ‘mizantrop’ dedikleri, tamam o kadar değil, insandan kaçmaz ama, yine de topluluk içine çıkmayı pek sevdiği de söylenemez, çıksa da onca kalabalık içinde görünmemesini bilen bir adam da ekleniyor. Uzun boyuyla ve ona eklenen uzun duruşuyla da bunun, yani görünmemenin, iki kere zor olduğunu, bu nedenle de iki kere bu hususta da, yani görünmeme hususu, başarılı olduğunu söylemek gerekiyor.

 

Bu benim izleninim elbette ve onun bildiğim, gördüğüm 60 yaş sonrası hali. 6. Çocukluğunu sürerken tanıştım Ülkü Tamer’i. O çocukluğa gelinceye kadar da şiirde yaptığı çocukluklar arkadaşım olmuştu. Öğrenciliğini, gençliğini saklamadı, Yaşamak Hatırlamaktır başlıklı, çeşitli yayınevlerinden bir kaç baskı yapmış, bir anlamda otobiyografisi sayabileceğimiz anı ve yaşam kitabına baktığınızda bunu hemen görürsünüz zaten. Aslında hayatını da, şiirini de saklamadı demek gerekir.Tuhaf. Bir yandan hem tenha, gözden uzak olmayı seviyor, bir yandan da o uzaklığı ve tenhalığı içinde kendini saklamadığını açıklıyor, açık ediyor. 

 

Antepli, bir demeye göre de, ‘Antep’in Paşası’, bu miras da ona ünlü dilbilimcimiz Ömer Asım Aksoy’dan tevarüs etmiş. Adamın sıcağı demeli, bir Antepli’yi uzaktan görünce tanırsınız, anlarsınız, önce sözcüklerinin sıcaklığı, sıcak kokusu gelir çünkü. Ülkü Tamer de onlardandır. Zaten doya doya, tadını çıkara çıkara anlattığı şeylerin pek çoğu da Antep üstünedir, orda geçen çocukluğu üstünedir, bana da bir kitabını imzalarken ‘yarı hemşehrim’ diye yazmıştı, acaba sıcakkanlı mı buldu beni dedim ama, bir süre Eskişehir’de kalmış meğer gençliğinde ondanmış, daha da önemlisi annesi Eskişehirliymiş.Yarı hemşehriyiz Ülkü Tamer’le, ki ben o yarımı çocukluğa sayıyorum zaten, ondan doğru hemşehriysek şiire bile gerek yoktur! 

 

Şiiri de onun çocukluğuna dahildir ve bence  yaptığı her iş, hayatı dahil, çocukluğunu doyasıya yaşamak ve sürdürmek içindir. Buradan anlayın ki hayat başka, çocukluk başka bir şeydir ve Ülkü Tamer’in şiiri de, çocukluğu da gökyüzü gibi açık bir adamın yapıp etmeleri, yazıp söylemeleri, olup eylemeleridir. Ben, ünlü Latin Amerikalı romancı Jorge Amado’nun ‘şiir, çocukluğun anayurdudur’ sözünü, yoksa böyle değil miydi, ‘çocukluk, şiirin anayurdudur’, böyle miydi, çok severim, iki halini de, yani doğrusunu ve yanlışını da. Üstelik birbirine karıştırdığım bu iki cümleyi o kadar çok yerde öyle çok kullanıyorum ki, belki bundan belki de gerçekte ikisi de birbirinin yerine neden olmasın geçebileceğinden, galiba hem de geçmesi gerektiğinden, kimbilir belki hakikat dediğimiz şeyin de bir parçasıdır bu, ikisi de aynı şey sayılırsa bir başka şeye de neden sayılmasın? Bu uzun cümle şunu söylemek içindir, ben o sözü Ülkü Tamer’in bir söyleşisinde okumuştum. Eh, Ülkü Tamer de Latin Amerikalı romancılardan, o ‘büyücü’lerden diyelim, çeviriler yaptı, şiirler çevirdi, demek ki kendi şiiriyle, şiirinin ruhu olan çocuklukla onların yakınlığını, daha doğrusu kankardeşliğini, sokak arkadaşlığını gördü ve aslında bu cümleyi de en çok kendi şiirine yakıştırdı diye düşünülebilir. Düşünülsün, ama Ülkü Tamer asla öyle biri değildir, yani cümleyi kendinden başlayarak kuranlardan değildir.Yazdan başlar, virgülden başlar, sincaplardan başlar, korulardan çıkar, şiire çıkar, ama bunları yaparken de en başta kendini aradan çıkarır.

 

Ülkü Tamer nasıl biridir, ve kaç kere çocuktur peki? Bence Antep’ten, o bir film tadında, cennet sineması demeli, anlattığı Nakıp Ali’nin Sinemasından, Bebek sırtlarında bir Antepli olmaya, yani Robert Kolej’li olmaya giden o çocuk, hatıra biriktirmeye erken başlayacaktır. Hatıra mı denir şimdi onlara? Yaşantı sözcüğünden hazetmem ama galiba burada yerini buluyor, yaşantı biriktirmeye o zamanlardan başlamıştır. Hayır, sonradan hatırladığı, yadına düştüğü, eli kalem tuttuğu için yazıp kitap yapmamıştır bunları. Onları hiç unutmayan, hatta onlarla yaşamayı sürdüren bir çocuğun devrialemi, seyrialemi, kalbialemi olarak kaydetmiştir. Uzun süren bir çocukluktan söz ediyorum. Cemal Süreya’nın Lokman Hekim’den dilediği ‘7 kırlangıç hayatı’na benzer bir süreç gibi. Sanki 7 kere çocuk olmuş biri Ülkü Tamer. Hepsinde de başka bir çocuk olmuş, başka imgelerin peşinden koşmuş, başka hayallerle büyümüş de küçülmüş ve nereye giderse gitsin, nereye uçarsa uçsun, nereye bakarsa baksın, neyi görürse görsün, neyi yazarsa yazsın hepsinde de o ‘çocuk kalbi’ni terketmemiştir. Hadi Amado’nun, ki onu en çok Tarçın Kokulu Kız’ından doğru severim, ikincisini sorarsanız Marquez’in klasiği Yüzyıllık Yalnızlık’tır elbette, hani taşıdıkları şirsellikten ötürü ‘Büyülü gerçekçilik’ adını da veriyorlar ya bu romanların türüne, galiba en çok bu ikisi beni büyüledi ve yazarları dil büyücüsü oldu benim için, Ülkü Tamer de sanki şöyle demiştir, ‘Ülkü Tamer’in anayurdu çocukluktur’, galiba bu kez yerine oturdu cümle.

 

Ülkü abi denir, deriz, dedim, öyle yazdım da, fakat bu kadar çocukluktan, 7 çocuk, söz edince abilik fazla gelmez mi diye de endişe ettim. İkinci Yeni şairleri üstüne çok yazı yazdım, pek çok başka yazımda da onları sık sık andım, nerdeyse onları anmadan geçen bir tek günüm, bir tek yazım bile yoktur. Ülkü Tamer için de hayli yazdım elbette, yani İkinci Yeni’nin Beş Atlısı arasında yer almasa da, Ece Ayhan, Edip Cansever, Turgut Uyar, Sezai Karakoç ve Cemal Süreya’dır o beş atlının adları, İlhan Berk ve Ülkü Tamer’siz bir İkinci Yeni düşünülebilir mi, belki de ‘en yenileri’ydiler İkinci Yeni’nin. İkinci Yeni’nin ‘en birinci yenileri’. O yazıların birinde ‘Tabiatın ve Çocukların Ağabeyi’ gibi bir başlık yazdıydım, yani fena bir başlık değil ama, şimdi düşündüm de Ülkü Tamer gelecek yıl abi olacak, yani daha bir yıl var. Yaş 75 olunca olunca ‘abi’ sayabiliriz onu.

 

Cahit Zarifoğlu’nun 7 Güzel Adam’ı gibi 7 çocuktan hepsi ve biri: Ülkü Tamer. İpekçi Tahsin’in oğlu, ki babası Antep’e iki şeyde öncülük etmiştir, biri ipekçiliği getirmesi, ipekli dokumacılığı başlatması, ikincisi ise Antep dışından bir gelin alması, yani Antep’in ilk ‘yabancı gelini’, Ülkü Tamer’in annesi. Yabancı dediysem o kadar da değil, hatta hiç değil, Eskişehir’li! Bizimki aslında yarım değil, tam, hatta onun bile ötesi bir hemşehrilik sayılır, ne de olsa anne tarafından hemşehriyiz Ülkü Tamer’le. Antep’in Eskişehirlisi bir çocuk. Sonra Nakıp Ali’nin sinemasından yetişen ve ilk asistanlığını diyelim orada yapmış sinema delisi bir çocuk, ki Amarcord, Macarlar gibi ilk ‘sanat’ filmlerini de 80’den sonra o getirtecek ve bu filmleri büyük kitlelerle buluşturup, tanıştırıp, kaynaştıracaktır. Robert Kolej’de Antepli bir çocuk olarak Ülkü. ‘Gole giden bir panter’ olarak futbol tutkunu Ülkü. ‘Yeditepe’den ‘Varlık’a, zamanının ve şiir tarihimizin en değerli dergilerinde bir ‘genç şair’ olarak Ülkü. Çocukluk sürüyor. Sahne tozu yutan, turnelere çıkan tiyatrocu çocuk Ülkü. İçinin bütün kuşlarını birden değil sırasıyla uçuran bir çocuk olarak Ülkü. Hepsi de heves kuşu, ki durmaz uçar. Sinemadan futbola, tiyatrodan kitaba bir heves bin hevestir onda. Kediler, atlar derken yedi çocuk birden olur Ülkü Tamer. Aşk mı? O sayılır mı? O hiçbir şeye sayılmaz, o baştanbaşa çocukluğun ta kendisidir, şiirin ta kendisidir, insanın ta kendisidir... Her şeyin ve hiçbir şeyin ta kendisi diye bir şey varsa şayet, aşk işte onların da ta kendisidir. Tıpkı Ülkü Tamer”in çocukluğu gibi, 7 çocuk birden olması ve hepsinin birbiri ardısıra sökün edip sürüyor olması gibi. Ülkü Tamer şiirin de, çocukluğun da ta kendisidir. 7 çocuk olmak, 7 şiir olmaya, 7 aşk olmaya da sayılır. Şimdi, yani hayli zamandır şiir yazmıyor olması da onun çocukluğundandır bence. Çocukluğuna sayılır. Şiir yazması nasıl çocukluğuna sayıldıysa, şiir yazmaması da ona sayılmamalı mıdır? Büyüklükte, büyük şair olmakta gözü olmayan cümle çocuklar yerine belki ilk kez Ülkü Tamer, şiir yazılabilir, sonra da yazılmayabilir demiştir. Hatta bırakılabilir, terk bile edilebilir, vaz bile geçilebilir ve yerini başka çocukluklara, başka boşluklara, başka hoşluklara neden olmasın bırakabilir, bırakmıyorsa şiir sayılmaz bile demiş olabilir, diyebilir. O bazen açık bazen de kendini gizleyen bir çocuk olarak yazmış ve yaşamıştır çünkü. Çocuklar saklanmayı ve bulunmayı istemezler mi? Ama galiba çocukluğun sonu yok ve insan çocukluk yapmadan duramıyor, eski çocukluk, yeni çocukluk. Çocukluk da tekrara gelmiyor ve heves kuşu nereye giderse bir heves çocuk olarak oraya gidiyor. Ülkü Tamer’in son okuduğum şiiri uzun bir aradan sonra 2004 tarihi taşıyordu ve eşi, aşkı Neslihan’a yazılmıştı, “avlu, ikindinin anayurdu” dizesiyle başlayan ve ilk dizeden itibaren onun aşkına özlemini, bizim de onun şiirine özlemimizi bildiren, duyuran bir şiirdi. ‘Bir çeşmenin türkçesi’ denildiğini de okudum Ülkü Tamer’in şiiri için, Cemal Süreya zaten ‘karnaval bileti’ demişti, en güzelini her zamanki gibi o söylemişti, hem çalışkan hem incelikli bir çocuk ve şair olarak, bir de hem içli hem dışlı bir abi ve şair olarak elbette, ‘Cemal abi’. Nedense bunları hep çocuklar için, çocuklukları uzun süren ve tekrara gelmeyen, hep yeniliklerle süren çocuklar için söylenmiş sanırım. Hele de en çok Ülkü Tamer sözkonusu olunca. 

 

Latin Amerika, Gaziantep, Eskişehir, Akdeniz, İstanbul, Yaz, Yenidoğan, Lorca... Hepsi de çocuk avluları gibi. 7 çocuk avlusu gibi içi dışı, günü gülüşü çocuk makamından bir şair o. Acaba 7 çocuktan hepsi ve biri olarak yedinci çocukluğunu da Latin Akdenizli bir çocuk olarak mı sürüyor Ülkü Tamer? Öyleyse şiir geziyor, hava alıyor, sinemaya gidiyor, açıklarda yüzüyor demektir. Bundan çocuklar gibi sevinmemiz gerektir. 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Son birkaç yıldır sanata olan ilgi ülkemizde gitgide artıyor. Bu durumun farkında olan yayıncılar da daha fazla sanat kitabı yayınlıyorlar. Özellikle Batı resmi/sanatı hakkında ülkemizde genel kültür az olduğu için bu alana hitap eden kitapların sayısında ciddi bir artış var.

Edebiyat kelimesinin en büyük talihsizliği zaten biliniyor olması. İnsanların “zaten biliyorum” deyip sözlüklere müracaat etmediği talihsiz kavramlardan biri edebiyat. Hiç okumasak da, elimizden romanlar, öykü kitapları düşmese de edebiyat orada bir yerde aşikâr olarak durur zaten. Edebiyat kelimesinin ilk anlamı ile mecaz anlamı arasındaki tezat ise rahatsız edicidir.

Amin Maalouf, Türkiye’de çok az yazara nasip olabilecek bir sevgi halesiyle sarmalanmış bir yazar. Her kitabı sadece çok okunmakla kalmıyor aynı zamanda edebi çevrelerde tartışılmaya değer görülüyor. Hatta edebi çevrelerin dışına çıkıp düşünce dünyasına da ilham veriyor. Eleştiriler de ardından geliyor tabii ki.

Yeni bir yıl, yepyeni bir yıl… Başlangıçlar önemlidir ve nasıl başlarsan öyle gider. Her pazartesi başladıkların küçük bir adımdır ama ocak ayında yaptığın başlangıçlar daha büyüktür. Geçen yılı unut, kaç yaşında olduğunu da… Pırıl pırıl bir yıl var önünde… 365 gün, 12 ay, 52 hafta, 8.760 saat, 525.600 dakika… Bunları, seni sayılarla sıkmak için söylemiyorum.

Şule Yayınları’ndan çıkan son öykü kitabı Fantastik Şeyler ile okuyucu ile yeniden bir araya gelen Naime Erkovan, edebiyatın toprak sahasına adını ilk olarak Beşinci Düğme ile yazmıştı. Aynı eserinde “Her şey gezegenlerin konumu yüzünden’’ diyordu Erkovan. O sebepten mi yoksa başka nedenle mi bilmem, ama önemli bir mevzu bence de.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.