Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Mutsuz Kadınlar Dalgın Erkekler



Toplam oy: 88
Az Hüzünlü Bir Yer’in önemli bir kısmı, mutsuz ailelerin veya mutsuz ilişkilerin öykülerinden oluşuyor. Bu mutsuzluk genellikle kadınların gözünden aktarılıyor.

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum? Her yazarın, bir zaaf gibi, bir refleks gibi, adeta “otomatik pilot”a bağladığı zaman yazdığı metinleri vardır. Bunu yazarın kendisi de fark edemez veya daha doğrusu, kendisi daha geç fark eder. Sanırım Az Hüzünlü Bir Yer’in gerçeküstü öyküleri yazarın bu reflekslerinden uzaklaştığı için öne çıktılar. Benim bir okuyucu olarak görüşüm bu. Kitapta en beğendiğim öykü olan Kelebek Takvimi hapishaneye girince koğuştaki bütün mahkûmları karizmasıyla avcuna almış bir dervişi anlatıyor. Dervişin duvara çizdiği takvim tamamen fantastik bir takvim. Kışın yazı, yazın kışı yaşayabiliyorlar. Derviş bu güce ve dolayısıyla bu etkiye sahip. Diyeceğim, Kelebek Takvimi, genel olarak kitabın karakteristik bir öyküsü değil. Büyülü gerçekçilik diyebileceğimiz bir anlatıma sahip. O halde kitaba asıl rengini veren gerçekçi öyküler neden bahsediyor, diye soralım.

 

Az Hüzünlü Bir Yer’in önemli bir kısmı, mutsuz ailelerin veya mutsuz ilişkilerin öykülerinden oluşuyor. Bu mutsuzluk genellikle kadınların gözünden aktarılıyor. Zaman zaman söz konusu mutsuzluğun anlatıcıları çocuklar oluyor. Kadınlar, kendilerini fark etmeyen, başını telefonlardan kaldırmayan erkeklerden bizarlar. Erkekler, dalgın, meşgul, yoğun… Sözünü ettiğimiz mutsuzluk, zaman içerisinde bir buhrana, bunalıma dönüşüyor. Bunalım ise hastalıklı, marazi bir hal alıyor. Aynur Dilber’in, hocası Güray Süngü’ye benzediği yerler işte bu “hastalıklı” hallerin anlatıldığı yerler. Kadınları mutsuz eden sebepler arasında, çocuksuzluk, diğer kadınların varlığı, erkeklerin anlayışsızlıkları gibi sebepler var. Yazar, tavrını kadınların lehine olarak belirlemiş.

 

KARAKTERLERİ CANLI VE SAHİCİ

 

Şunu da belirtmeli ki, öykü eleştirisi yazılarında, öykülerin içerikleri özetlenerek anlatıldıkları için, bu yazıyı okuyan kişiler, yazarların öykülerindeki anlatım başarılarını göremiyorlar. Aktardığımız tespit cümleleri oldukça genel ve alışıldık bir izlenim bırakıyor. Bunu engellemek için, her seferinde, eleştirmenin bazı açıklamalar yapması gerekir. Bu durum Aynur Dilber’in öyküleri için de geçerli. Örneğin Çok Sevenin öyküsü, bir fabrika işçisi olan genç kızın sevdiği erkeği başka bir işçi kıza kaptırışını anlatır. Böyle söylemek öykünün başarısını okura duyurmuyor. Özellikle şunu belirtmek lazım: Aynur Dilber, bir fabrika işçisi genç kızı başarıyla konuşturuyor. Günümüz öykücülüğünde, halktan tiplemelerin öykülerde böylesine canlı bir biçimde yer almaları pek görülmüş şey değil. Zira öykücülüğümüz giderek entelektüelleşiyor. Halkı anlatma başarısını göstermekte zorlanıyor yazarlarımız. Halktan karakterleri, ağzımıza yüzümüze bulaştırmadan, sahiciliğini vererek yansıtmakta mahir değiliz. Bunun sebepleri herkesçe malumdur. Sebepleri konuşarak zaman ve yer kaybetmeyelim ama bu bir hakikat. İşte Dilber’in başarısı burada başlıyor. Karadenizli olduğunu sandığım halktan kişileri öyküleştiriyor, portreliyor. Sahicilik duygusu vererek canlı karakterler var ediyor.

 

Gerçeküstücü bir üslupla yazıldığı halde gene kadın erkek ilişkilerine odaklanan, sembolik anlamda derin mesajlar içerdiğini düşündüğüm Dünyanın Son Harikası öyküsü, kitabın iki yönelimini bünyesinde birleştirmiş. Hem kadın-erkek ilişkilerini işliyor hem de bir rüya atmosferinde geçiyor öykü. Metinde konuşan kadınla karşısındaki erkeğin herkes tarafından izleniyor olması, aslında hayatlarımızın ne kadar şeffaflaştığını ve ne kadar savunmasız hale geldiğimizi gösteren sembolik bir anlatım. Buna bir de, geleneğimizde var olan, akrabaların evli çiftin hayatına gereksizce müdahale edişlerini eklemek yerinde olacaktır.

 

Aynur Dilber, bu kitaptaki Üç Tek, Dünyanın Son Harikası, Kelebek Takvimi, Çok Sevenin, Gök Yıldızları Kabristanı gibi başarılı öyküler üzerine düşünerek, kurduğu öykü dünyasını çeşitlendirmeye ve/veya derinleştirmeye çabalamalı. Az Hüzünlü Bir Yer, başarılı bir ilk kitap. Yukarıda ifade etmeye çalışmıştım; her yazarın bir “otomatik” tarafı var. İşte bu sakıncalı bir durum. Dilber’in refleksi de bu. “Mutsuzluklarını anlatan kadınlar” ifadesi ne kadar kolaycılık da olsa, bir anlamda yazarın bu refleksine işaret eder.

 

Son olarak belirtmek gerekirse, Aynur Dilber dili istediği gibi çekip çevirmekte çoktan ustalaşmış. Bu “usta” ifadesini bilerek kullanıyorum. Merak edenler, Ahnar öyküsünün birinci paragrafını okuyabilir. Uzun bir cümleden oluşan bu paragraf yazarın dile hâkimiyetini gösterir. Bir de şu cümle. Yazar iki karanlık adamı şöyle anlatır: “Her ikisi de devetüyü paltolarının içinde, kuyruk sokumunda silah taşıyan, bir kez olsun bir kuşun gagasını kanadına sürmesini hayranlıkla izlememiş adamlara benziyor.” (s.12) Edebiyat bundan başka nedir ki?

 

 

AZ HÜZÜNLÜ BİR YER
Aynur Dilber

İZ YAYINCILIK 2018

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

İlk romanımın dosyasını yayınevine gönderdikten sonra yayıncımla görüşme günlerini iple çeker olmuştum. Çok sevdiğim kelimelerimin lezzetinin nasıl olduğunu merak ediyordum. Genel olarak beğenildi ve kıymetli Melike Günyüz ile kitabım üzerine konuşma keyfini doyasıya yaşadım.

Suçlar ne denli çeşitliyse, suç edebiyatındaki polis imgesi de o denli çeşitlidir. Yakışıklı, karizmatik, zeki, iyi, kötü, babacan, sert… Alman yazar Volker Kutscher, kitabı Islak Balık’ta adeta ihtimaller dahilindeki polis tiplerini harmanlayarak oluşturduğu son derece ortalama bir karakterin, gayet sürükleyici hikayesini anlatıyor okuyucuya; dedektif Gereon Rath.

 

Kelimeler içinde deneyimlerin, fikirlerin ve düşlerin aktığı bir nehir yatağı benim için. Dünyayla bağımı bu nehrin uzayıp dört bir yana yayılan kolları aracılığıyla kuruyorum. Kelimelerin harflerden değil de anılardan oluştuğunu düşünürüm sık sık. Bellek sayısı kadar mana içeriyorlar bana kalırsa. Bu manaları keşfetmenin yolu da daha çok hikâye dinlemekten, okumaktan geçiyor.

Şiirde, mimaride, edebiyatta, hatta musikide sanatın en yüksek örnekleriyle bütünleşen dini tecrübe, sanki sinema sanatı söz konusu olduğunda o cömert ilhamlarını esirgemiş gibidir.

Bir şiirin içinde tarihler geçiyorsa, şiirle tarih arasında kurulması elzem bağları hatırlarım ilk elde. Tarihsiz şiir de, şiirsiz tarih de muhaldir. Bilincimizin dehlizlerinde iki fiyakalı dedektif gibi dolaşır her ikisi de. Birini diğerinden ayırmak ne derece mümkün? Türkçenin tarihi şiirimizin de tarihi değil midir bir bakıma? Bu bağı nerede aramalı?

Kulis

''Alimlerin Yaşadığı Evde Kedi de Alim Olur''

ŞahaneBirKitap

Rumen düşünür E. M. Cioran, kendisiyle yapılan söyleşilerden mürekkep bir kitap olan Ezeli Mağlup’taki söyleşilerinden birinde, kendi yazma serüveni üzerine şunları söyler: “Eminim ki eğer kâğıtları karalamasaydım, uzun zaman önce kendimi öldürmüş olurdum.

Editörden

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.

Hatıraları bile yaşamıyor artık

Tarih kitaplarının resmettiklerinden

Ve kanımıza karışan

Kanımızdan taşan şarkılardan başka

Şarkılar

Zenci diline yabancı

Ve hüzünlü kelimelerle söylenmiş.

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.