Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Düğümler ve Çözümler




Toplam oy: 51
Bağlar, toplumun aile bireylerine yüklediği rollerin girdabına düşmüş fertleri birbirine bağlayan, birbirinden iten, tekrar bir araya getiren ‘bağlar’a ilişkin çarpıcı bir roman.

Sıradan mutluluklar üzerine erken yaşlarda kurulmuş bir yuva, iki çocuk, kendini evine ve çocuklarına adamış bir kadın, geçen yıllar ve bir tarafın bu küçük, tekdüze dünyayı geride bırakma isteği. Erkeğin bu dörtlü arasındaki rolleri “anlamsız bir makinenin her zaman aynı hareketleri yinelemeye mahkûm çarkları” olarak tasvir etmesi ve başka bir kadın için evi terk etmesi... Hikâye aslında çok da aşina olduğumuz bir konu değil mi? Fakat Domenico Starnone, Bağlar romanı ile ilk sayfalardan itibaren okuyucunun duygu sınırlarını zorlayan hatta sarsan bir okuma deneyimi sunuyor.

 

Roman “üç kitap” olarak adlandırılan bölümlerden oluşuyor: İlk kitap; Vanda’nın evi terk etmesinden sonra eşi Aldo’ya yazdıgı mektupları içeriyor. Mektuplar bir bakıma Vanda’nın durumla yüzleşmesidir. Dört yıllık süreci kapsayan bu mektuplar yer yer nefret, histeri, suçlama, hakaret hatta bazen empati içerir. Aslında bu durumla karşı karşıya kalmış bir kadının verebilecegi tüm organik tepkileri verir. Bir taraftan da Vanda’nın hiçbir yuvasından vazgeçme niyetinin olmadığını görüyoruz. Mektuplardan ayrılık yıllarında terk edilmiş ve çocuklarıyla yalnız kalmış bir kadının psikolojisine, ayakta kalma mücadelesine dair birçok ipucu var. Birkaç yıl sonra Aldo ve Vanda tekrar bir araya gelir fakat Heraklitos’un dediği gibi “Hiç kimse aynı nehre iki defa giremez çünkü ne nehir aynı kalmıstır ne de nehre giren kişi” sözünü doğrularcasına aslında hiçbir sey eskisi gibi olamayacaktır. İkinci kitap; aradan 40 yıl geçtikten sonra, artık bir ihtiyar olan Aldo’nun, mektupları tekrar okuması, yer yer geçmişe dönüşleri ve uğruna evi terk ettiği ve hala tutkuyla âşık olduğu Lidia’yla durumu üzerinedir. Üçüncü kitap; artık yetişkin bir kadın olan evlatlardan -Anna’nın- ağzından, ayrılık yıllarının, çocuklukta alınan yaraların bir yetişkinin ruhunda nasıl yer edindiğini görüyoruz.

 

Her bölüm “ötekini anlamak” üzerine derin düşüncelere götürüyor, belki de bizde de karşılığı olan bazı duygular ve düşüncelerle yüzleşmeyi sağlıyor. Hiçbirimizde tam bir cevabı olmayan soruları tek tek soruyor.

 

KOPARIP ATAMADIĞIMIZ BAĞLAR

 

Hikâyede 4 yılın ardından çocuklarını ilk kez gören Aldo’nun, kızı Anna’ya ayakkabı bağcıklarını nasıl bağlayacağını öğrettiği bir sahne sonrasında Aldo eve dönme konusunda ilk kırılmayı yaşar, neden olduğu yıkımları görmezden gelmeyi sürdüremez. Romanın orijinal ismi olan “Lacci” kelimesi Italyancada “ayakkabı bağcığı, bağcık” anlamına gelmektedir. Aldo roman boyunca kurtulmaya çalıstığı evliliğin, gelenekselliğin “bağlar”ından yakınır. Hikayenin bütününe yansıyan “bağlanmaktan kaçınma, kurtulma” diğer taraftan da “aile bağı” denilen olgudan hangi şartta olursa olsun kurtuluşun olmadığına dair “Ayakkabı bağcığı” kullanışlı bir metafor olarak romana derinlik katmış. Bağlar, aslında çok da tekin bir kurum olmayan “aile” kavramını bireyler üzerinden, birden çok anlatıcının gözünden var olma sorunu ile irdeliyor. Aslında buraya kadar anlattıklarımdan da fazlasını bulacaksınız; aşk, eninde sonunda bir benzeri olunan ebeveynler ve defoları, toplumun aile bireylerine yüklediği roller üzerine… Rollerin girdabına düşmüş bireyleri birbirine bağlayan, birbirinden iten, tekrar bir araya getiren bağlara ilişkin çarpıcı bir roman.

 

İLKLERIN KİTABI

 

1945 sonrası öykü türünde nitelikli eserleri, özenli çevirisi ve özgün tasarımlarıyla okuyucuyla buluşturan Yüz Kitap artık roman türünde de yayım yaptığını duyurdu. İtalya’nın en prestijli edebiyat ödülü Strega’nın sahibi Bağlar, Yüz Kitap’ın ilk romanı, aynı zamanda Domenica Starnone’nin -Meryem Mine Çilingiroglu tarafından İtalyanca aslından- Türkçeye çevrilen ilk kitabı. Çağdaş İtalyan edebiyatının en önemli eserlerinden biri olan Bağlar’ın dilimizde hak ettiği değeri görmesi dileğiyle.

 

 

BAĞLAR
DOMENICO STARNONE

ÇEV: MERYEM MİNE ÇİLİNGİROĞLU
YÜZ KİTAP 2018

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Virginia Woolf’un (1882-1941) yaşarken basılı tek öykü kitabı olan Pazartesi ya da Salı (1921) bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biridir. Virginia Woolf, Mrs. Dalloway, Dalgalar, Deniz Feneri romanlarıyla bilinç akışı tekniğinin başarılı örneklerini vermiş bir öncüdür. Bu akım günümüzde de etkisini yoğun bir şekilde göstermektedir.

Emily Dickinson’a geçmeden önce kendi çocukluğumu ve bahçe hikâyemi anlatacağım size... Macera olsun diye evden kaçıp gün batarken kimsenin ruhu duymadan döndüğüm çocukluk yıllarımda, bütün evlerin bahçeli olduğunu sanırdım. Neden, çünkü şanslıydım; oturduğumuz sakin mahallede bütün evler bahçeliydi, bizimki de.

 

Hepimiz etrafında toplanacağımız hikâyeler arıyoruz. Çünkü bir bakıma hikâye, hayatın zihinlerimizdeki anlamlandırılmış yansımasıdır. Dünyadaki varlığımızı konumlandırabilmek ve bir anlama ulaşabilmek için şeylerin mekân ve zamanda nelere bağlı, nelerle birlikte olduğunu bilmeye muhtacız.

Eğer hidâyet yazılmışsa bir kişinin alınyazısına, kişi ne denli farklı mecralarda dolaşırsa dolaşsın dönüp gelmesi muhakkaktır takdir olunana. Gai Eaton da Lozan’dan İngiltere’ye, Jamaika’dan Mısır’a hakikat arayışıyla gezinirken, bu yazgının izini süren son devir Müslüman entelektüellerinden birisidir.

 

A-

 

Mecnun one night

 

B-

 

Ben bu tarzı benimsedim. Elim belimde vakaların önünde bekler, sakallarımı sıvazlar, sosyolojik birtakım çıkarımlarımı dile getiririm. ‘Ne güzel bir toplum simit yiyor.’ ‘Toplum koşma oğlum beş dakika sonra tekrar gelecek tren.’ ‘Toplum şuradan geçerken az sessiz ol uykuya uzağım zaten.’

 

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.