Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Dünyaya neden geldim?




Toplam oy: 12
Bir radyo programı dolayısıyla bir araya gelen Sadettin Ökten ve Kemal Sayar’ın söyleşileri Dünyaya Geldim Gitmeye adıyla kitaplaştı. Bu konuşmalarda ben ortak paydayı “hayatın anlamı”nı okuma, tefekkür etme mesaisinde gördüm. Ne kof bir iyimserlik ne de zehirli bir kötümserlik var onların bakışlarında.

Sadettin Ökten ve Kemal Sayar. İki sahilsiz umman. Bunu söz konusu iki kişiye iltifat olsun diye demiyorum. Öncelikle “gönül” zaten sahilsiz bir ummanın adı. Kemal Sayar ve Sadettin Ökten de bu sahilsiz ummanda iki farklı disiplinde “şahitlik” etmiş kişiler. Yazdıkları eserlerde, konuşmalarında hep bu şahitliklerini paylaşıyorlar ve insanları kendi şahitliklerini yapmaya davet ediyorlar. Dünyaya Geldim Gitmeye, iki ummanın, iki şahitliğin buluşması. Bir radyo programı dolayısıyla yapılan bu söyleşiler şimdi iki kapak arasında bir araya geliyor ve bir anlamda da hatırdan satıra transfer edilmiş oluyor böylece..

 

Peki, Sadettin Ökten ile Kemal Sayar’ı buluşturan ortak payda nedir? “Gönül Sadası” isimli bir radyo programında cereyan eden bu konuşmalarda ben ortak paydayı “hayatın anlamı”nı okuma, tefekkür etme mesaisinde gördüm. “Hayatın anlamı” akıllara new age kişisel gelişim kitaplarını getiriyor. Bunun farkındayım. Ancak hem Sayar hem de Ökten, kadim olanı okumaya çalışırken mevzuya bir zamanlar olup bitmişi “mumyalama” yöntemiyle korumaya çalışan bir gelenekçiliği merkeze almıyorlar. İkisi de geleneği, sahici ve sahih olanı “hayatın” içindeki tezahürleri ile anlamaya/okumaya çalışıyorlar. Dolayısıyla ortaya çıkan “muhabbet” bir müze vitrininde rastlayabileceğimiz herhangi bir nesne olmaktan çıkıyor. Söyleşiyi bir karşılıklı konuşma trafiğinin ötesine geçirip muhabbete çeviren kibrit-i ahmer de bu zaten.

 

Modern zamanlardan bahseden pek çok metin ve konuşma dönüp dolaşıp zamanın bozulduğunu anlatmaya başlar. Ökten ve Sayar ise distopyaların dört bir yanımızı kuşattığı bir zamanda olaylara başka bir perspektiften yaklaşmayı deniyorlar. Ne kof bir iyimserlik ne de zehirli bir kötümserlik var onların bakışlarında. Onların muhabbetlerini sahici kılan bence büyük ölçüde konuşmalarının bu özelliğinden kaynaklanıyor.

 

“İnceliği, nezaketi, rikkati kaybettik”

 

Hep “ben” dedirten kendine bir “öteki” icat etmek zorunda olan insanın ahenksizliği kitabın temel temalarından biri. 

Ancak bir mesele listesi ile karşı karşıya değiliz. Sorunları art arda sıralayıp akıntıya teslim olmayı öneren insanlar değil Ökten ve Sayar. Kemal Sayar’ın şu sözleri kitabın karakteristiğini yansıtıyor: “Tarihin bekleme odasında mı bekleyeceğiz, yoksa aksiyona mı geçeceğiz? Şikâyet kültüründe insanı pasifize eden bir şey var. Sadece şikâyet ederek yaşayan insan serin bir gölgelikte kalıyor. Şikâyet nefsin bir tuzağı; kendinizi şikâyet ettiğiniz şeyden ayırıyorsunuz. Hâlbuki belki benim de kusurum var; bu mahallede, bu memlekette, bu toplumda eleştirdiğim şeyin bir parçası da benim. Şikâyet ederek kendimi temize çıkartıyorum ve problemleri başka insanların üzerine yıkıyorum. Durumu düzeltmek için hiçbir eylemde bulunmuyorum, bu çok konforlu bir alan. Ali Şeriati, ‘Konfor ruhun bataklığıdır,’ diyor. Aslında zihinsel konfor da öyle. Çilesizlik, ıstırap çekmeme, herhangi bir cehd içinde olmamak…

 

Bütün bunlar günümüz dünyasında zihinlerimize musallat olan hastalıklar gibi geliyor bana.” Kestirme çözümlerle veya kof sloganlarla günü, konuşmayı kurtaran kişiler de değiller öte yandan. “Mars’tan ışınlanmadık içinden geldiğimiz bir medeniyet var” ihtarında bulunuyorlar öncelikle. “İnceliği, nezaketi, rikkati” kaybetmekle neleri yitirdiğimizi anlatıyorlar. Mesela rikkati sadece mana olarak değil lafzen de yitirmiş durumdayız. Geri kazanabilir miyiz? Kelimeyi mumyalayıp teşhir vitrinine koymayı bir kazanım olarak görmediğimiz sürece neden olmasın?

 

Farklılıklar üzerinden ilerleyen muhabbet

 

Dünyaya Geldim Gitmeye’nin en azından benim açımdan bir başka dikkat çekici yanı ise diyaloğun taraflarının referans sisteminin ve referanslarına yaklaşımlarının farklılığı idi. Bunun bir sebebi Ökten ile Sayar arasındaki kuşak farkı da olabilir elbette. Tabii ki bu iki kişinin aldıkları eğitim, yetişme çevreleri, yaptıkları meslek farklı. Bundan dolayı da meseleleri ele alma tarzlarında dikkat çekici farklılıklar bulunuyor.

Elbette “ortak paydayı” göz ardı etmiyorum. Ancak benim açımdan muhabbeti muhabbet kılan ortak paydadan ziyade farklılıklara rağmen nezaketin, inceliğin zedelenmemesi. Hatta muhabbetin farklılıklar üzerinden ilerlemesi. Bir okur olarak iki taraf da birbirine talebe ve hocalık yapıyorlar. Sonuçta ortaya bir şölen çıkıyor. Lafla işgal edilen bir çağda söz şölenine misafir olmak beni fazlasıyla mutlu etti.

 

Kitabın bir özelliği de başka kitaplara, yazarlara, filmlere açtığı kapılar. Uzun bir okuma listesi görsek belki caydırıcı olabilirdi ama iki güzel insanın muhabbeti çerçevesinde anılan bu isimler, ister istemez o eserlere de ulaşma, göz atma isteği uyandırıyor. Ortega Y. Gasset’ten Niyazi Mısri’ye, Ayaşlı Şakir Efendi’den R. D. Laing’e açılan bir yelpazenin rüzgârını varın siz hesap edin. Ancak bu noktada editöryel açıdan yapmam gereken bir eleştiri de söz konusu. Keşke kitabın sonunda bir dizin yer alsaymış. Zira Kemal Sayar’ın ve Sadettin Ökten’in atıfta bulunduğu yazarların, kitapların, filmlerin isimlerini topluca görebilme imkânına sahip olmak isterdim doğrusu. Güzel bir kitap Dünyaya Geldim Gitme ye. Bir güzellik hevengi. Sözü Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın beyitiyle tamamlamak belki de en güzeli olur:

“Dünyaya geldim gitmeye, ilm ile hilme yetmeye

Aşk ile ân seyretmeye, ben în ü ânı neylerem.”

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Şöyle diyor Tolstoy: “Her edebi eser, iki türden birine aittir; ya bir kahraman yola çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.” Hikâyeleri bambaşka saiklerle türlere ayıran birçok edebi otorite olmasına rağmen (Booker, Thomas, vb.) Tolstoy’un söylediğine pek az kişi karşı çıkabilir. Herman Melville’in Redburn kitabı da bir yola çıkış hikâyesi.

Tüm edebi eserlerin kısa olması gerektiğine inanan ve bunu ‘şiirselliğe’ saygı olarak nitelendiren Edgar, 1838’de kaleme aldığı Nantucket’li Arthur Gordon Pym’in Öyküsü adlı kitabının başına gelenleri bilse ne yapardı peki acaba?

“At” dendiğinde benim aklıma tarihin görkemli sayfaları, cenk meydanları, rüzgâr gibi akıp giden süvarilerle birlikte Yahya Kemal’in; “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik/Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik” dizeleri gelir.

 

Doğunun son birkaç yüzyıldır tarih sahnesinden çekilip deyim yerindeyse tatile çıktığını söyleyen Daryush Shayegan’a göre; Rönesans’ın başlattığı süreç beraberinde getirdikleriyle -bir çeşit “Asyalılık” kimliğiyle tanımladığı- Doğuluları “yaralı bilinç”lere dönüştürmüştür.

Sanırım anne babaların günümüzde en çok dertlendiği ve sıkıntı çektiği konuların başında çocuklarının teknoloji ile bağımlılık derecesindeki ilişkisi geliyor. Çocuklarının önündeki ekrandan başını kaldırarak doğal bir şeylerle uğraşmasını arzulamak her büyüğün en masum isteklerinden birisi olmaya başladı.

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Nobel en prestijli ödüllerden biri olarak biliniyor. Özellikle “Edebiyat” ödülleri her zaman yeni tartışmalara gebe. Nobel’i alan yazarlar kadar, aday gösterilip alamayan yazarlar da bu tartışmanın konusu. Hakkında bir borsa bile var biliyorsunuz.