Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Dünyaya neden geldim?




Toplam oy: 17
Bir radyo programı dolayısıyla bir araya gelen Sadettin Ökten ve Kemal Sayar’ın söyleşileri Dünyaya Geldim Gitmeye adıyla kitaplaştı. Bu konuşmalarda ben ortak paydayı “hayatın anlamı”nı okuma, tefekkür etme mesaisinde gördüm. Ne kof bir iyimserlik ne de zehirli bir kötümserlik var onların bakışlarında.

Sadettin Ökten ve Kemal Sayar. İki sahilsiz umman. Bunu söz konusu iki kişiye iltifat olsun diye demiyorum. Öncelikle “gönül” zaten sahilsiz bir ummanın adı. Kemal Sayar ve Sadettin Ökten de bu sahilsiz ummanda iki farklı disiplinde “şahitlik” etmiş kişiler. Yazdıkları eserlerde, konuşmalarında hep bu şahitliklerini paylaşıyorlar ve insanları kendi şahitliklerini yapmaya davet ediyorlar. Dünyaya Geldim Gitmeye, iki ummanın, iki şahitliğin buluşması. Bir radyo programı dolayısıyla yapılan bu söyleşiler şimdi iki kapak arasında bir araya geliyor ve bir anlamda da hatırdan satıra transfer edilmiş oluyor böylece..

 

Peki, Sadettin Ökten ile Kemal Sayar’ı buluşturan ortak payda nedir? “Gönül Sadası” isimli bir radyo programında cereyan eden bu konuşmalarda ben ortak paydayı “hayatın anlamı”nı okuma, tefekkür etme mesaisinde gördüm. “Hayatın anlamı” akıllara new age kişisel gelişim kitaplarını getiriyor. Bunun farkındayım. Ancak hem Sayar hem de Ökten, kadim olanı okumaya çalışırken mevzuya bir zamanlar olup bitmişi “mumyalama” yöntemiyle korumaya çalışan bir gelenekçiliği merkeze almıyorlar. İkisi de geleneği, sahici ve sahih olanı “hayatın” içindeki tezahürleri ile anlamaya/okumaya çalışıyorlar. Dolayısıyla ortaya çıkan “muhabbet” bir müze vitrininde rastlayabileceğimiz herhangi bir nesne olmaktan çıkıyor. Söyleşiyi bir karşılıklı konuşma trafiğinin ötesine geçirip muhabbete çeviren kibrit-i ahmer de bu zaten.

 

Modern zamanlardan bahseden pek çok metin ve konuşma dönüp dolaşıp zamanın bozulduğunu anlatmaya başlar. Ökten ve Sayar ise distopyaların dört bir yanımızı kuşattığı bir zamanda olaylara başka bir perspektiften yaklaşmayı deniyorlar. Ne kof bir iyimserlik ne de zehirli bir kötümserlik var onların bakışlarında. Onların muhabbetlerini sahici kılan bence büyük ölçüde konuşmalarının bu özelliğinden kaynaklanıyor.

 

“İnceliği, nezaketi, rikkati kaybettik”

 

Hep “ben” dedirten kendine bir “öteki” icat etmek zorunda olan insanın ahenksizliği kitabın temel temalarından biri. 

Ancak bir mesele listesi ile karşı karşıya değiliz. Sorunları art arda sıralayıp akıntıya teslim olmayı öneren insanlar değil Ökten ve Sayar. Kemal Sayar’ın şu sözleri kitabın karakteristiğini yansıtıyor: “Tarihin bekleme odasında mı bekleyeceğiz, yoksa aksiyona mı geçeceğiz? Şikâyet kültüründe insanı pasifize eden bir şey var. Sadece şikâyet ederek yaşayan insan serin bir gölgelikte kalıyor. Şikâyet nefsin bir tuzağı; kendinizi şikâyet ettiğiniz şeyden ayırıyorsunuz. Hâlbuki belki benim de kusurum var; bu mahallede, bu memlekette, bu toplumda eleştirdiğim şeyin bir parçası da benim. Şikâyet ederek kendimi temize çıkartıyorum ve problemleri başka insanların üzerine yıkıyorum. Durumu düzeltmek için hiçbir eylemde bulunmuyorum, bu çok konforlu bir alan. Ali Şeriati, ‘Konfor ruhun bataklığıdır,’ diyor. Aslında zihinsel konfor da öyle. Çilesizlik, ıstırap çekmeme, herhangi bir cehd içinde olmamak…

 

Bütün bunlar günümüz dünyasında zihinlerimize musallat olan hastalıklar gibi geliyor bana.” Kestirme çözümlerle veya kof sloganlarla günü, konuşmayı kurtaran kişiler de değiller öte yandan. “Mars’tan ışınlanmadık içinden geldiğimiz bir medeniyet var” ihtarında bulunuyorlar öncelikle. “İnceliği, nezaketi, rikkati” kaybetmekle neleri yitirdiğimizi anlatıyorlar. Mesela rikkati sadece mana olarak değil lafzen de yitirmiş durumdayız. Geri kazanabilir miyiz? Kelimeyi mumyalayıp teşhir vitrinine koymayı bir kazanım olarak görmediğimiz sürece neden olmasın?

 

Farklılıklar üzerinden ilerleyen muhabbet

 

Dünyaya Geldim Gitmeye’nin en azından benim açımdan bir başka dikkat çekici yanı ise diyaloğun taraflarının referans sisteminin ve referanslarına yaklaşımlarının farklılığı idi. Bunun bir sebebi Ökten ile Sayar arasındaki kuşak farkı da olabilir elbette. Tabii ki bu iki kişinin aldıkları eğitim, yetişme çevreleri, yaptıkları meslek farklı. Bundan dolayı da meseleleri ele alma tarzlarında dikkat çekici farklılıklar bulunuyor.

Elbette “ortak paydayı” göz ardı etmiyorum. Ancak benim açımdan muhabbeti muhabbet kılan ortak paydadan ziyade farklılıklara rağmen nezaketin, inceliğin zedelenmemesi. Hatta muhabbetin farklılıklar üzerinden ilerlemesi. Bir okur olarak iki taraf da birbirine talebe ve hocalık yapıyorlar. Sonuçta ortaya bir şölen çıkıyor. Lafla işgal edilen bir çağda söz şölenine misafir olmak beni fazlasıyla mutlu etti.

 

Kitabın bir özelliği de başka kitaplara, yazarlara, filmlere açtığı kapılar. Uzun bir okuma listesi görsek belki caydırıcı olabilirdi ama iki güzel insanın muhabbeti çerçevesinde anılan bu isimler, ister istemez o eserlere de ulaşma, göz atma isteği uyandırıyor. Ortega Y. Gasset’ten Niyazi Mısri’ye, Ayaşlı Şakir Efendi’den R. D. Laing’e açılan bir yelpazenin rüzgârını varın siz hesap edin. Ancak bu noktada editöryel açıdan yapmam gereken bir eleştiri de söz konusu. Keşke kitabın sonunda bir dizin yer alsaymış. Zira Kemal Sayar’ın ve Sadettin Ökten’in atıfta bulunduğu yazarların, kitapların, filmlerin isimlerini topluca görebilme imkânına sahip olmak isterdim doğrusu. Güzel bir kitap Dünyaya Geldim Gitme ye. Bir güzellik hevengi. Sözü Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın beyitiyle tamamlamak belki de en güzeli olur:

“Dünyaya geldim gitmeye, ilm ile hilme yetmeye

Aşk ile ân seyretmeye, ben în ü ânı neylerem.”

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Nekro Porta/Ölüler Kapısı bir ilk roman olmasına rağmen sağlam kurgusu ve bütünlüğüyle dikkat çekmektedir. Bütün karakter ve olaylar, tek bir olayın çevresine toplanmakta, birbirinin neden veya sonucu olmaktadır. Bu yönüyle Nekro Porta bir ilk roman için ilk ve en zor sınavdan başarıyla geçmektedir. İlk romanlar için diğer bir handikap, romanda kullanılan dil ve üsluptur.

Çocuklar muzip ama bir o kadar da kalplerine dokunan metinlere bayılırlar. Bir çocuğun edebiyattan ve kitaptan beklediği şey de budur aslında. Gökhan Özcan ismini bilenler bilir. Ve kalemindeki sadeliğin yanında derinliği de fark edenler onun metinlerinin müptelâsı olurlar.

Necati Mert’in ustalığı

 

Şehir yazılarının tarihi çok eskilere dayanır. Gezmek, görmek ve seyahatten geriye kalan izlenimlerini paylaşmak insanın doğasında olan bir özelliği gibi aslında. Gezmek, ruha şifa olduğu kadar kelimelere de bir canlılık katıyor.

Hayatımı değiştiren kitapları listeleyebilmem çok zor. Benim bugüne gelebilmemin arkasında çok çeşitli etkenler, unsurlar var çünkü. Bu sebeple “bu kitabı okudum, şöyle değiştim” demek diğerlerine haksızlık olur. Faulkner “bu kitapta ne anlatmak istedin?” diye soranlara çok kızarmış.

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.