Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Edebiyat bir derya, en az hayat kadar




Toplam oy: 5
Okudukça, her şeyin başka bir şeyin sonucu ya da nedeni olduğunu, her şeyin birbirine sımsıkı bağlarla bağlı olduğunu anlıyor insan. İnsanoğlunun bütüne hâkim olabilmesinin imkânsızlığını da.

Kelimelerle ilişkim bir okuyucu olarak iyi olsa da bir anlatıcı olarak güçlü sayılmaz. Belki de bu yüzden, konuşulmadan anlaşılan başka bir dile, yani görüntü diline ilgi duydum.

 

Hayatımı değiştiren kitaplar o kadar çok ki, üstelik de çok çeşitli. İlk aklıma gelenler mi desem, yoksa hiç aklımdan çıkmayanlar mı bilemedim. Camus mesela, Yabancı ve İlk Adam’ı, Dostoyevski malum Suç ve Ceza, Ecinniler ve Karamazov Kardeşler’i, tüm Anton Çehov hikayeleri, Rilke, Bejan Matur, Şükrü Erbaş, Ahmed Arif ve Hölderlin şiirleri, Nietzche, Cioran, Hesse, Orhan Pamuk’un Kar ve özellikle deneme kitapları, Öteki Renkler, Manzaradan Parçalar, Saf ve Düşünceli Romancı’sı, Hasan Ali Toptaş, Füruzan’ın Parasız Yatılı ve Sevda Dolu Bir Yaz’ı, Mithat Enç’in Uzun Çarşı’nın Uluları ve Nihat Genç hikayeleri, Tuncer Erdem’in Bozkır Kitabı, vs.. Hangi birini sayayım. Edebiyat bir derya, en az hayat kadar.

 

Kitaplar bana galiba en çok anlayış öğretti. Tüm insanlık durumlarına ve hayata karşı daha geniş ve derin bir kavrayış ve anlayış.


Çocukluğunuzun unutulmaz kitapları… Gülten Dayıoğlu’nun Fadiş romanı. Annemin, aralarda ağlamasına engel olamayarak bana okuduğu ilk kitaptı.. Küçücük iç dünyamda fırtınalar yaratmıştı. Günlerce geçmeyen bir acı ve karamsarlık yayılmıştı ruhuma. Sanırım bu, vicdan duygusuyla ilk tanışmamdı. Başkalarının acılarıyla ilk karşılaşmam.
Kitaplığımda, dönüp dönüp okuduğum ve hep okuyacağıma da inandığım, bana her zaman iyi gelen ve ilham veren bir bölümüm var. O bölüm camekanlı ve özel bir bölüm, Anadolu’da öğretmenlik yapmış köy öğretmenlerinin yazdığı anı ve hikaye kitaplarından içinden bozkır ve tren yolu geçen kitaplara, sevdiğim bazı şairlerin şiir kitaplarından, sevdiğim yazarların sanat ve yaratıcılık üzerine yazdığı denemeleri ve söyleşileri içeren kuramsal kitaplara kadar, toplasan 50 kitabı geçmeyen küçük bir bölümden oluşuyor.
Doğrusu farklı türlere çok açık bir okur değilim artık. Sanatsal beğenilerim ve ilgi alanlarım zaman içersinde spesifikleşti.. Gerçi zaten felsefeden tarihe, mitolojiden sanata oldukça geniş sayılabilecek bir ilgi alanım olduğu söylenebilir. Çünkü okudukça, her şeyin başka bir şeyin sonucu ya da nedeni olduğunu, her şeyin birbirine sımsıkı bağlarla bağlı olduğunu anlıyorsun. Ama insanoğlunun bütüne hakim olabilmesinin imkansızlığını da. Yani zaman, zaten doğal bir kısıtlama getiriyor ister istemez insan eylemlerine.
Her zaman olmasa da genellikle birkaç kitap birden okurum. Şu anda John Berger’in Manzaralar’ı ve Edmundo Desnoes’in Azgelişmiş Bir Adam’ını okuyorum. Bitince Emil Cioran’ın Umutsuzluğun Doruklarında ve Kaan H. Ökten’in derlediği Ölüm Kitabı’na başlayacağım.
Hakkı yenmiş kitaplar dendiğinde aklıma ilk olarak ağlak denilip, zamanında biraz burun bükülmüş Kerime Nadir melodramları geliyor.
Gün içinde her zaman aklıma gelen her şeyi her fikri not ederim telefonuma. Bu toplama işi de üretimin bir parçası benim için.
Okumak-çalışmak için özel bir yer, saat ayrımı yapmıyorum. İki çocuklu bir anne olarak hiçbir şey için ideal koşulların oluşmasını bekleme lüksüne sahip olmadığımı anladım zamanla. Her şeyi, her yerde, her koşulda yapabilmenin olanaklarını içgüdüsel olarak geliştirdim. Her yerde, her saatte, her boşlukta çalışabilirim. Artık buna o kadar alıştım ki, evde yalnız kaldığım nadir zamanlarda çalışamıyor, ne yapacağımı şaşırıp boş boş geziyorum.

Bu bana da ilginç geliyor ama ben en çok felsefi metinlerden ilham alıyorum. Hep böyle oldu. İlk kısa filmim olan Kıyıda’yı, Martin Heidegger’in Varlık ve Zaman kitabındaki “Sanat Eserinin Kökeni” makalesinde geçen nesneler dünyası ve Van Gogh’un “Köylü Ayakkabıları” resmi üzerine yazılmış metinden ilham alarak çekmiştim mesela. Bana göre felsefenin hayata dair yönelttiği tüm sorular, bir sanat eserinin de konu edinmesi gerektiğine inandığım başat meselelerdir.
Hayatın içerisinde şiirsel bulduğum anlar… Doğada gün batımları. Hani akşam güneşinin yumuşacık puslu ışığında, toprağa huzurlu bir sessizlik çöker ya. İşte o zamanlar.

Mutsuz, umutsuz, yılgın olduğumuz anlarda bana en çok yola çıkmak iyi gelir. Kendi derdimin önemsizleşeceği, kimsenin umurunda olmadığım, başka hayatlara, başka manzaralara karışmak, yabancı yollarda kaybolmak iyi gelir. Gitme şansım yoksa, evde bir film izlerim. Bir fincan kahve eşliğinde bir Woody Allen filmi izlemek beni her zaman mutlu etmeye yeter.
Hayran olduğum, ilham aldığım insanlar… Authör, bağımsız, kendi dünyasına sadık, kendi işi gücüyle hemhal, çalışkan sanatçılara hayranlık duyarım.

Hayat mottom şu olabilir; Hayatta sevdiğin işi yap ve çok çalış. Bana göre hayatta sevdiği bir iş bulmuş ve yapma olanağına sahip olmuş insanlar dünyanın en şanslı insanlarıdır çünkü.
Beni etkileyen insanlar… Egosu düşük, bakılmaktan çok bakmayı, anlatmaktan çok dinlemeyi seven, yalnızlığıyla barışık, doğaya tutkun, çalışkan, üretken ve anlayışlı insanlara yakınlık duyuyorum.
Hayatta en mutlu olduğum yer; Troya’da bir zeytin ağacının gölgesi. Yine bir gün batımında, antik bir kentin ıssız bir köşesi.
Şu sıralar yeni birkaç fotograf projesi ve yeni bir film senaryosunun çalışmalarına başlamak üzereyiz.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Şöyle diyor Tolstoy: “Her edebi eser, iki türden birine aittir; ya bir kahraman yola çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.” Hikâyeleri bambaşka saiklerle türlere ayıran birçok edebi otorite olmasına rağmen (Booker, Thomas, vb.) Tolstoy’un söylediğine pek az kişi karşı çıkabilir. Herman Melville’in Redburn kitabı da bir yola çıkış hikâyesi.

Tüm edebi eserlerin kısa olması gerektiğine inanan ve bunu ‘şiirselliğe’ saygı olarak nitelendiren Edgar, 1838’de kaleme aldığı Nantucket’li Arthur Gordon Pym’in Öyküsü adlı kitabının başına gelenleri bilse ne yapardı peki acaba?

“At” dendiğinde benim aklıma tarihin görkemli sayfaları, cenk meydanları, rüzgâr gibi akıp giden süvarilerle birlikte Yahya Kemal’in; “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik/Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik” dizeleri gelir.

 

Doğunun son birkaç yüzyıldır tarih sahnesinden çekilip deyim yerindeyse tatile çıktığını söyleyen Daryush Shayegan’a göre; Rönesans’ın başlattığı süreç beraberinde getirdikleriyle -bir çeşit “Asyalılık” kimliğiyle tanımladığı- Doğuluları “yaralı bilinç”lere dönüştürmüştür.

Sanırım anne babaların günümüzde en çok dertlendiği ve sıkıntı çektiği konuların başında çocuklarının teknoloji ile bağımlılık derecesindeki ilişkisi geliyor. Çocuklarının önündeki ekrandan başını kaldırarak doğal bir şeylerle uğraşmasını arzulamak her büyüğün en masum isteklerinden birisi olmaya başladı.

Kulis

Ercan Kesal: ''Edebiyat, Dünyaya Tahammül Gücü Verir''

İnsan yaşadığı yere benzer, doğru ama sanki eksik, yaşadığı yeri de kendine benzetir. İki taraflı bir ilişki. Değiş ...

ŞahaneBirKitap

Uzun bir tren yolculuğunun ardından Weimar’a ulaştığımda sadece yirmi bir yaşımdaydım. Genç yaşımda yapmak istediğim, Goethe’nin hayatının bir kısmını geçirdiği şehre gitmek ve kendime belki bir parça “ışık” bulmaktı. Tam olarak ne aradığımı bilmez halde şehre indiğimde 21 yıl önceydi ve internet yaygın değildi. İstasyon görevlisine en yakın gençlik evinin nerede olduğunu sordum.

Editörden

Bugün “lüzumsuz”, “aylak” ya da Benjamin’in tabiriyle “flaneur” (boşta gezen, dolaşan) diye tarif ettiğimiz adam, bizzat şehrin insanıdır aslında. Bir şeyi “yapmamayı” tercih eder bu adam. Modernlikle yaralanmıştır ama yarasının neresinde olduğunu göstermekten acizdir. Çalışmayı da iş düzenini de reddeder. Uzun bir baygınlık hali yaşamaktadır. Her ilgisi gelgeçtir. Tutunamaz bir türlü.