Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Edebiyat gözlüğü, sanat gözlüğü, Konstantinopolis!




Toplam oy: 1009
Edebiyat ile güncel sanat birbirini görüyor mu, yazar-şairler ve sanatçılar birbirini ne kadar kolluyor, mesela bir şairle bir ressamın birbirine yaklaşması neye benziyor, iki kırlangıcın havadaki dansına mı?

İstanbul’da bir telaştır gidiyor, şehrin her köşesine sinmiş bir heyecan, adım başı karşımıza çıkıyor. Birileri edebiyat ile güncel sanat arasındaki esansın çok tatlı olduğunu söyledi, şimdi herkes bu kokuyu üzerinde taşımaya çalışıyor. Hem şiir yazıp, hem görsel sanatlar üzerine eleştiriler kaleme alan biri olarak, beni şiirin içselliğinden çekip alan ve bana bir özgürlük alanı açan sanat eleştirmenliği gözlüğümün üzerine bir de buğulu edebiyat gözlüklerimi geçirip, nedir bu diye kontrol etmek için şehre iniyorum. Bir kitabın sayfaları gibi, tek tek sergileri aralıyorum.

 

Gülsün Karamustafa


Aslında tüm bu türbülansın sebebi, Lale Müldür. Her şey Müldür’ün deneme kitabı Anne, Ben Barbar mıyım?’ın 13. İstanbul Bienali’nde kavramsal çerçeveyi belirleyen başlık olarak seçilmesiyle başladı. İçinde yaşadığımız günlerin esaslı konusu kamusallık, Müldür’ün denemelerinden küratör Fulya Erdemci tarafından cımbızla çekilip çıkarıldı. O gün bugündür konuşup duruyoruz ve en çok da soruyoruz; edebiyat ile güncel sanat birbirini görüyor mu, yazar-şairler ve sanatçılar birbirini ne kadar kolluyor, mesela bir şairle bir ressamın birbirine yaklaşması neye benziyor, iki kırlangıcın havadaki dansına mı?

Seza Paker’in İstanbul Fransız Kültür Merkezi’nde, Nil Yalter’in video çalışmalarıyla birlikte, “Sivil/siz Alanlar” ortak başlığı altında sergilenen ikili video enstalasyonu “İsimsiz (Park) 2011”, bu flörtü lirik bir anlamla örnekliyor. Paker, öncelikle şu mühim konu olan kamusallığı şiirsel adalete teslim ediyor. Kamuyu şehirleşme olarak okumaya hazır bir bakış açısı yerine, Paker, kamu kavramını birebir bireyle, bireyin yaşama hakkının yansımalarıyla ilişkilendiriyor. Paris’teki bir parkta, şehrin ortasındaki bir kamusal alanda kendilerini gündelik hayatın tembelliğine kaptırmış mültecileri merkeze alan video, gerek politik anlamı, gerekse “insancıl” diliyle hemen bir edebiyat ilhamını çağrıştırıyor. Seza Paker’e ait bu hüzünlü park, Marguerite Duras’nın Bahçe kitabındaki yaşamsal parkı anımsatıyor. Tıpkı Duras’nın kitabında, bir parkta, bir bahçede, şehre ait bir duraksama anında birbirlerine dertlerini döken karakterler gibi, Paker’in videosundaki mülteciler de, sessiz bir anlaşma içerisinde, hayatı konuşuyor.

 

Hayat ile ölüm arasında gidip gelen şiirin yankıları, Gülsün Karamustafa’nın Salt Beyoğlu’ndaki kapsamlı sergisi “Vadedilmiş Bir Sergi” ile daha çok ruha çarpıyor. Sanatçının 70’lerin sonundan bugüne kadar devam eden çalışmalarını kapsayan “Vadedilmiş Bir Sergi”, edebiyat ile sanatın birbirine daha çok dokunduğu zamanlara dair bir güzelleme işlevi görüyor. Örneğin Bizans’ın altın sarısıyla bir aradalığın temsili olan “Vaat Edilmiş Resimler” serisi, akla hemen 50’lerden beri damıtılmış ve Ece Ayhan, Leylâ Erbil gibi yazar ve şairlerce adım adım inşa edilmiş Bizans ile İstanbul’un birbirine iki kaşık gibi geçmiş olması fikrini getiriyor. Göç, yoksulluk, sürgün, mapus gibi Türkiye edebiyatında çokça karşılığı bulunan gerçekler, Karamustafa’nın tüm çalışmalarına da sirayet etmiş; bu ortak eğilimler, edebiyat ile sanat arasındaki ilişkiye dair tarihsel bir nitelik sunuyor. Bir ülkenin acıları, bir şairin ya da bir sanatçının içine aynı hançerle kazınıyor.

 

 

Şahin Kaygun, mitler dünyasını arşınlıyor

Hançerin ta kalbine kadar yaklaştığı, emanet bir hayatı bir savaşçı gibi göğüsleyen mitik fotoğraf sanatçımız Şahin Kaygun’un Elipsis Galeri’de görülebilecek “Gizli Yüz” sergisi, tüm bu acıları tanrısallaştırıyor. “Gizli Yüz”, erken yaşta kaybettiğimiz ve az tanıdığımız sanatçıya bir kere daha dokunabilme imkanı sunuyor. Kaygun, fotoğraflarında edebiyatın da temeli olan mitler dünyasını arşınlıyor. Borges’in dediği gibi, edebiyatın başında da, sonunda da mit vardır. Çünkü mit, hiç sonlanmayacak, başlangıcı da kestirilemeyecek kolektif bilinçaltının mayasıdır. Kaygun fotoğraflarındaki hakikat hissinin temelleri, Kaygun’un acı gibi temel bir kavramı kutsallaştırıp bu kutsallık noktasında kolektif bilinçaltıyla iletişime geçmesinden kaynaklanıyor. Kaygun, kavramlar üstü, temsiller üstü ve belleğe yakın sanat diliyle, şiirin yanına çok yakışıyor. Bir kabilenin yağmur duası ya da unutulmuş bir ninni; Kaygun fotoğraflarındaki şiir, bizzat insanlık tarihinin ortak dilinden konuşuyor.

 

 

Kamuyu / Seza Paker / "Lord Byron meets the Shaman woman"

 

Bellek demişken, Meriç Algün Ringborg’ün Galeri Non’da görülebilecek “Görünürdeki Yazar” sergisi, merkezine yazı eylemini ve bu eylemi çevreleyen bellek, kurgu, imge kavramlarını oturtuyor. Bu sergi çok önemli, keza edebiyatla haşır neşir tüm bu sanatçıların yanında, yeni ve daha güncel bir ilişkiler ağını temsil ediyor. “Görünürdeki Yazar”, iki sesli anlatı, iki video, bir roman taslağı ve “150 Boş Kitap”tan oluşuyor. Tüm bu çalışmalar, ortak bir metodoloji ile hazırlanmış, tek bir kökün uzantıları olarak birbirlerini tamamlıyor. Bu ortaklığın temsil ettiği ise yazı/yazmak/yazarlık eylemi oluyor. Yazı/yazmak/yazarlık dizilimi, bizi edebiyat ile sanatın ortak derdine, bellek içerisinde bir sonsuzluk illüzyonu yaratmaya götürüyor. Ringborg, hikayeler anlatarak bu sonsuzluk hissini kulağımıza fısıldıyor.

 

Başlığını modern Türkçe şiirin en önemli şairlerinden Lale Müldür’e borçlu olan bir bienalin etrafında, İstanbul’da edebiyat ve güncel sanat ilişkisine dair güzel okumalar işte böyle birikiyor. Peki ya bienalde neler oluyor? Özellikle bienalin antrepo alanında, şiir-sanat ilişkisine dair pek çok referans bulunuyor. Örneğin Pakistan asıllı sanatçı Shahzia Sikander’in üç kanallı animasyon videosu, bir şiir okuması üzerine kurulu. Videoda naçizane ben, Lale Müldür ve şair Efe Murat şiirler okuyoruz; Ahmet Güntan ve Nâzım Hikmet şiirleri okunuyor. Edebiyat ve şiire göbekten bağlı bir diğer iş de, Kaan Karacehennem ve Franz von Bodelschwingh’in Lale Müldür’le birlikte kotardığı deneysel film, bir şiir günlüğü “Azılı Yeşil” oluyor. Bienalin kavramsal çerçevesi dahilinde çoğu iş, edebiyat ve şiirden ilham alma derdinde görünüyor.

 

Eh, sonuçta sonsuzluğun kapılarını en çok dil zorluyor. Belki de en güzeli, Bu İstanbul, bu Bizans şehri, bu Konstantinopolis kaderini yine bir şairin dizelerinde sorguluyor.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Rüyamda aksakallı bir ihtiyarı gördüğümde heyecanlandım. Bana tüm araştırmalarım için nasihat veriyordu. Dewey’e bak dedi usulca. Gece yarısında heyecanla uykudan uyandım. O gün erkenden yatmıştım ve evdekiler henüz uyumuşlardı. Uykumun derinliğinde gelen bu mesaj beni uyandırmaya yetmişti.

1. İbrahim Tenekeci’den seçme şiirler: Sözü Yormadan

 

Uzakta, hırçın denizin ortasında bir yer… Kimileri için nefes kesici güzellikte, kimileri içinse ürkütücü ve kasvetli doğası, bize bir hayli yabancı dili, yarım milyondan az nüfusu… Soğuğu ve yanardağları ile ateş ve buzun ülkesi burası; İzlanda. Bulutlar güneşi perdeledikçe, kasvet arttıkça, suç edebiyatı da daha keyifli hale gelir.

Bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biri de James Joyce’un İletişim Yayınları’ndan çıkan tek öykü kitabı Dublinliler’dir. Bu öykülerde Joyce “şehrin sesi”ni modern öyküye kazandırmıştır.

 

Kaybolan oylumlu bir roman, üç kişi etrafında gelişse de, tartıştığı çok konu var; günümüz kapitalizmi, pazarlama kültürü, evlilik kurumu, askerlik, Osmanlı mirası, aile, yazarlık, kişisel gelişimcilik… Bu romanın ve yazmaktan kaynaklı meselen neydi? Biraz buradan yola çıkalım sohbete…

 

Kulis

İbrahim Tenekeci: ''Amacımız İyiyi İstikrarlı Hale Getirmek''

ŞahaneBirKitap

Denizden, denizcilikten, deniz kahramanlarından söz eden tarihî romanımız sanıldığından daha az. Diğer dönemler bir tarafa, peş peşe büyük kahramanların çıktığı 16’ncı yüzyıl hakkında yazılanlar bile bir elin parmak sayısı kadar henüz. 1487’de doğduğu tahmin edilen ve Kanuni’den bir yıl önce, 1565’te vefat eden Turgut Reis de söz konusu yüzyıla damgasını vuran deniz kurtlarından.

Editörden

Edebiyatın en güzel tarafı, insanı içinde bulunduğu halden uzaklaştırabilme kudreti sanırım. Çünkü edebiyatın büyük ve özel malzemesi insandır. “Bir küllüğün bile öyküsünü yazabilirim” diyen Çehov bile şunu çok iyi biliyordu, aslında anlattığımız küllükten çok, insanın küllükle olan irtibatıdır. Her yazar, okuruyla bir irtibat kurar.