Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Edebiyat Hatları Vapuru Kalkıyor




Toplam oy: 5
Üç tarafı denizlerle çevrili zengin bir yarımadayı yurt tuttuğumuzdan beri, sandallardan kayıklara, kayıklardan takalara oradan kömürlü, mazotlu vapurlara dek devam eden bir seyrüsefer tarihimiz var mavi sularda. Hele İzmir, İstanbul gibi iki yakalı şehirlerde yalnız gündelik yaşantıların değil edebiyat tarihinin de vazgeçilmezi olur vapur yolculukları.

Birbirlerine düşman iki kişi gemiye binerler; üstelik aynı gemiye. Birbirlerinden olabildiğince uzakta durmak için, biri geminin pruvasına, diğeri de kıça geçer. Ve oldukları yerden kıpırdamazlar. Gemi ansızın bir fırtınaya yakalanıp batmaya başladığında, kıçta duran, gemicilerden birine geminin önce hangi taraftan batacağını sorar. “Pruvadan,” olur cevap. Adam rahatlar. “Madem bana önce düşmanımın öldüğünü görme fırsatını tanıyor, öyleyse kendi ölümüm de artık o kadar üzmez beni.”

 

Ezop fabllarında geçen bu kıssanın hissesine hiç değinmeyeceğim. Çünkü malum, birbirimize “hepimiz aynı gemideyiz” deyimini sıkça hatırlattığımız günlerdeyiz. (Zamanımızın bir feylesofu Žižek, pandemiyle ilgili yazdığı ilk yazıda bunun aynı zamanda nasıl yüce bir ironi taşıdığından bahis açmıştı.) Gelgelelim bazımız geminin karaya oturacağından oldukça emin. İyimserlerimiz telkinlerde bulunuyor. “Birlikte nice fırtınalar, nice korsan saldırıları atlattık. Elbette bunu da...” Kıyısındaydık ama denizi hiç böyle yakından görmemiştik, diyenlerimiz var bir de. Meğer nasıl maviymiş, nasıl huzurlu nasıl...

 

Elbette bir süre sonra çoğumuzu deniz tuttu, kara da kara diye tutturmaya başladık. Öyle ya! Deniz, herkesin harcı değil. Biz onun keyfini böyle uzun, endişeli ve varışı belirsiz gemi yolculuklarındansa nazlana nazla kısa mesafeler kat eden tarifeli vapurlarda çıkarırız daha çok. Üç tarafı denizlerle çevrili zengin bir yarımadayı yurt tuttuğumuzdan beri, sandallardan kayıklara, kayıklardan takalara oradan kömürlü, mazotlu vapurlara dek devam eden bir seyrüsefer tarihimiz var mavi sularda. Hele İzmir, İstanbul gibi iki yakalı şehirlerde yalnız gündelik yaşantıların değil edebiyat tarihinin de vazgeçilmezi olur vapur yolculukları.

Şirket-i Hayriye’nin kuruluşu
Bu yolculuklarla beraber vapurların da başlı başına bir kimlik kazandığına tanıklık ederiz. 46 Numaralı Rüçhan yandan çarklısı, 60 baca numaralı Rağbet Vapuru, 71 No’lu Halas, Altınkum, Güzelhisar ve nicesi. Günümüzde neredeyse otobüsü andıran son model vapurlardan önce onlar, ince ve uzun endamları, güneş sarısı bacalarıyla burcu burcu tüterek salınırlardı Boğaz üzerinde. İstanbul’un iptidai deniz taşımacılığı, saydığımız vapurların bir şirket eliyle ilk kez sefere başlamasıyla sona erer. Devrin sadaret müsteşarı Keçecizade Fuat Paşa ile yine o yıllarda adliye nâzırı olarak görev yapan Cevdet Paşa hazırladıkları bir layihayı padişahın onayından geçirirler ve Boğaziçi’nde taşımacılığı kolaylaştıracak olan Şirket-i Hayriye’yi kurarlar.
Edebiyat seferleri için vapur tarifeleri
Londra’dan sipariş edilen altı vapur ilk kez 1854’te çalışmaya başlar. Kendileri kadar kaptanlarıyla da ünlenen buharlı yolcu vapurları hakkında eğlence vesilesi türlü rivayetler anlatılır artık halk arasında. Güya vapurların çapkın kaptanları, sırf gözdelerine gösteriş olsun diye yalı rıhtımlarından neredeyse sürünerek geçer, hatta bazısı pencerelerden içeri aşk mektupları fırlatır, şanslı olanlar kendilerine uzatılan tepsiden şerbet bardağı bile alırlar. Şirketin ilk Müslüman kaptanı olarak anılan Beykozlu Ömer Kaptan, hem gayet titiz hem de gemisine âşık bir kaptandır. Ancak ahali vapurun bir türlü belirlenen saatlerde iskeleye yanaşamadığından şikâyetçi olup şirkete dilekçeler yazınca Ömer Kaptan savunmasını şöyle yapacaktır: “Efendim Beylerbeyi’nin teşrifatı, Kuzguncuk’un haşaratı olmasa, geç kalmak şöyle dursun, zamanından çok evvel Köprü’ye vasıl olurum.” Haldun Taner, Ölürse Tenler Ölür Canlar Ölesi Değil (1979) kitabında vapurlardan bahis açarken Beylerbeyi ahalisine hususi yer verir. Eski Boğaziçi’nin en kalburüstü bürokratlarını barındıran Beylerbeyi, adabın, teşrifatın, Osmanlı güngörmüşlüğünün adeta simgesidir o yıllar. Sabahleyin memurları İstanbul’a indiren Şirket-i Hayriye vapuru her iskelede üç beş dakika beklerken Beylerbeyi’nde, “Önce siz buyurun Beyefendi”, “Estağfurullah siz buyurun”, “İmkânı yok mirim, vallahi geçmem”, “Türabınız olayım kerem edin” minvalinde nezaket yarışlarıyla on bazen yirmi dakika beklemek zorunda kalırmış. Kuzguncuk ise öyle kalabalık olurmuş ki insanlar haşarat sürüsü gibi itişip kakışarak doluşurmuş vapura.
Şirket-i Hayriye, 1944’te Deniz yollarına devredilene dek sürer bu serencam. Kömürle çalışan buharlı gemiler, mazotla çalışan motorlu gemilere yenik düşer zamanla. Boğazın bile çehresi değişir. Çocukluk anıları, ilk seyahatler, ilk aşklar, telaşlar, sabah sohbetleri, dalgınlıklar, gün sonu yorgunlukları eski vapurlarla, gemilerle birlikte eskir ve geçmişin sularına karışır. Neyse ki çoğu yazarımızın muhayyilesi onlardan yana işlemeyi sürdürüyor. Vapurlar tanıklık ettikleri her şeyle birlikte edebiyatın sonsuz sularında hâlâ daha sefer halindeler.
Evet, patpat-ı bahriler... Martı kaçıranlar, martı çekenler, yandan çarklılar... Boğaz’ın iki yakasını bir eden dokumacılar. Bunlar biraz da sizin hikâyeniz!
Murathan Mungan, Metis okurları için hazırladığı seçkilerden birinde edebiyatımızın vapur temalı öykülerini derlemişti. (Edebiyat Seferleri İçin Vapur Tarifeleri, Metis Kitap 2017) Seçkide Sait Faik, Halikarnas Balıkçısı, Leyla Erbil, Sabahattin Ali, Oktay Akbal, Haldun Taner, Ferit Edgü gibi isimlerin yanı sıra Behçet Çelik, Cemil Kavukçu, Murat Gülsoy, Ömer Ayhan, Yalçın Tosun, Bora Abdo, Karin Karakaşlı gibi çağdaş yazarların vapur- deniz- gemi ekseninde yazdıkları öyküler yer alıyor. Şimdilerde, henüz karaya ayak basamıyorken ne okusak diye düşünenler için birebir öyküler. Hatta her güne bir öykü şeklinde azar azar okunursa tesiri daha latif olup zihne ve ruha ziyadesiyle küşayiş verebilir.
“8.45 vapuru iskeleden kalktıktan sonra uzak şimşekler yakınlaşmaya başlamıştı” diye başlıyor Sait Faik’in Projektörcü öyküsü. Şirket-i Hayriye’nin 36 numaradan 46 numaraya kadar olan vapurları pek korunaklı değilmiş o zamanlar. Arkaları ve yanları açık olan bu vapurların kaptanları kış mevsiminin fırtınalı, yağmurlu günlerinde muşambalar, çizmeler, gocuklarla iş başı yaparlarmış. Sonraları aynı sıkıntıyı Adalar’a işleyen vapurlarda Projektörcüler çekmiş. İşte öyle sisli yağmurlu bir günde vapur Kınalıada’ya yaklaşırken bir adam ve projektörcü sohbete dalıyorlar öyküde. Bir eğlencesi de vardır Projektörcü’nün. Fenerini yalılara, pencere ve balkonlara doğrultup türlü insan manzaraları seyretmek... Öykü kişisinin tarifiyle elinde fener, Atina sokaklarında adam arayan Diyojen gibi, eve varınca oğluna anlatabileceği birkaç iyi hikâye arar Projektörcü.


“Hey vapurlar, trenler beni buradan götürün…”
Leyla Erbil’se Vapur isimli öyküsünde vapuru neredeyse kişileştirir. Gezindiği kıyıları bir vakanüvis edasıyla anlatır, yalıları isim isim anarak selamlar vapur. Bir insan öyküsüyle vapurunki Boğaz’da koyun koyuna yüzer. Sevim Burak da minör bir dille kaleme aldığı kısa öyküsü Bremen Vaporu’yla seçkidedir: “Hatırlamak/Uzaklardan/Yıllarca sürer/Gemiye/ Bremen’e doğru gittikçe.” Ardından Oktay Akbal’ın bir Baudelaire dizesiyle başlayan Hey Vapurlar, Trenler öyküsü: “Hey vapurlar, trenler, beni buradan götürün...” Halikarnas Balıkçısı’nın Ateşçi Süleyman’ı yelken gemilerinde çalışan bir ateşçinin hikâyesini anlatır. Volkanın bağrında ateş yapan ifritler gibi çalışan Süleyman, düşlemeden edemez: “Hele gemi demiri liman dibini bir ısırsın, palamar da rıhtım babasına bir sarılsın, karaya uçup bir kıza gönül bağlayacağım.” Dediğini yapar, dileğine kavuşur ancak yine de denizin cazibesine karşı koyamaz Ateşçi Süleyman.
Behçet Çelik ise Canberra Gemisi’nin akıbetiyle hemhal olan iki arkadaşın hikâyesine taşır bizi. Tüm bu öyküler arasından özellikle biri, Ferit Edgü’nün Bir Gemide’si, şu an hepimizin içinde bulunduğu ruh halini tam manasıyla karşılayan bir öyküdür. İsimsiz bir yolcu, havanın eriyen kurşun gibi ağırlaştığı bir gece güverteye çıkıp kendi kendine şöyle sorar: “Nerden binmiştim bu gemiye? Nasıl binmiştim bu gemiye?” Ardından başlar toprağı düşlemeye. Geminin üstünde doğup büyümüş olmayı kendine yediremediği için, buradan bu gemiden, denizle gökten başka bir şey görmemiş olduğu için mi kuruyordur bu düşü? Yoksa bir başka yaşam, başka bir anlam mı arıyordur kendine? Üstelik geminin kaptanını bir kez olsun görmemiştir. Yalnız bir gece, zayıf mı zayıf bir adamı dümen başında, sağ ayağından dümene zincirlenmiş bir halde görmüştür. Şöyle bir tahmin yürütür, rotası çoktan belli kaptansız bir gemide sırası gelen herkesi bir defaya mahsus dümenin başına geçiriyorlardır belki. İyi ama rota belliyse nereye, hangi rıhtıma demirleyecektir bu gemi? O sıra genç bir çocuk yaklaşır yanına. Kurtarmak, kurtarılmak, batmak ya da varmak üzerine konuşmaya başlarlar. Giderek hayatta kalma sanatı üzerine derin bir sorgulamaya dönüşür diyalogları. Bu gemiden ortak bir kurtuluş imkânı var mıdır diye sorar umutsuzca. Çocuk, hiç tereddüt etmeden yanıtlar onu: “Olmalı. Bu köhne geminin üstünde yaşasak bile var. Gemi su almaya başlasa bile var. Batarken bile var. Suyun dibini boylasak bile var. Giderek, asıl o zaman var diyesim geliyor. Gerçek bir umutsuzluktan doğan gerçek bir kurtuluş. Bir gün göreceksiniz bunu.”
Nuh’un gemisi, Musa’nın sepeti ve açılamadığımız denizler
Büyük anlatılarda, selamet vaadini karşılayan güçlü bir imgenin hayatta ve edebiyatta kazandığı yeni anlamlar üzerine düşünürken kendimi evrensel zihnin (universal mind) sularında buluyorum. The Doors şarkısındaki gibi. Bir süre, evrensel akılda zaman geçiriyorum ve kendimi iyi hissediyorum. Ortada henüz bir deniz yokken onun felaketini sezmek ve zirvede gemi inşa etmek. Ardından dünyadan numuneler almak. Batanlar sayesinde kurtulurken dünyayı da kurtarmak. Latinler gibi dersek, “mora finis” yani sonun tehiri. Bir gemi, dünyanın sonunu geciktirebilir. Nil’de yüzen bir sepet, bir düzenin sonunu getirebilir. Her türlü vaat, (yerine getirilene dek) akıl dışıdır. Melville’in Kaptan Ahab’ı ya da Hemingway’in İhtiyar Balıkçı’sı... Denizin vadettiklerine doğru koşan herkes bilir bunu. Bu yüzden ötekilerden ayrılırlar. Zamanla bir kılıç balığı ya da bir beyaz balinanın peşine düşmüş iki adamdan daha fazlasına dönüştüklerine hepimiz şahit oluruz.
Richard Bach’ın Martı’sını hatırlayanlarınız oldu mu? Martı Jonathan Livingston, yaşamak için balıkçı teknelerinin etrafında o rutin, sıkıcı dönüp dolaşmalardan daha başka nedenler de olduğunu sezmiştir. Feci bir gemi kazası, Robinson Crusoe için gerçek bir kurtuluş olmuştur. Biz aynı imgeyle ne yapıyoruz? Gerçek, çok gerçek olan yaşamlarımızda denize açılmanın suni yollarını mı arıyoruz? Bütün vaatlere karnımız tok. Düşünülen şeye demir atmış olmak, diyordu bir filozof, dünyada-olmanın dramatik olayıdır. Açık denizler, selamet vaadi, tutku dolu bir yolculuk... Kabul edelim, demirlediğimiz yerden biraz uzaklaşabilmeyi, zaten gerçekleşmiş olanın kuru iskelesinden ihtimaller denizine açılabilmeyi hâlâ edebiyata hatta ondan da önce o büyük anlatılara borçlu değil miyiz?
71 numaralı Halas vapuru
Kelimelerin daima geciken bir zamanındalığı var. Maksadı, kastettiği şeyi az buçuk verip çarçabuk işimizi görseler de özlerine kolayca vardırmıyorlar bizi. Hele ana dilimiz olmayan bir dilde kavradığımız bir sözcük, ihtimaller denizinde içini hiçbir zaman dolduramayacağımız bir kucakla yöneliyor sanki bize. Onu ünleriz ama dolduramayız sesimizle. Halas... Kurtulma, kurtuluş demek. Hakiki telaffuzu, boğazı yararak ilerleyen derin bir nefesin önce dil ve damakta lokumvari bir lam ile buluşması sonra dişlere dek itilen bir sad’la teskin olmasıdır. Biz olur da inceltmeden okursak en az sunta çiğnemiş kadar oluruz. Gelelim Halas Vapuru’na. (Onu niçin hususi anıyorum, bilmiyorum. Belki isminin belki akıbetinin tesiriyle. Ya da 1954’te, Boğaz sularının buz tuttuğu bir kış günü, bacası tüterek salınırken çekilmiş o siyah-beyaz fotoğrafının cazibesiyle...) İngiliz birliklerinin hizmetindeyken 1923’te Şirket-i Hayriye’ye geçmiş ve kendisine “kurtuluş” manasına gelen Halas ismi verilmişti. Boğaz’da altmış beş yıl hizmet veren bu nazenin yolcu vapuru yaşlanıp da tekaüde sevk edilince kimi akranları gibi jilet fabrikasına yem olmaktan kurtulup lüks bir charter gemisine dönüştürüldü. Şimdilerde Boğaz’ın lüks davetlerinde, protokollere, şık ve mühim şahsiyetlere ev sahipliği yapıyor. Ah, ne kurtuluş ama…
Biz yine de gelin âteşîn denizlerde süzülerek giden, patpat-ı bahriler, buharlılar veya diğerlerine atlayıp, uzun uzak denizlere açılmak rüyasına yatalım: Edebiyat hatları vapuru kalkıyor…

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Nekro Porta/Ölüler Kapısı bir ilk roman olmasına rağmen sağlam kurgusu ve bütünlüğüyle dikkat çekmektedir. Bütün karakter ve olaylar, tek bir olayın çevresine toplanmakta, birbirinin neden veya sonucu olmaktadır. Bu yönüyle Nekro Porta bir ilk roman için ilk ve en zor sınavdan başarıyla geçmektedir. İlk romanlar için diğer bir handikap, romanda kullanılan dil ve üsluptur.

Çocuklar muzip ama bir o kadar da kalplerine dokunan metinlere bayılırlar. Bir çocuğun edebiyattan ve kitaptan beklediği şey de budur aslında. Gökhan Özcan ismini bilenler bilir. Ve kalemindeki sadeliğin yanında derinliği de fark edenler onun metinlerinin müptelâsı olurlar.

Necati Mert’in ustalığı

 

Şehir yazılarının tarihi çok eskilere dayanır. Gezmek, görmek ve seyahatten geriye kalan izlenimlerini paylaşmak insanın doğasında olan bir özelliği gibi aslında. Gezmek, ruha şifa olduğu kadar kelimelere de bir canlılık katıyor.

Hayatımı değiştiren kitapları listeleyebilmem çok zor. Benim bugüne gelebilmemin arkasında çok çeşitli etkenler, unsurlar var çünkü. Bu sebeple “bu kitabı okudum, şöyle değiştim” demek diğerlerine haksızlık olur. Faulkner “bu kitapta ne anlatmak istedin?” diye soranlara çok kızarmış.

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.