Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Edebiyat Ruhu ve Hafızayı Korur




Toplam oy: 31
Ahmed Saadavi, geçtiğimiz günlerde Türkçeye çevrilen Frankenstein Bağdat’ta kitabıyla dikkatleri üzerine çeken bir romancı ve Irak edebiyatının uluslararası alanda en çok tanınan isimlerinden biri aynı zamanda. “Edebiyat, genel olarak tarihin bir yorumudur. Olaylar gerçekleşir, edebiyat ise bu olayları yorumlamaya çalışır. Edebiyat, ruhu ve hafızayı korur, insanlığı savunur,” yorumunu yapan yazarla son romanını merkez alarak, savaşın ortasında ayakta kalmaya çalışan edebiyat üzerine konuştuk.

 

Mary Shelley’in Frankenstein’ını günümüz Bağdat’ına uyarlama fikri nasıl ortaya çıktı?

 

Roman zihnimde zaten olgunlaşmıştı ama 2006’da Bağdat’ta radyo muhabiri olarak çalışırken işim gereği gittiğim adli tıp morgunda başımdan geçen bir olayla birlikte ortaya çıktı. Orada ağlayan bir gençle karşılaştım. Niçin ağladığını sorunca, bir terör saldırısında öldürülen kardeşinin cesedini aramakta olduğunu ve kardeşinin bedenini onlarca ceset arasında bulamadığını öğrendim. Morg görevlisi delikanlıya orada, içinde patlamalara kurban gidenlerin cesetlerinin olduğu bir oda gösterdi. Genç, görevlinin işaret ettiği odaya girdi ve kardeşinin ceset parçalarını buldu. Kardeşinin diğer ceset parçalarını isteyince morg görevlisi, “Parçaları birleştir ve götür” şeklinde karşılık verdi. Bunun üzerine genç, kardeşinin ceset parçalarını birleştirip götürmeye mecbur kaldı. İşte bu sahne, romanın ortaya çıkışını hızlandırdı. Romanda da bu sahneye ayrıntılı bir şekilde yer verdim.

 

Frankenstein Bağdat’ta, pek çok farklı edebiyat ekolüne selam duran melez bir türe sahip. Roman için size ilham veren kitaplardan, yazarlardan bahsedebilir misiniz?

 

Ben genel olarak edebiyatı, özellikle de fantastik türü severim. Aslında çizgi film sanatçısı olarak çalıştım. Kısa bir dönem de çocuk dergileri için çeşitli komik hikâyeler resimledim. H. G. Wells ve Jules Verne’i severim. Ama beni en çok etkileyen eserlerin Binbir Gece Masalları ve Nine Masalları olduğunu söyleyebilirim. Hemen hemen okuduğum bütün kitaplardan etkilendim. Okuduğum türler arasında genel olarak tarih, felsefe, din ve edebiyat yer almakta. Jorge Luis Borges ve Gabriel Garcia Márquez başta olmak üzere Latin Amerika edebiyatını da okumaktan zevk alırım.

 

İlk romanınız Irak’ın işgalinden bir yıl kadar sonra yayımlanmıştı. Ülkenizin savaşlarla çalkalandığı bu dönem sizin edebiyatla ilişkinize nasıl tesir etti? Irak’ın edebi temsilcisi olarak anılmak bir yük mü?


İlk romanım el-Beledu’l-cemîl [Güzel Ülke]’i 2001 yılında tamamlamıştım. Ama kitabın yayımlanması, savaş koşullarından dolayı 2004 yılına sarktı. 2005 yılındaysa Dubai’de ilk Arap romanı ödülüne lâyık görüldüm. Bu da tabii olarak tanınmamı sağladı. Irak’taki savaş, beklenmedik bir şekilde ya da ansızın patlak vermiş değildi. Bu, sürekli devam eden varoluşsal bir durum. Ülkedeki kargaşa, 1958 yılında devletin çöküşüyle birlikte başladı. Peş peşe gelen askeri darbeler, Irak-İran savaşı, Kuveyt’in işgal edilmesi, uluslararası katı ekonomik yaptırımlar, 2003’teki savaş ve son olarak Daeş… Gelecekte bizi hangi savaşların beklediğini tahmin edemiyorum. Edebiyat bu gerçekleri görmezden gelemez. Şahsen bütün yaşamımı savaşın gölgesinde geçirdim. Çocukluğum Irak İran savaşının yaşandığı döneme denk geldi. 90’larda ise asker olarak Irak ordusuna katıldım.

 

Savaşın yarattığı zalimlikleri anlatmak için fantastik ya da gerçeküstücü denebilecek bir üslup kullanıyorsunuz kitapta. Savaşın vahşetiyle ancak böyle yüzleşebiliyoruz diyebiliriz miyiz?

 

Edebiyat, genel olarak tarihin bir yorumudur. Olaylar gerçekleşir, edebiyat ise bu olayları yorumlamaya çalışır. Edebiyat, ruhu ve hafızayı korur, insanlığı savunur. Ama ölümü ve zorbalığı engellemede pek de bir şey yapamaz. Edebiyat, bize ders verir. Ama siyaset, din ve toplum şiddeti bastırmada başarısız olunca insancıl edebiyat duyulmayan bir sese dönüşüverir.


Frankenstein Bağdat’ta aynı zamanda çok sinematografik bir roman, sinemaya uyarlama planlarınız var mı?


İngiliz bir şirketle romanı filme ya da TV dizisine uyarlaması üzerine bir anlaşma yapıldı. Şu anda senaryo ile ilgili hazırlıklar devam etmekte.


Aynı zamanda bir şairsiniz. Şiir ve roman yazarken zihniniz farklı şekillerde çalışıyor mu? Arada nasıl bir fark var?


Şair münferit bir sestir; kendini ya da insanı örnek alarak yazar. Roman yazarı ise başkası; yani kendinden farklı kişiler hakkında yazar. Bizim elbette münferit ve çoğulcu toplumsal bir sese ihtiyacımız var.


Belgesel sinemacı ve gazeteci kimlikleriniz de var. Tüm bu farklı kimliklerin ortak noktası ne sizin için? Irak’ta sesini duyuramayanlar için bir elçi görevi gördüğünüzü düşünüyor musunuz?


Gazetecilik işi bana, kuzeyden güneye bütün Irak’ı dolaşma ve farklı farklı insanlarla buluşma fırsatı verdi. Gazetecilik aynı zamanda yazma deneyimimi geliştirdi. Ancak şüphesiz çok vakit kaybettiren bir meslek. Yeni bir romana başlayacağım zaman, romanı bitirene kadar haber yazmayı bir tarafa bırakırım. Roman, kesinlikle sesi olmayanlar için bir ses oluyor. Roman yazarı, farklı insanlık durumlarını zihninde canlandırabilir ve toplumdaki çeşitli sorunları ifade edebilir. 


Irak’taki edebiyat ve sanat ortamı sizi yeterince besliyor mu? Yurtdışına göç eden çok fazla yazar oldu mu savaş döneminde?


Irak’taki mevcut durumlar altında yazmayı sürdürmek tamamen kişisel bir rekabet. Edebiyat alanında yazmanın ve roman yayımlamanın herhangi bir maddi getirisi yok. Ben tabii ki başkalarından daha çok satıyorum ama maddi anlamda yeterli olacak kadar değil. Yeni bir roman yazmak için çoğu zaman gazetecilikten istifa etmişimdir. Ama daha sonra yeni bir işe girer sonra da yeni bir roman için yine istifa ederim. Ve bu böyle sürüp gider. Şu anda da işsizim çünkü yeni bir roman yazmaktayım.


Frankenstein Bağdat’ta geçtiğimiz sene Uluslararası Man Booker Ödülü için favori gösterilen kitaplardan biriydi. Bu sizi bir anda uluslararası medyaya taşıdı. Anlattığınız öykü Batı’nın ilgisini neden bu kadar çekti sizce?


Irak edebiyatında dikkat çeken önemli birçok romanın var olduğunu söyleyebilirim. Ama hepsi Avrupa dillerine tercüme edilmiyor. Romanımın Batı’da yayıncı ve okur çevresinde dikkat çekmesi, Irak’ta ABD’nin sürdürdüğü savaşı kınamasından kaynaklanmaktadır. Bir başka sebep de, Batı edebiyatındaki Mary Shelley’in Frankenstein kitabını sembolize etmesidir. Üçüncü bir başka neden ise, ileri bir yaratıcılığa sahip olmasıdır. Bugün roman, en iyi korku ve bilimkurgu kitapları listesinde yer almaya ve farklı faklı ülkelerde ilgi çekmeye devam ediyor.


Siz hangi türde kitaplar okumayı tercih edersiniz genelde? Son günlerde masanızda duran, elinizden bırakamadığınız bir kitap var mı?


Çeşitli türlerde kitaplar okurum. Şu aralar Sümer ve Asur kültür mirasını okumaya odaklandım. Ama tekrar tekrar okuduğum kitaplar Binbir Gece Masalları ve Gılgamış Destanı diyebilirim.

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Virginia Woolf’un (1882-1941) yaşarken basılı tek öykü kitabı olan Pazartesi ya da Salı (1921) bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biridir. Virginia Woolf, Mrs. Dalloway, Dalgalar, Deniz Feneri romanlarıyla bilinç akışı tekniğinin başarılı örneklerini vermiş bir öncüdür. Bu akım günümüzde de etkisini yoğun bir şekilde göstermektedir.

Emily Dickinson’a geçmeden önce kendi çocukluğumu ve bahçe hikâyemi anlatacağım size... Macera olsun diye evden kaçıp gün batarken kimsenin ruhu duymadan döndüğüm çocukluk yıllarımda, bütün evlerin bahçeli olduğunu sanırdım. Neden, çünkü şanslıydım; oturduğumuz sakin mahallede bütün evler bahçeliydi, bizimki de.

 

Hepimiz etrafında toplanacağımız hikâyeler arıyoruz. Çünkü bir bakıma hikâye, hayatın zihinlerimizdeki anlamlandırılmış yansımasıdır. Dünyadaki varlığımızı konumlandırabilmek ve bir anlama ulaşabilmek için şeylerin mekân ve zamanda nelere bağlı, nelerle birlikte olduğunu bilmeye muhtacız.

Eğer hidâyet yazılmışsa bir kişinin alınyazısına, kişi ne denli farklı mecralarda dolaşırsa dolaşsın dönüp gelmesi muhakkaktır takdir olunana. Gai Eaton da Lozan’dan İngiltere’ye, Jamaika’dan Mısır’a hakikat arayışıyla gezinirken, bu yazgının izini süren son devir Müslüman entelektüellerinden birisidir.

 

A-

 

Mecnun one night

 

B-

 

Ben bu tarzı benimsedim. Elim belimde vakaların önünde bekler, sakallarımı sıvazlar, sosyolojik birtakım çıkarımlarımı dile getiririm. ‘Ne güzel bir toplum simit yiyor.’ ‘Toplum koşma oğlum beş dakika sonra tekrar gelecek tren.’ ‘Toplum şuradan geçerken az sessiz ol uykuya uzağım zaten.’

 

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.