Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Edebiyatın asi kadınları




Toplam oy: 1282

"Alışılmış"ın dışındaki kadınlar romanların vazgeçilmez kahramanlarından biridir. Toplumun dayattığı sınırların saçmalığını fark eden, bu sınırlardaki adaletsizliği gören bir kadını alın ve onu ekonomik bir bunalımın, bir aşk üçgenin ya da sorunlu bir baba-kız ilişkisinin içinde bırakın... Tebrikler, edebiyatın asi kadınlarından birini yarattınız! Çocukları için savaş veren anneler, kocasını gözünü kırpmadan terk eden kadınlar, gönülleri istediğince seyahat edenler, tabuları yıkmaya çalışanlar... Edebiyat böylesi kadınlara verilecek örneklerle dolu. Sizin için bunlardan bazılarını listeledik. İyi okumalar!

 

La Princess de Clèves (Madame de Lafayette): Bazıları bu kitabı ilk modern psikolojik kitap olarak kabul etmektedir. II. Henry döneminde geçmekte olan kitabın en başında uzun bir dönem betimlemesi yer alır. Tarihi bir roman olmasının yanı sıra, kitap aslında genç bir kadının iç dünyasına yolculuk niteliği de taşır. Bir türlü sevemediği bir prensle evli olması, karakterimizin bir başkasına aşık olmasına yol açar. Yanlış anlaşılmalar, kıskançlık ve görev sorumluluğunun iç içe geçtiği bir hikaye. Hem duygusal yoğunluğun hem de ahlaki ayrımcılığının sonuna kadar hissedilebildiği bir başyapıt.

 

Madame Bovary (Gustave Flaubert) - Anna Karenina (Lev Tolstoy) - Aşk-ı Memnu (Halit Ziya Uşaklıgil): Tarih boyunca bir kadının alışılmışın dışında diye tanımlamanın en kolay, en hızlı ve en bilindik yolu onun kocası dışında biriyle bir aşk ilişkisi yaşadığını görmektir. Emma, Anna, Bihter... Hepsi de hayatlarında bir heyecan, bir mutluluk arayan kadınlar. Bu yüzden de başka erkeklere yöneliyorlar. Ama zengin kocalarının sağladığı lüksten, çocuklarından veya onları evlerine bağlayan o diğer şeylerden de hemen vazgeçmek istemiyorlar. Bu da psikolojik bunalımları beraberinde getiriyor. Bovarist yaklaşımın üç örneği olan bu kitapların sonlarını bilmeyen yoktur herhalde. Üç yetenekli yazarın elinden çıkan üç şahane intihar sahnesi betimlemesi...

 

Bir Kadının Portresi (Henry James): Zeki bir kadının Avrupa'ya gidip canı ne isterse onu yapması demek geleneklerin yıkılması demektir. Isabel Archer gönlünce konuşuyor, davranıyor hatta evleniyor. Ve sonunda da kendisini kocası ve eski sevgilisi tarafından hazırlanan bir tuzağın ortasında buluyor. Bu roman Eski ve Yeni Dünya arasındaki farkı göstermekle dönemin gençlerini de daha yakından tanımamızı sağlıyor.

 

Uçuş Korkusu (Erica Jong): Isadora Wing'in söyledikleri ve düşündükleri 1973'te kitap ilk çıktığında nasıl şok ediciyse günümüzde de hala o kadar şok edici. Evli ve huzursuz olan Isadora evinden dışarı çıkarak Adrian isimli bir İngilizle bir ilişki yaşamak ister. Kitap tek eşliliğin tatmin edici olup olmadığını sorgular, bu ilişki biçiminin arkadaşça bir ateşin yanmasına izin verdiği sonucuna varır. Kitaptaki birçok eyleme psikanalitik konuşmalar eşlik eder ve bu sayede kadına ve cinselliğe dair yerleşmiş bütün görüşler alaya alınır.

 

Venüs'ün Doğuşu (Sarah Dunant): Rönesans döneminde Floransa'da, sanatsal yeteneğe sahip olan Alessandra Cecchi, bir kadın olduğu için sanatını gizlemek zorundadır. Sevmediği bir adamla evlidir. Ancak ilham perisi ona nasıl resim yapılacağını öğreten başka bir erkektir. Kitap günlük hayatı betimlerken, dönemin dini fanatizminin Rönesans'ın açık fikirli birçok eserini nasıl tehdit ettiğine de değinir. Alessandra'nın hikayesi, o zamanlar bir kadının kendini geliştirmek için ne gibi sonuçlara katlanması, ne kadar cesur olması gerektiğini gösteriyor.

 

Tante Rosa (Sevgi Soysal): Yazarın annanesinden kendisine, üç kuşak kadının evrenselleştirilmiş hikayesidir Tante Rosa. Kitap, Rosa 11 yaşındayken başlar ve o ölene kadar devam eder. İlk cinsel deneyimini yaşadığı Hans'la evlenen Rosa, daha nice erkekler gibi ilk eşini de bırakır gider. Hayalperest olması evliliklerinde ve girdiği bütün işlerde başarısız olmasına neden olur. Tante Rosa kilise tarafından aforoz edilir, mahalleden dışlanır, hep yabancılaştırılır. Klasik algılara ve kurumlara ironik bir başkaldırış kitapta devamlı karşımıza çıkar. Sevgi Soysal'a göre Tante Rosa "Tüm kadınca bilmeyişlerin tek adıdır."

 

Handan (Halide Edip Adıvar): Edebiyatımızdaki az sayıda mektup biçiminde yazılmış romanlardandır. Aşk ve kadın pskilojisi romanın ana temalarındandır. Handan evlidir ve Londra'da yaşamaktadır. Komünist olduğu gerekçesiyle evlenmeyi kabul etmediği Nazım, Handan yüzünden intihar eder. Handan'ı derin üzüntülere boğan bu süreç hasta olmasıyla sonuçlanır. Bu sırada en yakın arkadaşının eşi olan Refik Cemal, Handan'ın iyileşmesi için elinden geleni yapar. Ancak Handan en yakın arkadaşının eşiyle bir aşk ilişkisi yaşadığı için vicdan azabından ölür. Bol aşk üçgenli hatta beşgenli bu kitap Türk edebiyatında alışılmamış bir kadın modeline işaret eden, önemli bir kitaptır.

 

Çalıkuşu (Reşat Nuri Güntekin): Kitabın baş kahramanı Feride ve daha nice idealist öğretmen tiplemesi, modern Türkiye'nin kuruluşu sırasında birçok romanda karşımıza çıkar. Feride İstanbul'da iyi eğitim almış, güzel bir kızdır. Anadolu'da öğretmenlik yapmaya karar vererek Anadolu'ya geçer. Gittiği her şehirde güzelliği, saflığı başına bela açar. En sonunda dedikoduları önlemek için babası gibi gördüğü Hayrullah Bey ile evlenir ama gönlünde hep çocukluk aşkı Kamuran vardır. Feride, toplumun güzel ve okumuş bir kadının yalnız başına çalışıp hayat kurmasını nasıl yadırgadığının en güzel örneklerinden biridir.

 

 


 

 

* Görsel: Steven Quinn

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Muhammed Hicazi 1900 yılında Tahran’da dünyaya gelmiş. Yüksek bir memur olan babasının imkânları sayesinde müreffeh bir çocukluk geçirmiş. Erken yaşlarda Arapça ve Fransızcayı yetkin şekilde öğrendikten sonra eğitim için Fransa’ya yollanmış. Hicazi’nin Fransa yılları onun uzaktan idrak etmeye çalıştığı Batı’yı yerinde özümsemesi için bir başlangıç noktası olmuş.

Kelimeleri hikâyeleri ile birlikte düşünürüm. Birer insan gibi yaşamları ve dönüşümleri vardır kelimelerin. Onun seyrini izlerim. Anlamları dışında görünüşleri ve tipografik hareketleri ilgimi çeker.

 

İstanbul’da yaz mevsiminin ayak sesleri duyuluyordu. Üniversitedeki bahar döneminin son dersinde felsefe hocam Cemil Güzey, okuma listesi çıkardı. Uzayıp giden listede bir kitap ismi hemen gözüme çarptı; Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar. Bu üç kelimeyi yan yana okuyunca heyecanlanmıştım.

*Paul de Senneville/Mariage d'Amour (Aşk Evliliği) bu yazıya eşlik edebilir.

Taşra, edebiyattan sinemaya geçişin en kestirme yoludur. Orada zaman, mekân ve insan sinematografik anlamın bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir derinliğe sahiptir. Ancak bu derinlik çoğu zaman bir daralmayı, dışa kapalılığı, durağanlığı, kasvetli ve sonu gelmez bekleyişleri de içinde taşır. Bu yönüyle İnsanoğlunun ebedi yazgısını, ilk sürgün anını hatırlatan ihsaslarla doludur taşra.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.