Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Editörden: Bir de yirmi yıl sonra okuyun




Toplam oy: 873

Acaba bu yaşlı dünya, hala ne çok sürprize gebe. Henüz geçiş evresinde olduğumuz dijital çağ mesela... Getirebileceği büyük değişimlere bakarken, en aklıselimim sahibimiz bile küçük bir çocuğun heyecan ve şaşkınlığına bürünüyor. Çünkü, biraz dikkat ettiğinde, henüz buzdağının görünen kısmıyla haşır neşir olduğumuzu herkes fark ediyor.

 

İş, çağların getirebileceği değişimlere göz atmaya gelince, çok hevesliyiz. Fakat bütünüyle anlamak ve gerçekçi tahminler yürütmek söz konusu olunca, kabul edelim ki biraz aciziz. Bu dünya başımıza daha neler getirebilir, hiçbirimiz tamamiyle tahayyül edemiyoruz.

 

Edebiyatta da durum aynı. Edebiyatın, özellikle de romanın, neye evrileceği sorusu moda olduğundan bu yana, düşünmeyi, hayal etmeyi, hatta bazen abuklamayı bile seviyoruz. Envayi çeşit fikir dolaşıyor ortada. Kimisi sadece formatta devrim olacağını söylüyor, kimi ise büyük içeriksel devrimler öngörüyor roman için. Gelin görün ki, hala o müthiş icadın, en klasik haliyle kitabın ellerine teslimiz. Devrim, içini doldurduğunuzda, öyle pek de kolay bir sözcük değil çünkü...

 

 

 

 

 

Harry Potter'dan, gerilla editörlüğe

 

Yine de, bu öngörüler arasında bir tanesi var ki, sadece kalplerimizin daha hızlı atmasına neden olmakla kalmıyor, bizzat yaşamlarımıza giriyor da. Adı, transmedya hikayecilik. Çok konuşuluyor, gitgide etkinliğini artırıyor. Konu Harry Potter olunca da karşımıza çıkabiliyor, gerilla editörlük kavramından konuşuyorsak da... Biz de bu sebeple, bu ayki kapak konumuzu bu kavrama ayırdık; Yenal Bilgici transmedya hikayeciliği enine boyuna sorguladı. Ben diyorum ki, hepimiz bu sayıyı saklayalım. Yirmi yıl sonra, edebiyatın geleceğine ilişkin yapılan bu yorumları okumak ve okutmak, bir tarafıyla eğlenceli gelecektir; eminim. Değil mi ki, edebiyatın bize ne sürprizleri olduğunu hala hiçbirimiz bilmiyoruz.

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Son birkaç yıldır sanata olan ilgi ülkemizde gitgide artıyor. Bu durumun farkında olan yayıncılar da daha fazla sanat kitabı yayınlıyorlar. Özellikle Batı resmi/sanatı hakkında ülkemizde genel kültür az olduğu için bu alana hitap eden kitapların sayısında ciddi bir artış var.

Edebiyat kelimesinin en büyük talihsizliği zaten biliniyor olması. İnsanların “zaten biliyorum” deyip sözlüklere müracaat etmediği talihsiz kavramlardan biri edebiyat. Hiç okumasak da, elimizden romanlar, öykü kitapları düşmese de edebiyat orada bir yerde aşikâr olarak durur zaten. Edebiyat kelimesinin ilk anlamı ile mecaz anlamı arasındaki tezat ise rahatsız edicidir.

Amin Maalouf, Türkiye’de çok az yazara nasip olabilecek bir sevgi halesiyle sarmalanmış bir yazar. Her kitabı sadece çok okunmakla kalmıyor aynı zamanda edebi çevrelerde tartışılmaya değer görülüyor. Hatta edebi çevrelerin dışına çıkıp düşünce dünyasına da ilham veriyor. Eleştiriler de ardından geliyor tabii ki.

Yeni bir yıl, yepyeni bir yıl… Başlangıçlar önemlidir ve nasıl başlarsan öyle gider. Her pazartesi başladıkların küçük bir adımdır ama ocak ayında yaptığın başlangıçlar daha büyüktür. Geçen yılı unut, kaç yaşında olduğunu da… Pırıl pırıl bir yıl var önünde… 365 gün, 12 ay, 52 hafta, 8.760 saat, 525.600 dakika… Bunları, seni sayılarla sıkmak için söylemiyorum.

Şule Yayınları’ndan çıkan son öykü kitabı Fantastik Şeyler ile okuyucu ile yeniden bir araya gelen Naime Erkovan, edebiyatın toprak sahasına adını ilk olarak Beşinci Düğme ile yazmıştı. Aynı eserinde “Her şey gezegenlerin konumu yüzünden’’ diyordu Erkovan. O sebepten mi yoksa başka nedenle mi bilmem, ama önemli bir mevzu bence de.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.