Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Fantastiğin Köklerine Doğru




Toplam oy: 4
Elfler - Altın Anahtar, Johann Ludwig Tieck ile George MacDonald’ın fantastik kurgunun öncü metinlerinden sayılabilecek iki öyküsünü bir araya getiriyor. Fantastiğin köklerine doğru yapılan bir tür yolculuk olarak tanımlayabileceğimiz bu kitap, türün edebiyat içinde daha doğru konumlandırılması adına da önemli bir çalışma.

Hikâyenin ne işe yaradığı, varoluşumuzda neye denk düştüğü, neleri üstlendiği hâlâ cevabı aranan sorular. Kendi adıma varlığımızı hikâyelerle inşa ettiğimize, bir özne olarak kâinatı dolduran her şeyden ayrıştığımız andan itibaren, öz benliğimizde daha derinlere doğru bir tür geri çekilme hamlesi yaptığımıza inanıyorum. Çünkü kendimizi ancak dışsal unsurlarla, hikâyelerin içimizde açtığı yeni uzamlara doldurduklarımızla tanımlayabiliyoruz. Özne ile nesne arasında oluşan mesafe boyunca ilerleyen bu geri çekiliş yolculuğunda hikâyelerin rehberliğine güveniyorum. Dolayısıyla hepimizin esasen anlattığı hikâyelerden ibaret olduğunu, toplumların kolektif bilincinin de hikâyelerin etrafında şekillendiğini söyleyebiliriz.

 

 

Elbette bu kabullerin, hikâye anlatıcılığı bağlamında edebiyat ve kurmacaya yaklaşımımızı doğrudan etkilemesi kaçınılmaz. Kimi zaman hâkim kültür çevreleri aksini söylese de post modern insan zihninin derinliklerine kazınmış arketipleri harekete geçirebilme becerisi bağlamında fantastik kurgunun, hikâyenin en temel işlevlerinin gerçekleştirilmesi adına güçlü etkili bir enstrüman olduğunu inkâr edemeyiz. Öte yandan aydınlanma sonrası sınırları yeniden çizilen sanat dairesinde, fantastiğin tanımının yapılması ayrı bir güçlük olarak karşımıza çıkar. Zira bugün bulunduğumuz yerden dönüp geriye baktığımızda, fantastiğin kavramsal bir çerçeveye oturtulması yönünde sınırlı birkaç denemeden fazlasını göremiyoruz.

 

 

Nesnel ve yaygın referans noktalarından yoksun oluşumuz, olası çalışmalar için ümit kırıcı olsa da, bu yönde yeni yollar açması muhtemel işlere imza atılmıyor da değil. Türün sıkı takipçilerinin hatırlayacağı üzere fantazyanın Tolkien öncesi serüvenini gözler önüne seren Unutulmuş Fantastik Klasikler dizisi eylülden itibaren raflardaki yerini almaya başlamıştı. Kuşkusuz fantastiğin köklerine yapılacak bu tür yolculuklar türün edebiyat içinde daha doğru konumlandırılması ve hâlihazırda dönüştüğü form itibariyle derli toplu bir tanımının yapılması adına atılacak ilk adımlar. Geçtiğimiz ay Laputa Kitap tarafından yayımlanan Elfler - Altın Anahtar da bu çabaya kayda değer katkılar sağlayacak bir diğer kitap. Alışık olmadığımız türden bir seçki olan kitapta iki önemli yazardan fantastik kurgunun öncü metinlerinden sayılabilecek iki öykü yer alıyor. Her iki eserin çevirmen koltuğunda Dilan Şirin otururken, dizi editörlüğünü ise Doğan Hezer üstleniyor.

 

Elflerin yer aldığı ilk metin

 

Alman romantizminin kurucu isimleri arasında yer alan ve özellikle ülkesinin ortaçağ masallarından beslenen oyunları yanı sıra şiir, çeviri ve eleştirileri ile de tanınan Johann Ludwig Tieck’in kaleme aldığı Elfler öyküsü kitapta yer alan ilk eser. Bugün tanıdığımız haliyle elflerin yer aldığı ilk metin olması bakımından ayrı bir öneme sahip olan öykü, masal ve klasik anlatı unsurlarının, romantizmin etkilerinin izlerini sürebileceğimiz bir eser.

 

Kitapta yer alan diğer öykü ise Türk okurun Fantastes, Prenses ve Goblinler ve Prenses ve Curdie gibi eserlerinden tanıdığı türün gelişimine büyük katkıları olan George MacDonald imzalı Altın Anahtar. Fantastik kurgunun kurucu babalarından sayılan MacDonald, Tolkien, Lewis Carroll, J.M. Barrie, Edward Plunkett gibi yazarları etkilemiş, C.S. Lewis’in kendisinden “ustam” olarak bahsettiği önemli bir isim.

 

Masal etkilerinin güçlü şekilde hissedildiği Tieck’in aksine George MacDonald kurgularını kendi buluşlarına dayandıran bir yazar. Altın Anahtar’ın görece kısıtlı hacmine rağmen MacDonald’ın güçlü imgelerle süslediği yaratıcılığının görkemine şahit oluyoruz.

 

Fantastik kurgunun imkânlarının hakkıyla kullanılması adına bu tür klasik metinlerin dilimize kazandırılmasının önemi yadsınamaz. Ne var ki, sadece Batı paradigmaları ile üretilmiş eserlerle yetinilmesi, türün hâlihazırda hapsedildiği alana kalıcı olarak mahkûm edilmesine neden olacaktır. Oysa diyalektik bir yaklaşımla coğrafyamızın beslendiği kaynaklardan, kendi kültürel mirasımızdan da faydalanılmasıyla fantastik kurguya hak ettiği itibarı iade edebiliriz.

 

 

KISA KISA:

 

Netflix’in, Game Of Thrones’un ekranlara veda etmesiyle oluşan fantastik dizi boşluğunu doldurmaya aday yapımı The Witcher, nihayet aralık ayının sonunda izleyicisiyle buluştu. Aslına bakılırsa, uyarlamaların özgün eserin içinden doğduğu alt kültürün mensuplarınca eleştirilmesi biraz da bu işinin şanındandır. The Witcher da henüz oyuncu seçimlerinin açıklanmasından itibaren sert eleştirilere maruz kalmıştı. Kuşkusuz bunda dizi uyarlamasından çok önce yapılan oyunların, karakterlerden, mekânlara eserin görsel yönünü izleyicilerin zihinlerine belli kodlarla kazımış olmasının etkisi büyük. Yine de Henry Cavill seçiminin doğruluğu ölçüsünde, başta Yennefer olmak üzere Triss, Istredd, Eithne ve Fringilla gibi karakter için yapılan oyuncu tercihlerinin yanlışlığı tartışma götürmez. Dahası dizide anlatılan hikâyeyi takip etmek zaman zaman kitapları okuyanlar için bile zor bir hal alıyor. Öte yandan kurulan atmosfer, aksiyon-drama dengesi ve karakter inşası açısından oldukça başarılı bir yapımla karşı karşıya olduğumuzu da belirtmek gerek. Yedi sezon olarak planlanan The Witcher’ın Game Of Thrones’u gölgede bırakacak bir başarı yakalaması mümkün olacak mı? Zamanla göreceğiz.

 

 

Amerikan büyülü gerçekçiliğinin en önemli isimleri arasında yer alan Kelly Link bir kez daha Türk okuru ile buluşuyor. Daha önce Hugo, Locus ve World Fantasy Award gibi saygın ödülleri birkaç kez kazanma başarısını gösteren Link’i, çeşitli derlemelerin yanı sıra Tuhaf Şeyler Oluyor isimli kitabından tanıyoruz. Yazarın adını 2016 Pulitzer Finalistleri arasına yazdıran öykü seçkisi Belaya Bulaş, İthaki Yayınları tarafından dilimize kazandırıldı. Seda Çıngay Mellor’un çevirisi ile okuyacağımız kitabın editörlüğünü ise Ali Saygı Ortanca üstleniyor.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Son birkaç yıldır sanata olan ilgi ülkemizde gitgide artıyor. Bu durumun farkında olan yayıncılar da daha fazla sanat kitabı yayınlıyorlar. Özellikle Batı resmi/sanatı hakkında ülkemizde genel kültür az olduğu için bu alana hitap eden kitapların sayısında ciddi bir artış var.

Edebiyat kelimesinin en büyük talihsizliği zaten biliniyor olması. İnsanların “zaten biliyorum” deyip sözlüklere müracaat etmediği talihsiz kavramlardan biri edebiyat. Hiç okumasak da, elimizden romanlar, öykü kitapları düşmese de edebiyat orada bir yerde aşikâr olarak durur zaten. Edebiyat kelimesinin ilk anlamı ile mecaz anlamı arasındaki tezat ise rahatsız edicidir.

Amin Maalouf, Türkiye’de çok az yazara nasip olabilecek bir sevgi halesiyle sarmalanmış bir yazar. Her kitabı sadece çok okunmakla kalmıyor aynı zamanda edebi çevrelerde tartışılmaya değer görülüyor. Hatta edebi çevrelerin dışına çıkıp düşünce dünyasına da ilham veriyor. Eleştiriler de ardından geliyor tabii ki.

Yeni bir yıl, yepyeni bir yıl… Başlangıçlar önemlidir ve nasıl başlarsan öyle gider. Her pazartesi başladıkların küçük bir adımdır ama ocak ayında yaptığın başlangıçlar daha büyüktür. Geçen yılı unut, kaç yaşında olduğunu da… Pırıl pırıl bir yıl var önünde… 365 gün, 12 ay, 52 hafta, 8.760 saat, 525.600 dakika… Bunları, seni sayılarla sıkmak için söylemiyorum.

Şule Yayınları’ndan çıkan son öykü kitabı Fantastik Şeyler ile okuyucu ile yeniden bir araya gelen Naime Erkovan, edebiyatın toprak sahasına adını ilk olarak Beşinci Düğme ile yazmıştı. Aynı eserinde “Her şey gezegenlerin konumu yüzünden’’ diyordu Erkovan. O sebepten mi yoksa başka nedenle mi bilmem, ama önemli bir mevzu bence de.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.