Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Fotoğraf // Roland Barthes’ı “yeniden” okurken




Toplam oy: 180
Aslında sanat tarihine geçecek bir çeşitleme, bir yeni aranjman olarak sayabileceğimiz bu kitabı, Camera Lucida’yı anlama kılavuzu olarak da ele almamız mümkün.

Geçmiş hem uzak hem de sandığımızdan çok daha yakındır. Geçmişi hatırlamak kolay, hesabını vermek ise zordur. Süperegomuz bizi bilinçaltındaki yalnızlığına mahkum etmeden önce, yaşadığımız günler nostaljinin askerleri tarafından çoktan kuşatılmıştı. İnsanlığın, zamanın geçtiğini hatırlatacak yeni buluşlara gereksinimi vardı.


Fotoğraf yeryüzüne çıktığında bu kuşatma da kendiliğinden kalkmıştı.


Durağan aynalarla kuşatılmış, bambaşka ölçütlerle okunacak yepyeni bir dünya, geleceği üzerine kayıt etmeye ant içmişti adeta. Artık insanlar hatırlamak için fotoğraflara bakıyorlardı ve fotoğraflar aracılığıyla hatırlanacaklarını biliyorlardı.

 

 

 

Daniel Boudinet, Polaroid, 1979 (Camera Lucida kitabından)


Hafızanın yerini fotoğraf henüz almamışken, sözcüklerle konuşurdu insanlar. Felsefe, mitoloji gibi kadim disiplinler, evreni daha iyi kavramak ve yaşadığımız dünyayı daha iyi anlamak için yeryüzüne gönderilmiş gibiydiler. Tragedya ise, anılar ürperttiğinde sarındığımız bir pelerin gibiydi. Dünya çağdaş sanatla henüz aklını kaybetmemişti.


Sevdiklerimizin yanında geçen, o bitmesini hiç istemediğimiz anların psikolojik zamana karşılık geldiğini hepimiz biliriz. Bazen bir koku, bazen bir melodi, bazen de nedenini bizim asla bilemeyeceğimiz bir bilinç atlamasının önümüze koyduğu anıları hayretle hatırlarken buluruz kendimizi. Zaman görecelidir. Yaşam uçucudur.


Roland Barthes’ın Camera Lucidası ile karşılaştığımız o günler, fotoğraf üzerine sıkça düşündüğümüz ama girdiğimiz bilgi kuyularından kendi olanaklarımızla çıkamadığımız için dışarıdan yardıma ihtiyacımızın en fazla olduğu zaman dilimiydi. Barthes, ipini bize uzattığında gözümüzü alan bir ışık vardı; üstelik hem susuz hem de ıslaktık.


Sahneye ilk, fotoğrafı insanlığa anlatmak için yeminli John Berger çıkmış, elindeki fenerle bize yola göstermişti. Görme Biçimleri, görme biçimimiz olmuştu. Freud’un yanılgılar psikolojisini de terkimize alıp fotoğrafların ardından gitmiş. Resim tarihinden reklamcılığın belirsiz oyunlarına kadar felsefenin rüzgarına yelkenimizi açmış her delikanlı gibi olan bitene şüpheyle bakmıştık. Hümanist Berger insanlardan umutlu, biz ise gelecekten kaygılıydık.


Sonra fotoğraf ve hayatın akıp geçmekte olan sosyolojisine bir kadın kalbinin yanı sıra, mükemmel işlenmiş bir insan beyni ile de bakmayı bilen, bulutlu havalarla arası iyi olan Susan Sontag ile tanışmıştık. “Fotoğraf Üzerine” bizler de onunla paralel düşünmeye başlamıştık. Dünya kötülükler, felaketler ve savaşlarla daha mükemmel dönüyordu. Bildiği her şeyi paylaşıp sahneden indiğinde, hepimiz onu kutlamak için sıradaydık. Sontag’ı seyrek görüşen akrabalar gibi özlemle bağrımıza basmıştık.


Sonra, zaten herkesten çok daha önce sahnede olan Barthes gelip yepyeni bir rolle karşımıza çıktığında, biraz daha temkinle kendisine yaklaşmıştık. Sözcükleriyle kundakladığı annesinin, kulağından gitmeyen ninnisiyle bizler de o kayıp fotoğrafın peşine düşmüştük. Ve bu dünyaya doymamış bir ruh gibi, bahçede Walter Benjamin’in ayak izlerini arıyorduk. Yaşam uzun, fotoğrafın tarihi ise, insanlığın tarihine göre çok kısaydı.

 

 

Alexander Gardner, Lewis  Peyne'in portresi, 1865 (Camera Lucida kitabından)

 

 

Yakıtı, mutsuzluktan


A. Tufan Palalı, ilhamı tamamen Roland Barthes’a ait olan Kış Bahçesinden Fotoğrafa: Bir Roland Barthes Yolculuğu adını taşıyan sıra dışı bir kitaba imza atmış. Kitabın yazılış nedeni, bir “leitmotiv” gibi bizi asla terk etmeyen, Barthes’ın sözünü ettiği -ama kendisi dışında kimsenin görmediği- kış bahçesi fotoğrafı. Aslında sanat tarihine geçecek bir çeşitleme, bir yeni aranjman olarak sayabileceğimiz bu kitabı, arka kapakta da belirtildiği gibi Camera Lucida’yı anlama kılavuzu olarak da ele almamız mümkün.


Kış Bahçesinden Fotoğrafa kitabı, Barthes’ın annesinin ölümünden sonra bitirmiş olduğu Camera Lucida’ya yeni bir bakış denemesi. Ama altı çizilen konular ve bunlara A. Tufan Palalı’nın yaklaşım biçimi, bizim kitap üzerine bir kez daha düşünmemizi, hatta yeni veriler ışığında bir kez daha okumamızı da yanında getiriyor. Önce annesi, sonra da Roland Barthes, görevlerini bitirip bu dünyadan çekilmişlerdir. Barthes, yazdıklarının yanına artık yeni bir şey koyamayacaktır.


Biraz kızgındır hayata Barthes, ama bunu hep kırgınlık perdesinin arkasında, günlük hayatla arasına mesafe koyarak kontrollü bir biçimde dışavurmuştur. Varoluşçular gibi mutluluk ile pek işi yoktur. Hatta Barthes’ın yaşamını idame ettirmek için gereken yakıtını mutsuzluktan sağladığını da rahatlıkla söyleyebiliriz. Yaptığı her fotoğraf okuma denemesi, aslında her erkek çocuğun yaptığı “anneyi arama/bulamama” ediminden başka bir şey değildir.


A.Tufan Palalı, bu çetin ceviz yapıtı, sanat tarihinden mitolojiye uzanan geniş bir bilgi skalası üzerinden bir kez daha değerlendiriyor ve farklı bir okuma gerçekleştiriyor. Alıntılarını, Camera Lucida kitabının 48 bölümüyle paralel olarak eşliyor. Yaptığı her doğaçlamada, iyi bir caz müzisyeni gibi ana melodiden kopmuyor. Barthes’ın cümleleri -ve elbette buna bağlı olan görüş ve düşünceleri- Palalı’nın yeni bakış açılarıyla bir kez daha harmanlıyor.


Barthes’ın en büyük özelliği, hiçbir yere bakmadan oluşturduğu kuramlarını, göstergebilimin ışığında farklı bir tonlama ile kendine özgü filtrelerden geçirerek okuyucusuna sunmasıdır. Sadece yazıları değil, iyi bir hatip olan Roland Barthes’ın konferansları ve dersleri de sanat ve felsefe dünyası için büyük önem taşımaktadır. Birçok teorisi bu oturumlarda tutulan notlarla daha iyi anlaşılmıştır.



A. Tufan Palalı’nın yapıtını bir eleştiri kitabı olarak değil, Barthes’ın bestesine sadık kalarak yapılmış yeni tatlar içeren bir çeşitleme, onun ayak izlerini bozmadan aynı rotayı takip etme uğraşı, “Kör alan”dan “Studium ve Punctum”a uzanan bir yolculuğun yeniden söylenmiş bir hikayesi olarak ele alabiliriz. Palalı, Barthes’ın okuma uğraşını, bizlere yeni katmanlar sunarak anlamamıza yardımcı olmak üzere oluşturmuş. Üzerine çok emek verildiği belli olan kitabın son bölümünde yer alan 24 sayfalık “Notlar” bölümü de, tam kitap bitti derken, okuyucularına resimden edebiyata kadar uzanan alıntılarla son satırlara kadar rehber oluyor.

 

 


Bu satırların müellifi bendeniz, bir yandan rüyalarla kutsanmış bilinçaltımın kozmik atlamalarına yenik düşüp Edip Cansever’in -sadece dizelerinden yola çıkarak fotografik görüntüsünü oluşturduğum- “Limonluktaki Yangın” şiirini düşünürken, diğer yandan da annesinin kendinden önceki fotoğraflarına gizliden gizliye âşık Roland Barthes üzerine bir yazıyı, evimin kış bahçesinde yazarken buluyorum kendimi. Artık ben de bu oyunun kaçınılmaz bir parçasıyım.


Ve kış bahçeleri, güneşin acımasızca kendini gösterdiği yaz günlerinde, bir fanus gibi varlığını yeniden üretir. Oysa bu yazının da yazıldığı kış vakitlerinde -içerisi sıcak ise- hatırlamaya çalıştığımız eski bir fotoğrafta olduğu gibi, bize gülümseyen evreni bir hayal perdesinin ardında görürüz.


Dünya bizim mağaramız, içine hapsolduğumuz gizli bahçedir. En umulmadık anlarda, fotoğraflar yardımımıza yetişir; bugünü yarına, geçmişimizi geleceğe taşır. Aramayız, bulmuşuzdur artık. Barthes, iyi ki varsın; A. Tufan Palalı eline sağlık. Belki de o fotoğraf hiç olmamıştı.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Meksikalı yazar Juan Rulfo (1918-1986), Ova Alev Alev’de bilinç akışı, iç monolog, geri dönüş gibi öyküleme tekniklerini kullanarak, Meksika deyince akla gelen şiddet ve sömürüyü etkileyici bir dile dönüştürüp öyküleştirir.

Bir ateşin başına toplanıp hikâyeler dinlemeye başladığımızdan bu yana doğaüstü kahramanlar ve onların mucizevi maceraları hayallerimizi süslüyor. Arkaik insan için hikâyelerdeki mucizeleri yaşadığı dünyaya dâhil etmek son derece olağanken modern insanın tarih ve bilim ile kurduğu ilişkinin, büyülü zamanlarla olan bağını kopardığına inanılır.

Yu Hua! Onu, bir romanının isminden mülhem modern Çin edebiyatının Kanını Satan Adam’ı olarak isimlendirebiliriz. Zira memleketinden uzaklarda, sürgün hayatı yaşayıp damarlarındaki hınzır hikâyeleri damıtarak yaşaması zor bir iş olsa gerek. Ne de olsa insanlar için kan neyse yazarlar için hayal odur.

 

Kadim zamanlardan beri “yalan” her din, her inanış ve her dünya görüşünce lanetlenmiştir. Tarihte yalanı hoş gören bir kavme denk gelmek mümkün değildir. Yine de insanın olduğu her yerde ve zamanda yalan “kullanılan” bir araçtır. Kimi zaman gerekmese bile yalan söyler insanlar. Yalanın yüzü insana daha sıcak, daha parlak görünür çoğu zaman.

 

Mad Max (2015), kıyamet-sonrası (post-apokaliptik) dünyanın kendi başına bir savaşçısı olan mücadeleci Max’ın muhtelif maceralarından oluşan macera-aksiyon türünde bir video oyunu. Kum altında kalmış havaalanlarından (Underdune), metro istasyonlarına; dağ, vadi diplerinden çok tuhaf yaylalara çeşit çeşit kamplarda efsane arabamız Magnum Opusla geziyoruz.

Söyleşi

Selim İleri ile edebiyat ve hayat hakkında

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

Editör'den

Edebi türler arasındaki tartışmaları her zaman büyük bir keyifle izlemişimdir. Bu tartışmalar arasında kuşkusuz, hangi türün daha eski olduğuna dair tartışma, yazarları, şairleri ikiye böler. Şairler, şiirin en eski edebi tür olduğu iddiasındadırlar. Hikâyeciler ise insanın “tahkiye” etme ihtiyacından dolayı hikâye türünü ilk insana kadar dayandırırlar.