Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Fotoğraf // Roland Barthes’ı “yeniden” okurken




Toplam oy: 290
Aslında sanat tarihine geçecek bir çeşitleme, bir yeni aranjman olarak sayabileceğimiz bu kitabı, Camera Lucida’yı anlama kılavuzu olarak da ele almamız mümkün.

Geçmiş hem uzak hem de sandığımızdan çok daha yakındır. Geçmişi hatırlamak kolay, hesabını vermek ise zordur. Süperegomuz bizi bilinçaltındaki yalnızlığına mahkum etmeden önce, yaşadığımız günler nostaljinin askerleri tarafından çoktan kuşatılmıştı. İnsanlığın, zamanın geçtiğini hatırlatacak yeni buluşlara gereksinimi vardı.


Fotoğraf yeryüzüne çıktığında bu kuşatma da kendiliğinden kalkmıştı.


Durağan aynalarla kuşatılmış, bambaşka ölçütlerle okunacak yepyeni bir dünya, geleceği üzerine kayıt etmeye ant içmişti adeta. Artık insanlar hatırlamak için fotoğraflara bakıyorlardı ve fotoğraflar aracılığıyla hatırlanacaklarını biliyorlardı.

 

 

 

Daniel Boudinet, Polaroid, 1979 (Camera Lucida kitabından)


Hafızanın yerini fotoğraf henüz almamışken, sözcüklerle konuşurdu insanlar. Felsefe, mitoloji gibi kadim disiplinler, evreni daha iyi kavramak ve yaşadığımız dünyayı daha iyi anlamak için yeryüzüne gönderilmiş gibiydiler. Tragedya ise, anılar ürperttiğinde sarındığımız bir pelerin gibiydi. Dünya çağdaş sanatla henüz aklını kaybetmemişti.


Sevdiklerimizin yanında geçen, o bitmesini hiç istemediğimiz anların psikolojik zamana karşılık geldiğini hepimiz biliriz. Bazen bir koku, bazen bir melodi, bazen de nedenini bizim asla bilemeyeceğimiz bir bilinç atlamasının önümüze koyduğu anıları hayretle hatırlarken buluruz kendimizi. Zaman görecelidir. Yaşam uçucudur.


Roland Barthes’ın Camera Lucidası ile karşılaştığımız o günler, fotoğraf üzerine sıkça düşündüğümüz ama girdiğimiz bilgi kuyularından kendi olanaklarımızla çıkamadığımız için dışarıdan yardıma ihtiyacımızın en fazla olduğu zaman dilimiydi. Barthes, ipini bize uzattığında gözümüzü alan bir ışık vardı; üstelik hem susuz hem de ıslaktık.


Sahneye ilk, fotoğrafı insanlığa anlatmak için yeminli John Berger çıkmış, elindeki fenerle bize yola göstermişti. Görme Biçimleri, görme biçimimiz olmuştu. Freud’un yanılgılar psikolojisini de terkimize alıp fotoğrafların ardından gitmiş. Resim tarihinden reklamcılığın belirsiz oyunlarına kadar felsefenin rüzgarına yelkenimizi açmış her delikanlı gibi olan bitene şüpheyle bakmıştık. Hümanist Berger insanlardan umutlu, biz ise gelecekten kaygılıydık.


Sonra fotoğraf ve hayatın akıp geçmekte olan sosyolojisine bir kadın kalbinin yanı sıra, mükemmel işlenmiş bir insan beyni ile de bakmayı bilen, bulutlu havalarla arası iyi olan Susan Sontag ile tanışmıştık. “Fotoğraf Üzerine” bizler de onunla paralel düşünmeye başlamıştık. Dünya kötülükler, felaketler ve savaşlarla daha mükemmel dönüyordu. Bildiği her şeyi paylaşıp sahneden indiğinde, hepimiz onu kutlamak için sıradaydık. Sontag’ı seyrek görüşen akrabalar gibi özlemle bağrımıza basmıştık.


Sonra, zaten herkesten çok daha önce sahnede olan Barthes gelip yepyeni bir rolle karşımıza çıktığında, biraz daha temkinle kendisine yaklaşmıştık. Sözcükleriyle kundakladığı annesinin, kulağından gitmeyen ninnisiyle bizler de o kayıp fotoğrafın peşine düşmüştük. Ve bu dünyaya doymamış bir ruh gibi, bahçede Walter Benjamin’in ayak izlerini arıyorduk. Yaşam uzun, fotoğrafın tarihi ise, insanlığın tarihine göre çok kısaydı.

 

 

Alexander Gardner, Lewis  Peyne'in portresi, 1865 (Camera Lucida kitabından)

 

 

Yakıtı, mutsuzluktan


A. Tufan Palalı, ilhamı tamamen Roland Barthes’a ait olan Kış Bahçesinden Fotoğrafa: Bir Roland Barthes Yolculuğu adını taşıyan sıra dışı bir kitaba imza atmış. Kitabın yazılış nedeni, bir “leitmotiv” gibi bizi asla terk etmeyen, Barthes’ın sözünü ettiği -ama kendisi dışında kimsenin görmediği- kış bahçesi fotoğrafı. Aslında sanat tarihine geçecek bir çeşitleme, bir yeni aranjman olarak sayabileceğimiz bu kitabı, arka kapakta da belirtildiği gibi Camera Lucida’yı anlama kılavuzu olarak da ele almamız mümkün.


Kış Bahçesinden Fotoğrafa kitabı, Barthes’ın annesinin ölümünden sonra bitirmiş olduğu Camera Lucida’ya yeni bir bakış denemesi. Ama altı çizilen konular ve bunlara A. Tufan Palalı’nın yaklaşım biçimi, bizim kitap üzerine bir kez daha düşünmemizi, hatta yeni veriler ışığında bir kez daha okumamızı da yanında getiriyor. Önce annesi, sonra da Roland Barthes, görevlerini bitirip bu dünyadan çekilmişlerdir. Barthes, yazdıklarının yanına artık yeni bir şey koyamayacaktır.


Biraz kızgındır hayata Barthes, ama bunu hep kırgınlık perdesinin arkasında, günlük hayatla arasına mesafe koyarak kontrollü bir biçimde dışavurmuştur. Varoluşçular gibi mutluluk ile pek işi yoktur. Hatta Barthes’ın yaşamını idame ettirmek için gereken yakıtını mutsuzluktan sağladığını da rahatlıkla söyleyebiliriz. Yaptığı her fotoğraf okuma denemesi, aslında her erkek çocuğun yaptığı “anneyi arama/bulamama” ediminden başka bir şey değildir.


A.Tufan Palalı, bu çetin ceviz yapıtı, sanat tarihinden mitolojiye uzanan geniş bir bilgi skalası üzerinden bir kez daha değerlendiriyor ve farklı bir okuma gerçekleştiriyor. Alıntılarını, Camera Lucida kitabının 48 bölümüyle paralel olarak eşliyor. Yaptığı her doğaçlamada, iyi bir caz müzisyeni gibi ana melodiden kopmuyor. Barthes’ın cümleleri -ve elbette buna bağlı olan görüş ve düşünceleri- Palalı’nın yeni bakış açılarıyla bir kez daha harmanlıyor.


Barthes’ın en büyük özelliği, hiçbir yere bakmadan oluşturduğu kuramlarını, göstergebilimin ışığında farklı bir tonlama ile kendine özgü filtrelerden geçirerek okuyucusuna sunmasıdır. Sadece yazıları değil, iyi bir hatip olan Roland Barthes’ın konferansları ve dersleri de sanat ve felsefe dünyası için büyük önem taşımaktadır. Birçok teorisi bu oturumlarda tutulan notlarla daha iyi anlaşılmıştır.



A. Tufan Palalı’nın yapıtını bir eleştiri kitabı olarak değil, Barthes’ın bestesine sadık kalarak yapılmış yeni tatlar içeren bir çeşitleme, onun ayak izlerini bozmadan aynı rotayı takip etme uğraşı, “Kör alan”dan “Studium ve Punctum”a uzanan bir yolculuğun yeniden söylenmiş bir hikayesi olarak ele alabiliriz. Palalı, Barthes’ın okuma uğraşını, bizlere yeni katmanlar sunarak anlamamıza yardımcı olmak üzere oluşturmuş. Üzerine çok emek verildiği belli olan kitabın son bölümünde yer alan 24 sayfalık “Notlar” bölümü de, tam kitap bitti derken, okuyucularına resimden edebiyata kadar uzanan alıntılarla son satırlara kadar rehber oluyor.

 

 


Bu satırların müellifi bendeniz, bir yandan rüyalarla kutsanmış bilinçaltımın kozmik atlamalarına yenik düşüp Edip Cansever’in -sadece dizelerinden yola çıkarak fotografik görüntüsünü oluşturduğum- “Limonluktaki Yangın” şiirini düşünürken, diğer yandan da annesinin kendinden önceki fotoğraflarına gizliden gizliye âşık Roland Barthes üzerine bir yazıyı, evimin kış bahçesinde yazarken buluyorum kendimi. Artık ben de bu oyunun kaçınılmaz bir parçasıyım.


Ve kış bahçeleri, güneşin acımasızca kendini gösterdiği yaz günlerinde, bir fanus gibi varlığını yeniden üretir. Oysa bu yazının da yazıldığı kış vakitlerinde -içerisi sıcak ise- hatırlamaya çalıştığımız eski bir fotoğrafta olduğu gibi, bize gülümseyen evreni bir hayal perdesinin ardında görürüz.


Dünya bizim mağaramız, içine hapsolduğumuz gizli bahçedir. En umulmadık anlarda, fotoğraflar yardımımıza yetişir; bugünü yarına, geçmişimizi geleceğe taşır. Aramayız, bulmuşuzdur artık. Barthes, iyi ki varsın; A. Tufan Palalı eline sağlık. Belki de o fotoğraf hiç olmamıştı.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Geniş kütüphanelere sahip olan insanlar, “kütüphane sahibi” olmanın gerçekten ne anlama geldiğini en iyi bilenlerdir. Bilhassa bir şehirden başka bir şehre taşınmak söz konusuysa kütüphane sahibi için olmasa da kütüphanenin nakli onu taşıyanlar için bir işkenceye dönüşebilir.

Latin Amerika edebiyatının önemli isimlerinden Julio Cortazar’ın, 1980 yılında Kaliforniya Berkeley Üniversitesi’nde edebiyata ve edebiyatçılık serüvenine dair verdiği konferansları Edebiyat Dersleri’nde toplandı. Süleyman Doğru’nun çevirisiyle okurlarla buluşan kitapta, Cortazar’ın öğrencilere verdiği sekiz derslik konuşma ve ek bölüm, okuyanları uzun bir yolculuğa çıkarıyor.

Tarihî bir dönemi olağanüstü bir hikâye ile buluşturmak elbette macera seven her çocuğun ilgisini çeker. Hele bu tarih tam olarak 1899 yani 1900 yılının hemen öncesinde olursa daha da ilgi çekici bir hâle gelebilir.

İnsanlık, insanlarca şekilleniyorsa; metin de metinlerce şekillenmez mi? 1960’larda Roland Barthes, Julia Kristeva gibi Post-Yapısalcılar tarafından ortaya konulan metinlerarasılık kavramı tam da bu soruya cevap veriyor.

Gustave Flaubert’in olgunluk döneminde yazdığı Üç Öykü adlı kitabı pek çok eleştirmence onun en önemli eserlerinden biri olarak görülmüştür. Tarihsel dönemlerden seçilen bu üç öykü tematik olarak birbirine bağlıdır. Üç öyküde de aşkınlık, ermişlik olayı hikâye edilir. Seçilen çağların gereği olarak öykülerde din, inanç merkezdedir ve insanları biçimlendiren bir olgudur.

Kulis

Mİm Kemâl Öke: ''Engelin Hakikati ‘İçimiz’dekidir. Nefsimiz!''

ŞahaneBirKitap

Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç.

Editörden

“Ev ki ayrıntıdır. Susmalar, küçük sevinçler, küçük acılar, küçük konuşmalar, küçük yalnızlıklar...Hepsi hepsi.” Tüm dünyayı eve sığdırmaya çalıştığımız şu günlerde İlhan Berk’in evle ilgili metnine bile küçük şeyleri konu etmesi o kadar güzel ki. Siz nasıl düşünürsünüz bilmem ama bana göre de evle ilgili olan her şey “küçük”tür.