Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

''Fransızca öğrenmeyi asla başaramadık''




Toplam oy: 41
Angkor tapınaklarından İkiz Kuleler’e dünyayı bir arada tutan şeyler, yaşayan en ünlü filozoflardan Jürgen Habermas üzerine çarpıcı bir dosya, Fransızca öğrenemeyen Orhan Pamuk, dünyanın 100 romanı…

Iris Radisch, Andreas Maier’in Die Familie (Aile) kitabını anlatırken söze altmışlı ve yetmişli yılların Alman çocukluğunda, okuldaki toplama kamplarındaki ceset-bedenler, gözlükler ve saçlarla siyah beyaz filmleri düzenli olarak izlemek gerektiğinden bahsederek başlıyor (Die Zeit, 4 Temmuz): “Evde genellikle bunun hakkında kimseyle konuşamazdınız. Ebeveynlerin yıkanmış beton teraslar üzerindeki sessizliği, yalnızca ara sıra unutulmuş 2. Dünya Savaşı bombaları gibi, yaz ortasında parçalanan çim yağmurlama sistemleri tarafından yarıda kesilirdi.” Yazar Andreas Maier de evden ayrılıyor. Radisch’e göre bu kitaptaki etkileyici anıların şaşırtıcı, inatçı tonu, yolun ne kadar uzak olduğunu ölçmeyi mümkün kılıyor.

 

Die Zeit’ın temmuz/ağustos için kurgudışı kitap listesinin (27 Haziran) ilk sırasında Cornelia Koppetsch’in Die Gesellschaft des Zorns (Öfke Toplumu) isimli kitabı var: Cornelia Koppetsch’in kitabı, sağın yükselişini ne mülteci krizi ne de yoksullukla değil özellikle de eğitimli orta sınıf seçkinlerin parça parça alçalma hissiyle açıkladığı için klişe anlatılara karşı duruyormuş. Neredeyse hiç kimse zamanımızın ayaklanmalarını Darmstadtlı sosyolog Koppetsch kadar zekice analiz etmiyormuş. Aynı listenin dokuzuncu sırasında ise Michel Foucault’nun Die Geständnisse des Fleisches (Etin İtirafları) kitabı var: Foucault’nun ölümünden 35 yıl sonra yayımlanan, Cinsellik ve Hakikat’in bu dördüncü, sonuncu cildini öneriyor Alman gazete bu yaz okumak için. Sözü bir şekilde Rebecca Solnit’e getirmek istiyordum. Die Zeit’ın Haziran ayı listesinin (29 Mayıs) 8. sırasında Solnit’i görünce bunu bir görev addederek Solnit’in dilimize çevrilen tüm kitaplarını (Kaybolma Kılavuzu, Yol Aşkı: Yürümenin Tarihi, Yakındaki Uzak, Bana Bilgiçlik Taslayan Adamlar, Karanlıktaki Umut), muhakkak tavsiye ediyorum. Jürgen Ritte ise Patrick Deville’in Taba-Taba kitabı için yazarın hırsı ile kendisini çocukluğunun içine daldırdığı atlası ile üstün yetenekli bir edebiyat dünyası olduğundan söz ediyor (Die Zeit, 27 Haziran). Deville, “kurgusuz romanları”nda Angkor tapınaklarından, piramitlerden Notre-Dame ve İkiz Kuleler’e kadar dünyayı ve onları bir arada tutan şeyi anlatıyormuş. 

 

Habermas 90 yaşında

 

Bu yıl 90 yaşına basan Jürgen Habermas için hazırladığı şahane dosyayı Die Zeit (13 Haziran), “O, yaşayan en ünlü filozof. İnsanların varoluş nedenine, aklına ve demokrasinin dayanıklılığına inanıyor” başlığıyla manşetten duyurdu. Dünyanın her yerinden bir tür takdire dönüşen dosyada, dokuz sayfa boyunca Bulgaristan’dan Amerika’ya; Japonya’dan Hindistan’a pek çok felsefe profesörü, sosyolog, muhtelif sosyal bilimci Habermas’ın fikirlerini, entelektüel dünyasını, düşüncelerinin sosyal bilimlere katkılarını aktarıp tartıştı. Osaka Üniversitesi’nde Karşılaştırmalı Kültürel Çalışmalar ve Sosyal Felsefe emekli profesörü Kenichi Mishima bakın ne diyor: “... Habermas, Humboldt’un dil felsefesini ortaya çıkardıktan sonra Brandom’un dil pragmatiklerini analiz ettiğinde, Wittgenstein’ın son dönemlerindeki sınırlarına atıfta bulunurken, Michel Foucault, söylem oluşturma kavramında bir çelişki yarattığında ve daha sonra da Heinrich Heine’in kardeşlik ve dayanışma konusundaki düşüncelerini ortaya çıkardığında -o zaman insan neredeyse boğuluyor... Habermas, ‘İllüzyonsuz idealizm, uyumsuz (adaptasyonsuz) gerçekçilik’ der. Bu tutum, halkın yapısal değişiminden hakikat teorisine, Avrupa denemelerine kadar uzanmaktadır. Bu da beni büyük bir saygı duymaya zorluyor. Türkçe, Korece ve Hintçe öğrenmiş ve ortak, çeşitlendirilmiş modernliğimize farklı düşünce geleneklerini güncellemiş olsaydı, hayranlığım sınırsız olurdu. Ancak işte bu da yeni neslin görevidir.”Iris Radisch, Simon Straus’un Römische Tage (Romen Günleri) kitabı üzerine “Can sıkıcı şimdiki zamandan nasıl kaçarsınız?” diye soruyor (Die Zeit, 19 Haziran). Yazar, Ebedi Şehir’e kaçarak yolculuğa çıkıyormuş. İçinde bulunduğumuz dünyanın, bir mülteci kampına kısa ziyaret ve birkaç meyhane görüşmesi haricinde bugünün neredeyse hiç görünmediği bu kitabın yazarı, iki yıl önce yayımlanan ilk kitabı Sieben Nächte (Yedi Gece) ile genç bir adam üzerinden, modern çalışanlar dünyasının hissizliği ve sıradanlığını eleştiriyormuş.

 

“Dünyanın 100 Romanı”

 

“1959 Eylül’ünde ağabeyim Şevket ve ben İsviçre’deki Fransızca konuşulan bir ilkokula kaydolduk. Matematik yeteneğine sahip bir Türk mühendis olan babamız Gündüz, Cenevre’de IBM için çalışmak üzere işe alınmıştı ve haziran ayında geri döneceğimiz İstanbul’dan geldiğimizden beri, annemiz Şekure bize umutsuzca Fransızca öğretmeye çalışıyordu. Annemizin Fransızcası iyiydi - bu dili İstanbul’daki bir Katolik okulu olan Dame de Sion’daki rahibelerden öğrenmişti - ama elbette pedagog değildi” diye başlıyor Orhan Pamuk’un New Yorker’da yayımlanan yazısı (3 Haziran). Pamuk, sınıfta hissettiği yalnızlıklardan da bahsediyor tüm samimiyetiyle; “Üç gün sonra babam, ağabeyimin ve benim, annemle birlikte Türkiye’de yaşamamızın ve okula gitmemizin daha iyi olacağını açıkladı, böylece Fransız okulundan ayrıldık. Fransızca öğrenmeyi asla başaramadık” diye biten yazısı vesilesiyle gelin Fransa’ya geçelim.“Arap Rakamları için Üzücü ama Komik Bir Korku” başlıklı yazısına Mustafa Akyol (Libération gazetesi New York Times edisyonu, 18 Haziran sayfa IV), “Amerikalılar, okul müfredatlarının bir parçası olarak Arap rakamlarını öğrenmeliler mi?” sorusuyla başlıyor. 3200 Amerikalıyla yapılan anket, matematikle ilgili gibi görünse de aslında insanların Arap dünyasıyla ilgili önyargı ve bilinçdışlarını su yüzüne çıkarıyor. Az önceki soruya yüzde 56 “Hayır” diyor, yüzde 15’inse herhangi bir fikri yok. Arap rakamlarından on tane örnek verilseydi muhtemelen anket sonuçları çok farklı olacaktı diyor Akyol: 0, 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8 ve 9! Akyol (Washington Cato Enstitüsü / İslamiyet ve modernite üzerine kıdemli üye), kıymetli yazısını bu görünenin, İslam ve Batı arasında paylaşılan fikir ve değerler buzdağının sadece küçük bir parçası olduğunu belirterek bitiriyor. Le Monde, 22 Haziran’da “Dünyanın 100 Romanı” eki yayımladı. 1940’lı yıllardan 2010’lu yıllara kadar onar yıllık periyotlarla ayrışan liste Fransa’da epey ilgi gördü. Örneğin 1980’li yıllardan hangi romanların (dilimize çevrilenleri buraya alıyorum) bu listeye girdiğine bir göz atalım: Umberto Eco - Gülün Adı, Philip Sollers - Kadınlar, Pessoa - Huzursuzluğun Kitabı, Marguerite Duras - Sevgili, Toni Morrison - Sevilen, Kundera - Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, Salman Rüşdi - Geceyarısı Çocukları. 2000’li yıllardan dilimize çevrilenler ise: Amos Oz - Aşk ve Karanlık ile Roberto Bolaño – 2666.

 

Lego filozofları ve Sokrates

 

Robert Maggiori (Libération, 1 Mayıs), şaşırtıcı ve eğlenceli bir kitapta (Legosophie) filozof Tommaso W. Bertolotti’nin ünlü inşa etme oyunu olan legoyu, titizlik ve disiplin gerektiren işyerindeki düşünce yöntemleriyle karşılaştırdığından söz eder. Öncelikle, Lego’nun kil veya çelikle aynı şekilde bir malzeme olarak göründüğü göz önünde bulundurulmalıdır: İnşa edilen ev, garaj veya uçak “plastik” değil, “Lego’ya dâhil”dir, “Lego”dur. Aynı zamanda, “sanat yapıcıları” kapsamındaki titizlik anlamında (yanlış yerleştirilmiş bir parça ve hiçbir şey fazla değildir) ve uzmanlık dalında bir disiplindir. Bertolotti, Lego Şehri’ne de yakından bakar: Lego Şehri, Yunan şehriyle (polis) pek çok benzerliği olan ve “benzersiz, evrensel karakteri” ile “Kallipolis”e; “Platon’un bize Sokrates’in Devlet kitabında kendi ağzıyla sunduğu “güzel şehir”e benzeyen “şehir-devleti”dir. Tommaso W. Bartolotti, bu “bilişsel tuğlalar” ile “lego filozofları” için düşünmeye devam etmeleri için daha da fazla fırsatlar verecektir.

 

Japonca çevirmeni ve yazar Corinne Atlan, Mishima’yı yeniden tercüme etme ihtiyacından söz ediyor (Le Monde, 28 Haziran). Bir dilden diğer dile “kaçakçılık” işinin özelliklerini de irdeliyor Atlan, Florence Noiville ile yaptığı röportajda. Noiville’in “Bu yeni çeviri Fransız okura ne getiriyor?” sorusuna Atlan şöyle yanıt veriyor: “Psikolojik tanımlamalardaki, açıklamalardaki kesinlikler. Mishima’nın (Yukio Mishima, 1925-1970, Japon roman ve oyun yazarı) uzmanı olduğu ve önceki çeviride tamamen atlanan Fransız Edebiyatı’na atıflar. Daha genel olarak, iyi bir çevirinin eksik bir dilin nostaljisini taşıdığını söyleyen Walter Benjamin’in cümlesini düşünüyorum. Bu, özellikle orijinalin “sesini” yeniden üreten durum için geçerlidir. Mishima’nın üzerine çok çalıştığı dilini konuşulan bölümlerle değiştirerek yeniden bulabildim. Dominique Palmé (önceki çevirmen) tüm bu stilistik farklılıkları korumuştur, çevirisi muhteşemdir. O da kalacak.”

 

Ağustos ayı için Dış Hatlar’dan aktaracaklarım şimdilik bu kadar. Eylül ayında bambaşka coğrafyalardan yeni edebiyat haberleriyle görüşmek üzere.

 

Celine’in hapishane defterleri yayımlanıyor

 

Fransız okurlar Louis-Ferdinand Céline’in (1894-1961) “hapishane defterleri”nin bir kısmına La Pléiade (Gallimard, 1988 ve 1993) içerisindeki romanlarının üçüncü ve dördüncü cildinden ötürü aşinaydılar (Le Monde, 5 Temmuz). Bununla birlikte, bu on el yazması defter ilk defa, bir indeksle zenginleştirilmiş, açıklamalı bir baskıyla tam olarak yayımlanıyor. Bertrand Leclair, yazısında Aralık 1945’te yazarın Kopenhag’da gözaltına alınmasından iki ay sonra başlayan defterlerin, Kasım 1946’ya dek devam eden bir hapishane gazetesi notlarını bir araya getiren, Chateaubriand, Hugo, La Rochefoucauld ve Mirabeau’dan alıntılarla, muhtelif sahneleri veya anlatılarını içeren eskizler, metinlerden söz ediyor. Leclair’e göre not defterlerinde Céline’in kendisini ele geçiren deliryum hakkında konuştuğu bu gönüllü körlük yüzünden değil de, acıklı bir şikâyette zaman kavramını yitirmesine neden olan cezaevi ıstırabıyla karşılaşıyoruz (Cahiers de prison. Février-octobre 1946 (Hapishane Defterleri. Şubat-Ekim 1946) / Louis-Ferdinand Céline / Gallimard).

 

“Philip Roth, diğer mezarların anıları” başlıklı yazısına Mathieu Lindon (Libération, 15-16 Haziran), “Neden yazmak?” sorusuyla başlıyor. Bu, okuyucuların bazen kendilerine ve çoğu zaman da yazarların kendi kendilerine bazı bağlaçlarla (“Ama öyleyse neden…?”) sordukları bir sorudur, Lindon’a göre. Ve bu aynı zamanda, 2018’de 85 yaşında ölümünden bir yıl önce Philip Roth’un son kitabına verdiği başlıktır. Philip Roth, o zaman roman yazmayı bırakır ve bu maceranın ne olduğunu anlatır: “Elli yıl boyunca günden güne, savunmasız ve hazırlıksız olan bir sonraki sayfayla karşılaştım. (...) Belki de yazı benim çok daha korkunç bir şeyden kaçınmamı sağladı.” Bakın bir Yahudi kurumunun 1997 yılındaki ödül töreninde ne diyor: “Benim için İngilizce sadece gerçekliği belirtmek ve temsil etmek için kullanılmıyor; bu dilin kendisi bir gerçek: gerçeklerin en gerçeği. Hiçbir şey benim için daha somut olamaz. İngilizce, hayatın ta kendisi.”

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Şöyle diyor Tolstoy: “Her edebi eser, iki türden birine aittir; ya bir kahraman yola çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.” Hikâyeleri bambaşka saiklerle türlere ayıran birçok edebi otorite olmasına rağmen (Booker, Thomas, vb.) Tolstoy’un söylediğine pek az kişi karşı çıkabilir. Herman Melville’in Redburn kitabı da bir yola çıkış hikâyesi.

Tüm edebi eserlerin kısa olması gerektiğine inanan ve bunu ‘şiirselliğe’ saygı olarak nitelendiren Edgar, 1838’de kaleme aldığı Nantucket’li Arthur Gordon Pym’in Öyküsü adlı kitabının başına gelenleri bilse ne yapardı peki acaba?

“At” dendiğinde benim aklıma tarihin görkemli sayfaları, cenk meydanları, rüzgâr gibi akıp giden süvarilerle birlikte Yahya Kemal’in; “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik/Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik” dizeleri gelir.

 

Doğunun son birkaç yüzyıldır tarih sahnesinden çekilip deyim yerindeyse tatile çıktığını söyleyen Daryush Shayegan’a göre; Rönesans’ın başlattığı süreç beraberinde getirdikleriyle -bir çeşit “Asyalılık” kimliğiyle tanımladığı- Doğuluları “yaralı bilinç”lere dönüştürmüştür.

Sanırım anne babaların günümüzde en çok dertlendiği ve sıkıntı çektiği konuların başında çocuklarının teknoloji ile bağımlılık derecesindeki ilişkisi geliyor. Çocuklarının önündeki ekrandan başını kaldırarak doğal bir şeylerle uğraşmasını arzulamak her büyüğün en masum isteklerinden birisi olmaya başladı.

Kulis

Ercan Kesal: ''Edebiyat, Dünyaya Tahammül Gücü Verir''

İnsan yaşadığı yere benzer, doğru ama sanki eksik, yaşadığı yeri de kendine benzetir. İki taraflı bir ilişki. Değiş ...

ŞahaneBirKitap

Uzun bir tren yolculuğunun ardından Weimar’a ulaştığımda sadece yirmi bir yaşımdaydım. Genç yaşımda yapmak istediğim, Goethe’nin hayatının bir kısmını geçirdiği şehre gitmek ve kendime belki bir parça “ışık” bulmaktı. Tam olarak ne aradığımı bilmez halde şehre indiğimde 21 yıl önceydi ve internet yaygın değildi. İstasyon görevlisine en yakın gençlik evinin nerede olduğunu sordum.

Editörden

Bugün “lüzumsuz”, “aylak” ya da Benjamin’in tabiriyle “flaneur” (boşta gezen, dolaşan) diye tarif ettiğimiz adam, bizzat şehrin insanıdır aslında. Bir şeyi “yapmamayı” tercih eder bu adam. Modernlikle yaralanmıştır ama yarasının neresinde olduğunu göstermekten acizdir. Çalışmayı da iş düzenini de reddeder. Uzun bir baygınlık hali yaşamaktadır. Her ilgisi gelgeçtir. Tutunamaz bir türlü.