Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Gelenekselci Biçimleri Reddeden Bir Kitap: Mırıldandığım Öyküler




Toplam oy: 15
Julio Cortázar fantastik eğilimleri, postmodern ve deneysel yaklaşımları, geleneksel biçimleri reddeden yazınsal tutumu ile modern öyküye yenilikçi katkılarda bulunmuş, fantastik ve deneysel öykünün en ileri örneklerini vermiştir.

Mırıldandığım Öyküler’in ilk baskısı 1985’te Tomris Uyar çevirisiyle Can Yayınları’ndan çıkmıştı. Tomris Uyar bu baskıda çevirdiği Cortázar’la ilgili şu değerlendirmeyi yapar: “Cortázar, öbür Latin Amerikalı yazarlara benzemiyordu. Arjantin’in ‘turistik’ özellikleri hiç ilgilendirmiyordu onu. Çağdaş bir Edgar Poe sayılabilirdi, biraz da Borges’in emmioğlu gibi biri. Süzme bir entelektüeldi ve hiç ödün vermiyordu.” Tomris Uyar yazısında bir şeyi de itiraf eder: “Yaşamımda ilk kere bir öykücüyü kıskandığımı belirteyim.”

 

Julio Cortázar (1914-1984), Brüksel’de doğmuş, uzun süre Arjantin’de yaşamış, daha sonra Paris’e yerleşerek ömrünün sonuna kadar burada kalmış, cazla ve fotoğrafla ilgilenmiş, öykü tarihinin en önemli yazarlarından biridir. Latin Amerika edebiyatının bu ünlü yazarı; fantastik eğilimleri, postmodern ve deneysel yaklaşımları, geleneksel biçimleri reddeden yazınsal tutumu ile modern öyküye yenilikçi katkılarda bulunmuş sonuçta fantastik ve deneysel öykünün en ileri örneklerini vermiştir. Olay örgüsünden çok biçime önem veren yazar, gizli mizah, derin hüzün ve güçlü bir iç akıntıyla öykülerini oluşturur. Zaman meselesini anlatılarında sürekli tartışan Cortázar, kronolojiyle, geçmiş ve gelecekle oynayarak; sonsuz bir zaman düzleminde gerçekliğe değmeyi dener. Şaşırtıcı, tuhaf, benzersiz anlatımlarla gerçeküstünün sınırlarında gezinir. Tomris Uyar’ın deyişiyle, “Kızılderili, Arjantinli, Brüksel doğumlu, Paris yaşamlı bu caz düşkünü” kendinden sonra gelen pek çok öykücüyü etkilemiştir.

 

Ucu açık sonlar, iç içe anlatılar

 

Öykülerin yazılma serüveni, anlatı içinde bir başka anlatının izinin sürülmesi, iç içe anlatılar, ucu açık sonlar, parçalılık, tamamlanmamışlık, yazarın metinde kendisini sürekli belli etmesi, deneyci kurgu bu öykülerde yaygın bir biçimde yer alır. Açıklama, çözümleme, göndermelerle oluşturulur öyküler. Kurgu, öykülerin temel sorunsalıdır. Öykülerinde bir yandan hayat-kurgu, yazı-gerçek ilişkisi irdelenirken bir yandan da öykünün yazılış serüveni okurla birlikte oluşturulur. Fantastik, ironi, metinler arası ilişki, deformasyon baskındır. Öykülerin odağında hep hikâyenin kendisi vardır. Pek çok öyküde bir kahraman olarak yazar yer alır. “Gerçekten acı çekeceksen, bu, yazdıklarından değil yazma biçiminden olsun” diyen Julio Cortázar yazma biçimlerini alt üst eder. “Mırıldandığım Öyküler” bu anlamda en tipik öyküsüdür: “Mırıldandığım Öyküler’in en sevdiğim yanı; her şeyin, her edimin ince ince betimlenmesi, gittikçe artan bir tadın çok ağır çekimi, bedene, sözcüklere, suskunluklara doğru usulca tırmanışı… Kısaca hayatın kaldıramadığı yığınla şeyle dolu bu öykü.”

 

“Bir Kral ve Prensin Öcü Teması Üstüne Notlar” öyküsünde de öykünün yazılma serüveni aktarılır: “Ama öykünün daha baştan bir gövde, bir topluluk kavramıyla var olması da şarttı bir biçimde, kısa öykü türünün kapsamı, anlatılan olaydan önce aralarında hiçbir ilişki, hiçbir bağ olmayan sekiz kişinin birdenbire böylesine kaynaşmasına izin veremezdi.” “Dönüş Yolu Tangosu” da benzer bir iz üzerinde yürür: “Güzel bir sabah, onu usulca elinden tutarak aynı öyküye getirdim. Geleneklere kesinkes bağlı olduğumdan önce olayların akışını kavramak isterim, üstelik yazdığım zaman, yazdıklarımı görüyorum da.”

 

“Parkların Sürekliliği’ kitabın en ilginç öykülerinden biri. Roman okuyan adam birden okuduğu romanın içine girer, artık roman kahramanını izlemeye başlarız. Bu arada roman kahramanlarından biri okurun odasına girer. Okur muhtemelen roman kahramanı tarafından öldürülecektir. Anlatıcıyı çoğunlukla bir yazar olarak kurgulaması metinlerinde edebiyatın bir mesele olarak yer almasını sağlar. “Gazete Kesikleri”, gerçek ve kurgu ilişkisini irdeleyen bir başka öyküdür. Yazar, gazete kesiklerindeki gerçeklerle (baskı, işkence, katliam) yazma serüvenindeki gündem arasındaki açık mesafeyi fark eder. Öyküde; Arjantin’deki şiddet, Paris’teki şiddet, düşgerçek- kurmaca-yazı iç içe geçer.

 

Acı ve hüzün edebiyat dilinde

 

Cortázar, bir cazcı, bir film artisti etrafında oluşan cemaatlerin psikolojisi, sosyolojisi üzerine nitelikli öyküler yazarak cemaat ruhunu öyküleştirmiştir. Kabuklarına çekilmiş, iyice rafineleşmiş çeteler/cemaatler, etrafında sarıldıkları ikonları, tapındıkları kişileri, değerleri yüceltirler, ritüeller ve efsaneler oluştururlar. Bu coşku nöbetlerinde katı kurallar bile oluşmaya başlar. “Glenda’ya Öyle Tutkunuz ki” öyküsü bu yaklaşımın tipik örneklerindendir. Sadece bir artist kadın sevgisi üzerine oturmuş olan dostluk grubu, onun filmlerindeki beğenmedikleri sahneleri filmlerin kopyalarını toplayarak değiştirmelerini anlatır. Çünkü “Glenda’yı kusursuzlaştırmanın bizleri ve dünyayı kusursuzlaştırmak anlamına geldiğine” inanmaktadırlar. Bir gün Glenda onlara ihanet eder onlar da buna yeni bir mazeret bulurlar. Çünkü asıl olan bozuk düzendir. Rakamlar, Oscar’lar, ödüller gerçeğidir: “Glenda’ya öylesine tutkunduk ki ona son bir dokunulmazlık, bir kusursuzluk sunacaktık. Yücelttiğimiz erişilmez doruklardan düşmesini engelleyecektik, tutkunları sayılar hiç azalmadan ona tapmayı sürdüreceklerdi; haçtan sağ inilmezdi ne de olsa.”

 

Cortázar acının, hüznün, tutunamamışlığın edebiyatın diline nasıl çevrileceği sorununu tümüyle çözmüş öyküler ortaya koymuştur. Kitaptaki “Defterden Bir Metin” öyküsü bu yaklaşıma iyi bir örnektir. Yeraltında yaşayan, metro trenlerini ele geçiren kadın; yer üstünde sadece kanaryasını merak eder: “Yeraltında biri var biliyor musunuz, boyuna dolaşıp duran, perondan perona giden biri, kimsenin görmediği bir anı kolluyor, yalnızca benim bildiğim ve kulak kesildiğim bir anda, yarı karanlık bir telefon kulübesine kapanıyor, çantasını açıyor. Birkaç damla gözyaşı döküyor önce, sonra da sayın müdürüm şöyle diyor aynen: ‘ya kanarya, ona bakıyorsun değil mi? Her sabah yemini veriyorsun, bir parça vanilya, değil mi?” Öyküde, yeraltında, metroda yaşayan insanların davranışları, ilgileri, incelikle örülür. Örneğin yüzleri hep hüzünlüdür. Yeraltındaki yaşamı sürerken, intihara sürüklenen kızın hayatı derinlikle gözler önüne serilir.

 

Cortázar etkilendiği yazarları anarken pek çok yazar yanında Jorge Luis Borges, Virginia Woolf ve Edgar A. Poe’yu da sayar. Bu üç yazar onun öykü yaklaşımını izah eden iyi bir seçmedir. Gerçekten de bu üç yazar Cortázar’da birleşmiştir. Mırıldandığım Öyküler’de bu portre net bir şekilde ortaya çıkar.

 

 

MIRILDANDIĞIM
ÖYKÜLER

Julio Cortázar
ÇEV: Tomris Uyar
CAN YAYINLARI

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

William Faulkner’ın (1897-1962) öyküleri Türkçede daha önce Bilge Karasu çevirisi Doktor Martino (Yenilik Yayınları, 1956), Ülkü Tamer çevirisi Kırmızı Yapraklar (Ataç Kitabevi, 1959), Talât Sait Halman çevirisi Duman (Varlık Yayınları, 1952) adlarıyla yayınlanmıştı. Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Emily’ye Bir Gül-Seçme Öyküler ile Faulkner’ın öyküleri derli toplu bir hâle geldi.

Yaşamın ta kendisi olduğu için mi yazdığını yoksa bizzat yazdığı için mi yaşamla bağ kurduğunu bilemez yazan kişi. Bir şey konuşturur onu, fakat nedir o şey? Beşiğinde dile gelen İsa gibi, daha doğar doğmaz talihin nasıl işlediğinin gizli bilgisini anlamaya yazgılıdır sanki. Bilgedir, budaladır, trajik ve gülünçtür. Ve sırf bu yüzden usta bir “yaşam acemisi” olup çıkacaktır.

 

Ayrılık, dünya hayatının en son kelimesidir. Nihayetinde, sevdiğimiz, bize ait olduğunu düşündüğümüz her şeyi geride bırakacak ve ayrılık atına binip gideceğiz.

 

Fâni dünyada birçok ayrılık yaşarız. Birlikte olduğumuz insanlardan, bulunduğumuz yerden, çalıştığımız adresten ayrılırız.

 

Şiir gerçekliğin imhasıyla başlar. Gerçekliği imha edemeyen şiiri, gerçeklik öyle ya da böyle imha eder. İmha yoksa ne inşa ne de bir icat söz konusudur. Avangart akımların sanat ve şiir söz konusu olduğunda sazı eline alıp konuştuğu zamanları her zaman önemsemişimdir. Ne var ki bir havai fişek gösterisi gibi, birkaç dakikalık tantanadan sonra geriye kalan kocaman bir hiç.

Queen of the Damned filminin soundtrack’lerinden Lestat Violin eşlik edebilir bu yazıya…

 

 

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.