Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Güncel // Post-gerçek: Artık hiçbir şey komik değil




Toplam oy: 521
2016’nın tartışmasız en önemli edebiyat olayı. Sahneyi ortadan kaldırarak Kierkegaard’ın ikileminden kendini kurtaran palyaçoya bir kere daha inanacak mıyız?

Kierkegaard, apokaliptik bir senaryoda, palyaçoya kurtarıcı mesih rolü verecektir. Palyaçoluğunda ne kadar inandırıcı ise, o kadar büyük bir açmazda gerçeği dillendiremeyen bir tutsaktır. Tiyatronun sahne arkasında yangın çıkar. Palyaço, seyircileri uyarmaya sahneye fırlar. Şaka sanıp alkışlarlar. Palyaço daha büyük bir telaşla uyarır, yangın var diye. Daha çok alkışlanır. Kierkegaard, dünyanın sonunun böyle geleceğine inanır. Şakaya inanmayı akıl kabul edenlerin alkışları eşliğinde.

Edebiyatla siyasetin birbirine en çok yaklaştığı, tek beden olduğu fikir palyaço fikridir. Palyaço, iktidar ve ölüme eşit mesafede durur. Beyaza boyalı surat ölümü temsil eder. Renkli makyaj ise hayatın ölümü yenmesini. Palyaçonun yüzü ölümden dirilmiş gibidir. Her düştüğünde yeniden ayağa kalkması bundandır. Krallara bile acı gerçekleri korkusuzca söyleyen, ikiyüzlülüğe karşı direnen, herkesin ipliğini pazara çıkaran, yalanları yüze vuran soytarıyı gülümseyerek mitleştiririz. Politik doğruculuğa pabucunu ters giydiren, toplumun, ahlakın, kültür ve dinin cesur eleştirmenleridirler. Ama unutmayın, hem kahraman hem kötü adam olan soytarı her zaman kral için çalışacaktır.

Bundan böyle “post-gerçek” resmi adıyla anılacak çağdayız, bu kadar metafor yeter. Post-gerçek, yalan ya da kurmaca anlamına gelmiyor. Gerçeğin centilmence sağlamasının yapıldığı sahnenin ortadan kalktığını, bu nedenle seyirci kalmayı seçenin rol ile gerçek arasındaki farkı artık anlayamadığı bir boşluğu anlatıyor. Siyaset bu boşlukta semiriyor, edebiyatın gözleri ise henüz karanlığa alışamadı. Kültür savaşlarını kazandığını düşünenler ise hâlâ seyirci koltuğunda, Kierkegaard’ın tiyatrosunu bir türlü terk edemediler. Amerikan seçim kampanyalarının bir “Punch ve Judy” kukla tiyatrosu olduğu fark edilmeliydi. Trump’ın portakal saçında palyaçoluk görenler, Hillary’nin pantolon takımının içindeki Arleken’i tanımalıydı.



Her çağın bir palyaçosu var

 

 

Shakespeare’in palyaço karakteri “aptal soytarı,” birçok oyunda karşımıza çıkar. Genellikle halktan bir karakterdir; zekasıyla, zenginleri ve soyluları alt eder. Bu nedenle  tiyatroyu sadece ayakta izlemeye parası yeten halk tarafından sevilir. Shakespeare, dönemin politik figürü saray soytarısını kendi tiyatrosuna uyarlamıştır. Shakespeare soytarısı karmaşık bir karakterdir, genelgeçer ahlak dersi vermenin ötesinde, oyunun ana temasına, karşıt fikirlerle sataşır. Tiyatronun soytarıya ayırdığı rolün sınırlarına meydan okur, neredeyse üst kurmaca sayılacak şekilde. Seyirciyle doğrudan iletişim kurarak rol ve gerçek arasındaki boyuta sızar. Sahnedeki tiyatro kurallarıyla seyirciler arasındaki karnavala yatkın kaosu yönetir. Gerçekleri oyundaki karakterlerin yüzüne vurduğundan, soytarının seyirciye söylediklerinin de doğrular olduğuna inanılır. Buna göre Hamlet, kusursuz yazılmış bir Shakespeare soytarısıdır.

Charles Dickens, metaforik anlamda, bir palyaçonun maskesini düşüren ilk yazar.1800’lerin Londra’sında Joseph Grimaldi çok ünlü bir palyaçoydu. Yüzünün her tarafını, dudaklarının ve burun deliklerinin içlerini bile beyaza boyar, insan ve maske arasındaki bütün sırları mühürlerdi. Çocukken döverek öğreten ustası babası yüzünden, 45 yaşına geldiğinde sahnedeki darbelerden, düşmelerden ve tekmelerden bedeni harap olmuştu. Dickens, Grimaldi’nin anılarını yazarak ünlü palyaçonun acı ve şöhret dolu yaşamını, kahkaha ve üzüntülerini, güldürmenin trajedisini “dickensvari” bir karamsar gerçekçilikle ölümsüzleştirdi.

Bu esnada Fransa’da Jean-Gaspard Deburau, üzgün beyaz suratlı palyaço Pierrot rolüyle şöhretin tadını çıkarıyordu. Pierrot pandomimle hayat bulan, duygusal ve ince ruhlu palyaçodur; Deburau ise kötü bir adamdı, sokaktaki çocukları bastonuyla döverdi. Pierrot 1800’lerin edebiyata ve sanata en çok ilham veren figürü. Molière, Flaubert, Verlaine ve Huysmans eserlerinde Pierrot’dan faydalanır, Cézanne ve Picasso onu resmeder. Sami Paşazade Sezai’nin, Batılı anlamdaki ilk hikaye örneklerinden “Pandomima”da anlattığı palyaço Paskal da bir nevi Pierrot’dur. Sahneye atılan çiçekler göğsüne değdiğinde yaralanmış gibi hissedecek kadar hassas.

 

Palyaço, adam ve maske olarak iki yarım kişidir. Bu ikilik sayesinde önemli yazarların elinde toplumsal ve bireysel parçalanmanın başkahramanı, bir aşk hikayesinin kırık tarafı olur. Heinrich Böll’ün Palyaço, Salman Rushdie’nin Soytarı Şalimar, Sevim Burak’ın Palyaço Ruşen, Tarık Buğra’nın İbiş’in Rüyası’nı en iyi örnekler olarak sıralayabiliriz. 

1892’de Leoncavallo’nun Pagliacci operası, popüler kültürü “katil palyaço” ile tanıştırır. Tiyatro içinde tiyatro olarak kurgulanmış operada palyaçoyu oynayan Canio, kendisini aldatan karısını sahnede bıçaklayarak öldürür. Sonra da seyirciye seslenir: “Komedi sona erdi.”



Koulrofobi: Palyaço korkusu

 


Palyaçoların tiyatro günleri bitecek, bir süre sonra sadece sirklerde iş bulmaya başlayacaklardır. Akrobatların ve trapezcilerin kurduğu tehlikeli kusursuzluk düzenine karşı, sakarlıklarıyla bir kaos yaratmanın tadını alırlar. Heath Ledger, Joker olarak ne demişti: “Biraz anarşi yaratın, düzeni bozun, her yerde kaos çıksın…”

1970’lerde Amerikalı seri katil John Wayne Gacy, palyaço Pogo olarak çocuk partilerine gidiyordu. 33 çocuğu istismar etti ve öldürdü. Hapiste, palyaço Pogo makyajlı haliyle otoportrelerini yapmaya devam etti. Gacy’nin saldığı palyaço korkusu, Stephen King’in 1986’da yayımlanan O adlı romanıyla kültleşti. Pennywise, palyaço kılığına bürünerek çocuklara musallat olan bir yaratıktır. Büyümenin ve masumiyeti yitirmenin etrafını saran büyük korkunun romanıdır O.

Palyaçodan korkmak koulrofobi olarak adlandırılıyor. Bu korkunun altında yatan neden ise, koulrofobi kadar ilginç bir olgu. İddiaya göre, insana çok benzeyen ama insan olmayan varlıklar ve şeyler üzerimizde “tekinsiz vadi” etkisi yaratıyor, istemsiz olarak ölüm ve ceset düşüncelerini aklımıza sokuyor. Açıkçası popüler kültür, korkunç katil palyaço mitini o kadar ticari bir öcü haline getirdi ki, palyaçonun gerçekten korku salması için sahneyi terk etmesi, çoksatar romanın sayfalarından, korku filminin montajından çıkıp gerçek hayatın içine girmesi gerek.

Ve palyaçolar sahneyi terk etti. Bu yazın sonlarına doğru önce Amerika’da görülmeye başladılar. Sonra İngiltere, Almanya, Kanada. Ellerinde bıçak olan palyaçolar ıssız yollarda, mezarlıklarda, otoparklarda, çocuk parklarında insanların karşısına çıkmaya başladı. Palyaço korkumuzdan kısmen sorumlu olan Stephen King sakin olun mesajı yayımlamak zorunda kaldı. “Hayalet palyaço” teorisine göre, ara sokaklarda, ormanlık alanlarda dolaşan ürkütücü palyaçolar görüldüğü ağızdan ağıza dolaşıyor, kitlesel bir histeriye dönüşüyor. Sosyal medyada gerçek olmayan haberin nasıl yayıldığı, ciddiye alındığına dair bir deney belki bu. Belki milenyuma ait bir can sıkıntısı, belki ün merakı, belki intikam isteği, belki devrimci bir jest. 2016’nın tartışmasız en önemli edebiyat olayı. Sahneyi ortadan kaldırarak Kierkegaard’ın ikileminden kendini kurtaran palyaçoya bir kere daha inanacak mıyız?

 

Stephen King'in O romanı beyazperdeye de uyarlanmıştı...

 

 

 


 

 

 

Görsel: Akif Kaynar

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Nekro Porta/Ölüler Kapısı bir ilk roman olmasına rağmen sağlam kurgusu ve bütünlüğüyle dikkat çekmektedir. Bütün karakter ve olaylar, tek bir olayın çevresine toplanmakta, birbirinin neden veya sonucu olmaktadır. Bu yönüyle Nekro Porta bir ilk roman için ilk ve en zor sınavdan başarıyla geçmektedir. İlk romanlar için diğer bir handikap, romanda kullanılan dil ve üsluptur.

Çocuklar muzip ama bir o kadar da kalplerine dokunan metinlere bayılırlar. Bir çocuğun edebiyattan ve kitaptan beklediği şey de budur aslında. Gökhan Özcan ismini bilenler bilir. Ve kalemindeki sadeliğin yanında derinliği de fark edenler onun metinlerinin müptelâsı olurlar.

Necati Mert’in ustalığı

 

Şehir yazılarının tarihi çok eskilere dayanır. Gezmek, görmek ve seyahatten geriye kalan izlenimlerini paylaşmak insanın doğasında olan bir özelliği gibi aslında. Gezmek, ruha şifa olduğu kadar kelimelere de bir canlılık katıyor.

Hayatımı değiştiren kitapları listeleyebilmem çok zor. Benim bugüne gelebilmemin arkasında çok çeşitli etkenler, unsurlar var çünkü. Bu sebeple “bu kitabı okudum, şöyle değiştim” demek diğerlerine haksızlık olur. Faulkner “bu kitapta ne anlatmak istedin?” diye soranlara çok kızarmış.

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.