Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Güncel // Post-gerçek: Artık hiçbir şey komik değil



Vasat
Toplam oy: 427
2016’nın tartışmasız en önemli edebiyat olayı. Sahneyi ortadan kaldırarak Kierkegaard’ın ikileminden kendini kurtaran palyaçoya bir kere daha inanacak mıyız?

Kierkegaard, apokaliptik bir senaryoda, palyaçoya kurtarıcı mesih rolü verecektir. Palyaçoluğunda ne kadar inandırıcı ise, o kadar büyük bir açmazda gerçeği dillendiremeyen bir tutsaktır. Tiyatronun sahne arkasında yangın çıkar. Palyaço, seyircileri uyarmaya sahneye fırlar. Şaka sanıp alkışlarlar. Palyaço daha büyük bir telaşla uyarır, yangın var diye. Daha çok alkışlanır. Kierkegaard, dünyanın sonunun böyle geleceğine inanır. Şakaya inanmayı akıl kabul edenlerin alkışları eşliğinde.

Edebiyatla siyasetin birbirine en çok yaklaştığı, tek beden olduğu fikir palyaço fikridir. Palyaço, iktidar ve ölüme eşit mesafede durur. Beyaza boyalı surat ölümü temsil eder. Renkli makyaj ise hayatın ölümü yenmesini. Palyaçonun yüzü ölümden dirilmiş gibidir. Her düştüğünde yeniden ayağa kalkması bundandır. Krallara bile acı gerçekleri korkusuzca söyleyen, ikiyüzlülüğe karşı direnen, herkesin ipliğini pazara çıkaran, yalanları yüze vuran soytarıyı gülümseyerek mitleştiririz. Politik doğruculuğa pabucunu ters giydiren, toplumun, ahlakın, kültür ve dinin cesur eleştirmenleridirler. Ama unutmayın, hem kahraman hem kötü adam olan soytarı her zaman kral için çalışacaktır.

Bundan böyle “post-gerçek” resmi adıyla anılacak çağdayız, bu kadar metafor yeter. Post-gerçek, yalan ya da kurmaca anlamına gelmiyor. Gerçeğin centilmence sağlamasının yapıldığı sahnenin ortadan kalktığını, bu nedenle seyirci kalmayı seçenin rol ile gerçek arasındaki farkı artık anlayamadığı bir boşluğu anlatıyor. Siyaset bu boşlukta semiriyor, edebiyatın gözleri ise henüz karanlığa alışamadı. Kültür savaşlarını kazandığını düşünenler ise hâlâ seyirci koltuğunda, Kierkegaard’ın tiyatrosunu bir türlü terk edemediler. Amerikan seçim kampanyalarının bir “Punch ve Judy” kukla tiyatrosu olduğu fark edilmeliydi. Trump’ın portakal saçında palyaçoluk görenler, Hillary’nin pantolon takımının içindeki Arleken’i tanımalıydı.



Her çağın bir palyaçosu var

 

 

Shakespeare’in palyaço karakteri “aptal soytarı,” birçok oyunda karşımıza çıkar. Genellikle halktan bir karakterdir; zekasıyla, zenginleri ve soyluları alt eder. Bu nedenle  tiyatroyu sadece ayakta izlemeye parası yeten halk tarafından sevilir. Shakespeare, dönemin politik figürü saray soytarısını kendi tiyatrosuna uyarlamıştır. Shakespeare soytarısı karmaşık bir karakterdir, genelgeçer ahlak dersi vermenin ötesinde, oyunun ana temasına, karşıt fikirlerle sataşır. Tiyatronun soytarıya ayırdığı rolün sınırlarına meydan okur, neredeyse üst kurmaca sayılacak şekilde. Seyirciyle doğrudan iletişim kurarak rol ve gerçek arasındaki boyuta sızar. Sahnedeki tiyatro kurallarıyla seyirciler arasındaki karnavala yatkın kaosu yönetir. Gerçekleri oyundaki karakterlerin yüzüne vurduğundan, soytarının seyirciye söylediklerinin de doğrular olduğuna inanılır. Buna göre Hamlet, kusursuz yazılmış bir Shakespeare soytarısıdır.

Charles Dickens, metaforik anlamda, bir palyaçonun maskesini düşüren ilk yazar.1800’lerin Londra’sında Joseph Grimaldi çok ünlü bir palyaçoydu. Yüzünün her tarafını, dudaklarının ve burun deliklerinin içlerini bile beyaza boyar, insan ve maske arasındaki bütün sırları mühürlerdi. Çocukken döverek öğreten ustası babası yüzünden, 45 yaşına geldiğinde sahnedeki darbelerden, düşmelerden ve tekmelerden bedeni harap olmuştu. Dickens, Grimaldi’nin anılarını yazarak ünlü palyaçonun acı ve şöhret dolu yaşamını, kahkaha ve üzüntülerini, güldürmenin trajedisini “dickensvari” bir karamsar gerçekçilikle ölümsüzleştirdi.

Bu esnada Fransa’da Jean-Gaspard Deburau, üzgün beyaz suratlı palyaço Pierrot rolüyle şöhretin tadını çıkarıyordu. Pierrot pandomimle hayat bulan, duygusal ve ince ruhlu palyaçodur; Deburau ise kötü bir adamdı, sokaktaki çocukları bastonuyla döverdi. Pierrot 1800’lerin edebiyata ve sanata en çok ilham veren figürü. Molière, Flaubert, Verlaine ve Huysmans eserlerinde Pierrot’dan faydalanır, Cézanne ve Picasso onu resmeder. Sami Paşazade Sezai’nin, Batılı anlamdaki ilk hikaye örneklerinden “Pandomima”da anlattığı palyaço Paskal da bir nevi Pierrot’dur. Sahneye atılan çiçekler göğsüne değdiğinde yaralanmış gibi hissedecek kadar hassas.

 

Palyaço, adam ve maske olarak iki yarım kişidir. Bu ikilik sayesinde önemli yazarların elinde toplumsal ve bireysel parçalanmanın başkahramanı, bir aşk hikayesinin kırık tarafı olur. Heinrich Böll’ün Palyaço, Salman Rushdie’nin Soytarı Şalimar, Sevim Burak’ın Palyaço Ruşen, Tarık Buğra’nın İbiş’in Rüyası’nı en iyi örnekler olarak sıralayabiliriz. 

1892’de Leoncavallo’nun Pagliacci operası, popüler kültürü “katil palyaço” ile tanıştırır. Tiyatro içinde tiyatro olarak kurgulanmış operada palyaçoyu oynayan Canio, kendisini aldatan karısını sahnede bıçaklayarak öldürür. Sonra da seyirciye seslenir: “Komedi sona erdi.”



Koulrofobi: Palyaço korkusu

 


Palyaçoların tiyatro günleri bitecek, bir süre sonra sadece sirklerde iş bulmaya başlayacaklardır. Akrobatların ve trapezcilerin kurduğu tehlikeli kusursuzluk düzenine karşı, sakarlıklarıyla bir kaos yaratmanın tadını alırlar. Heath Ledger, Joker olarak ne demişti: “Biraz anarşi yaratın, düzeni bozun, her yerde kaos çıksın…”

1970’lerde Amerikalı seri katil John Wayne Gacy, palyaço Pogo olarak çocuk partilerine gidiyordu. 33 çocuğu istismar etti ve öldürdü. Hapiste, palyaço Pogo makyajlı haliyle otoportrelerini yapmaya devam etti. Gacy’nin saldığı palyaço korkusu, Stephen King’in 1986’da yayımlanan O adlı romanıyla kültleşti. Pennywise, palyaço kılığına bürünerek çocuklara musallat olan bir yaratıktır. Büyümenin ve masumiyeti yitirmenin etrafını saran büyük korkunun romanıdır O.

Palyaçodan korkmak koulrofobi olarak adlandırılıyor. Bu korkunun altında yatan neden ise, koulrofobi kadar ilginç bir olgu. İddiaya göre, insana çok benzeyen ama insan olmayan varlıklar ve şeyler üzerimizde “tekinsiz vadi” etkisi yaratıyor, istemsiz olarak ölüm ve ceset düşüncelerini aklımıza sokuyor. Açıkçası popüler kültür, korkunç katil palyaço mitini o kadar ticari bir öcü haline getirdi ki, palyaçonun gerçekten korku salması için sahneyi terk etmesi, çoksatar romanın sayfalarından, korku filminin montajından çıkıp gerçek hayatın içine girmesi gerek.

Ve palyaçolar sahneyi terk etti. Bu yazın sonlarına doğru önce Amerika’da görülmeye başladılar. Sonra İngiltere, Almanya, Kanada. Ellerinde bıçak olan palyaçolar ıssız yollarda, mezarlıklarda, otoparklarda, çocuk parklarında insanların karşısına çıkmaya başladı. Palyaço korkumuzdan kısmen sorumlu olan Stephen King sakin olun mesajı yayımlamak zorunda kaldı. “Hayalet palyaço” teorisine göre, ara sokaklarda, ormanlık alanlarda dolaşan ürkütücü palyaçolar görüldüğü ağızdan ağıza dolaşıyor, kitlesel bir histeriye dönüşüyor. Sosyal medyada gerçek olmayan haberin nasıl yayıldığı, ciddiye alındığına dair bir deney belki bu. Belki milenyuma ait bir can sıkıntısı, belki ün merakı, belki intikam isteği, belki devrimci bir jest. 2016’nın tartışmasız en önemli edebiyat olayı. Sahneyi ortadan kaldırarak Kierkegaard’ın ikileminden kendini kurtaran palyaçoya bir kere daha inanacak mıyız?

 

Stephen King'in O romanı beyazperdeye de uyarlanmıştı...

 

 

 


 

 

 

Görsel: Akif Kaynar

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Her öyküde farklı bir arayışın, oyunun peşinde Doğukan İşler. Her öyküde dilinde, üslubunda bir farklılık getirmeye çalışıyor. Bu gayret onun öykü sayısında bir sınırlama getiriyor ister istemez. Ancak şunu net bir şekilde söylemem gerek. Onun hiçbir öyküsü, okurda “bunu daha önce okumuştum” duygusu uyandırmıyor.

Kral, eşi ve üç kızı bir adada yaşamaktadır: İlk bakışta Shakespeare’in Kral Lear ve Fırtına’sını birleştiren tuhaf bir senaryo gibi duruyor. Kral, yani baba, tehlikeli dış dünyayla ilişkilenebilen, adada ihtiyaç duydukları araç gereçleri almak için dışarıya çıkabilen tek kişidir. Kızların adada yaşayanlar dışında birileriyle iletişimiyse mümkün değildir.

Antik Yunan’dan beri kentli olmak kentle hemhal olmak anlamına geliyor. Kentler sokaklarında yürüdüğümüz, meydanlarında buluştuğumuz, dükkânlarından alışveriş yaptığımız kamusal alanlar. Demokratik yönetimleri gereği karar alma süreçlerine dahil olarak yaşadığımız kenti daha çok sahipleniyoruz. Kentlerin kimliğimiz üzerinde de belirleyici bir etkisi var.

Oxford Üniversitesi’nin ana araştırma kütüphanesi olan Bodleian, dünyanın en eski kütüphanelerinden biri.

Çocukluğunu kitap ve dergi açısından kısıtlı zamanlarda geçirenler için atlasın önemi büyüktür. Sınıflarındaki kara tahtanın yanında coğrafi veya fiziki Türkiye atlası görenler şanslı, dünya atlası görebilenler hepten şanslı sayılırdı. Tabii bir de ülke ülke, kıta kıta dünya atlası fasikülü bulanlar için hayal dünyasının kapısı ardına kadar açılırdı.

Söyleşi

100. sayımızdan itibaren başladığımız Yayınevi Hikâyeleri’nde bu ay İz Yayınları editörü Hamdi Akyol var. Akyol, yayıncılık tarihimizin kilometre taşlarından olan İz Yayınları’nın kuruluşunu, daha çok hangi kitapları bastıklarını ve günümüz yayıncılık ortamının durumunu değerlendirdi.

 

ŞahaneBirKitap

“Tıp gerçek bir kütüphanedir, ama doğru biçimde okunması gerekir” cümlesinden yola çıkan Kütüphanedeki Beden, Charles Dickens’tan Franz Kafka’ya, Virginia Woolf’tan Susan Sontag’a, John Berger’dan Oliver Sacks’e uzanan bir yelpazeyle zenginleşen, tıbbın toplumsal tarihini edebiyat aracılığıyla aydınlatan bir antoloji.

Editörden

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.