Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Haçlı Seferleri’ni Birinci Elden Okumak




Toplam oy: 8
Bir Tanığın Kaleminden Birinci Haçlı Seferi, Haçlı Seferleri Kronikleri üzerine çalışan çevirmen Süleyman Genç’in tercümesi ve notlarıyla oldukça zengin bir kitap haline gelmiş. Genç, dönemin Avrupa, Bizans ve Müslüman dünyasının durumunu en kilit noktalardan alarak çok güzel özetliyor.

Orta çağ çağdaş kaynaklarını antik dillerden dahi Türkçeye kazandıran Ahmet Deniz Altunbaş ile bir sohbetimizde “tarih metni çevirmeninin nitelikleri” üzerine konuşmuştuk. Muhabbetten aklımda kalanlar şunlar: İster birincil kaynak kronikler veya seyahatnameler olsun; ister ikincil kaynak araştırma eserleri ya da makaleler olsun, bir tarih metnini tercüme edecek kişi söz konusu dönem hakkında uzman niteliği alacak ölçüde bilgi sahibi olmalı. Öyle ki dipnotlarla varsa hataları ve eksikleri ortaya sermeli ve buna ek olarak da benzer eserlerin bahsi geçen konu üzerinde verdiği farklı bilgilerle çelişkileri mevzu etmeli. Dümdüz motamot çeviri -söz konusu tarihse- eksik kalacaktır. Tabii coğrafya bilmek, eski yer isimlerine hâkim olmak, ortalama bir teolojik birikim… Zor iştir yani. Okuyucu da bir kitap ya da makaleyi ‘tüketirken’ yazarı kadar tercümeyi yapan üzerinde de titizlenmeli.

 

İyi bir ‘tarih okuyucusu’ olduğumu düşünüyorum. Bu zamana kadar birçok defa ‘tercüme faciaları’ ile karşılaştığımı söyleyebilirim; şimdi burada saymak elbette doğru olmayacaktır ama iş bazen ‘birincil kaynaklardan’ soğumaya kadar varıyor. Bilhassa orta çağ ile ilgiliyim ve benimle birlikte bu ilgiyi paylaşanlar eminim ki ‘tercüme ve notlar’ ile zenginleştirilmiş ‘doğru’ kaynakları bulmakta çoğu zaman zorlanıyorlar. Son zamanlarda ise ‘işte nihayet, doğru isimlerden biri’ dediğim bir tarihçi ve çevirmen keşfettim: Haçlı Seferleri Kronikleri üzerine çalışan 1980 doğumlu Süleyman Genç. Genç’in Kronik Yayınları’ndan henüz çıkmış Peter Tudebodus - Bir Tanığın Kaleminden Birinci Haçlı Seferi adlı çalışmasına geçmeden evvel biraz genel hatlarıyla Haçlı Seferleri’nden bahsedelim.


Dünyanın en geniş kolonizasyon hareketi
Haçlı Seferleri kavramı, Roma Kilisesi tarafından yapılan çağrılara istinaden 1096-1270 yılları arasında Avrupa’dan Yakın Doğu coğrafyasına yapılan sekiz askeri seferi tanımlamak için kullanılır. “Kutsal toprakları kurtarmak” gibi dini bir sloganla tetiklendiğinden ve sefere katılmayı kabul edenlerin üzerinde haç figürleri olan giysiler ve kalkanlar taşımalarından dolayı “Haçlı” sözcüğü kullanılmaktadır. Seferler, dünyanın gördüğü en geniş kapsamlı kolonizasyon hareketleri olarak rahatlıkla tanımlanabilir. 1291 tarihinde Haçlıların elindeki son iki şehir, Akka ve Sur, Memluk Devleti tarafından fethedilerek bölgedeki Haçlı varlığına son verilmiştir.
Haçlı Seferleri’nin ortaya çıkışında X. ve XI. yüzyıllarda Avrupa’nın içerisinde bulunduğu durum, Kilise propagandası ve İslam aleyhinde yürütülen tezviratlar çok belirleyicidir. Cluny Tarikatı’na mensup papaların ‘evrenselci’ görüşleri ve VII. Gregorius’un Dictatus Papae olarak bilinen kararnameler ile istediğinde ‘Roma Germen İmparatoru’nu dahi görevden alma yetkisine sahip olmak istemesi, kıta içerisinde anlaşmazlıklar ve karmaşa doğurmuştu. Viking ve Türk kabilelerin göçleriyle arazilerin büyük kısmının kullanılmaz hale gelmesi ve yeni arazi taleplerinin de ‘ormanlık alanlarda avlanan soylular tarafından’ reddedilmesi alt tabakaya yayılan ciddi bir ‘asayiş sorunu’na neden olmuştu. Dönemin yazarlarından Willermus Tyrensis, durumu “Şiddet, ihanet, aldatma ve kötülük topluma hâkim olmuştu” diyerek tanımlıyor.
Peki Haçlı Seferleri dini bir motivasyonla mı başladı yoksa salt ekonomik kaygılar mı tetiklemişti sorusu dönemi çalışan tarihçiler için artık bir klişedir. Yüz binlerce insanı tek bir niyete / kalıba sokmak elbette bilimsel olmayacaktır ama seferlerin hemen öncesinde Papa II. Urbanus’un Clermont Vaazı’nda “Süt ve bal nehirlerinin aktığı Kutsal Topraklar” ifadesi en azından Kilise’nin niyeti hakkında güçlü bir ipucu verir: Kilise ve soylulara bela olan başıbozuklardan kurtulmak ve aynı zamanda Doğu Akdeniz’in kilit ticari noktaları olan ‘Kutsal Topraklara’ sahip olmak… Tarafımca en can alıcı nokta da şudur: Avrupalı entelektüellerin dahi İslam’ı bilmemesi; Müslümanları pagan, Hz Muhammed’i (SAV) de Müslümanların tanrısı zannetmesi… İslam aleyhinde dönen korkunç tezviratların nedeni, kitleleri ‘muhayyel bir ötekiye’ karşı harekete geçirmektir.


Haçlı Seferleri’ndeki magazinsel detaylar
Peter Tudebodus - Bir Tanığın Kaleminden Birinci Haçlı Seferi kitabının giriş kısmında Süleyman Genç, dönemin Avrupa, Bizans ve Müslüman dünyasının durumunu en kilit noktalardan alarak çok güzel özetlemiş. Metni okumaya başladığınızda zihninizde XI. yy siyasi durumu oldukça iyi oturmuş olacak. Peki, metni tercüme edilen Tudebodus kimdir ve Haçlı Seferleri’ni bir kronikten okumak bize ne kazandırır? Eserde müellif, Fransa’nın Poitou bölgesinden rahip olduğu ve Birinci Haçlı Seferi’ne (1097 - 98) bizzat katıldığı dışında bilgi vermiyor. Müslümanların Antakya’yı kuşatması sırasında öldürülen kardeşinin definini yaptığı ve Kudüs’te de bir ayine katıldığını anlatmasına bakarak evvel Norman Bohemond sonrasında da “ilk Kudüs Kralı” Godfrey de Boulougne ile hareket ettiğini anlıyoruz. Eseri, Anonim Haçlı Tarihi ve Raiumundus Aguilers’den oldukça fazla alıntı içeriyor. Fakat farklar da mevcut. Diğer kroniklerden farkını Süleyman Genç yeri geldikçe dipnotlarla oldukça güzel aktarıyor.
Kaynak kitaplar olayların geçtiği dönemde veya o zamana yakın tarihlerde yazılmış eserlerdir. Araştırma kitaplar ise modern çağlardan yazılmış eserlerdir. Tudebodus, Birinci Haçlı Seferi’ne bizzat iştirak etmiş bir kaynak eser. Neyin ne anlama geldiği hakkında size üzerinde özenle düşünülmüş bilgiler vermiyor fakat araştırma kitaplarında bulamayacağınız (mesela Yalvaç’ta Haçlı birliğine saldıran ayıdan ve Maraş yolundaki dar geçitlerden geçmek için zırhlarını uçurumdan attıklarından haberim yoktu) ‘magazinsel detaylar’ aktarıyor.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Son birkaç yıldır sanata olan ilgi ülkemizde gitgide artıyor. Bu durumun farkında olan yayıncılar da daha fazla sanat kitabı yayınlıyorlar. Özellikle Batı resmi/sanatı hakkında ülkemizde genel kültür az olduğu için bu alana hitap eden kitapların sayısında ciddi bir artış var.

Edebiyat kelimesinin en büyük talihsizliği zaten biliniyor olması. İnsanların “zaten biliyorum” deyip sözlüklere müracaat etmediği talihsiz kavramlardan biri edebiyat. Hiç okumasak da, elimizden romanlar, öykü kitapları düşmese de edebiyat orada bir yerde aşikâr olarak durur zaten. Edebiyat kelimesinin ilk anlamı ile mecaz anlamı arasındaki tezat ise rahatsız edicidir.

Amin Maalouf, Türkiye’de çok az yazara nasip olabilecek bir sevgi halesiyle sarmalanmış bir yazar. Her kitabı sadece çok okunmakla kalmıyor aynı zamanda edebi çevrelerde tartışılmaya değer görülüyor. Hatta edebi çevrelerin dışına çıkıp düşünce dünyasına da ilham veriyor. Eleştiriler de ardından geliyor tabii ki.

Yeni bir yıl, yepyeni bir yıl… Başlangıçlar önemlidir ve nasıl başlarsan öyle gider. Her pazartesi başladıkların küçük bir adımdır ama ocak ayında yaptığın başlangıçlar daha büyüktür. Geçen yılı unut, kaç yaşında olduğunu da… Pırıl pırıl bir yıl var önünde… 365 gün, 12 ay, 52 hafta, 8.760 saat, 525.600 dakika… Bunları, seni sayılarla sıkmak için söylemiyorum.

Şule Yayınları’ndan çıkan son öykü kitabı Fantastik Şeyler ile okuyucu ile yeniden bir araya gelen Naime Erkovan, edebiyatın toprak sahasına adını ilk olarak Beşinci Düğme ile yazmıştı. Aynı eserinde “Her şey gezegenlerin konumu yüzünden’’ diyordu Erkovan. O sebepten mi yoksa başka nedenle mi bilmem, ama önemli bir mevzu bence de.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.