Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Hani O Hep Bildiğimiz Kadın




Toplam oy: 27
Cusk’ın üç kitabında da farklı hayatları -aslında hepimiz için tanıdık olan- farklı hikâyeleri okuyoruz. Granta’nın “En İyi 20 Genç Britanyalı Yazar” listesinde yer alarak beklentiyi yükselten Rachel Cusk’ın bundan sonra neler yazacağı hepimiz için merak konusu.

Bazı kadınlar vardır ilk başta varlığını çok hissedemezsiniz, coşkulu ya da farklı değillerdir. Sanki hep oradadırlar, olmaları gereken yerde. Fakat bir şekilde dikkat kesilirseniz o durağanlığının içinde bambaşka denizlerin var olduğunu görürsünüz. Doğru yerde susar doğru yerde konuşurlar. En çok da dinlerler. Daha da önemlisi en sıradan ya da basit gibi görünen soruları sorarak zihninizin en arka yerinde kalmış, saklanmış belki de uyuyan bir şeyleri uyandırır, şaşırtırlar. Bu kadınların yanından ismini koyamadığımız, neyi düşündüğümüze tam olarak odaklanamadığımız, ama zihnimizi karıştıran bir duyguyla ayrılırız.

 

Rachel Cusk’ın kahramanı Faye’in bende bıraktığı duygu tam olarak böyle bir şey. Faye benim için bir yerlerden tanıdığım, karşılaştığım, detayları görebilen tüm o vakur kadınlar gibi… Bu yönüyle diğer romanlarda sıkça karşılaştığımız kahramanlara benzemiyor. Metnin başlayan, gelişen ve sonuca bağlanan bir kurgusu yok. Hayatın içindeki o basit ve sıradan anları/kesitleri yani yoluna çıkanların hikâyesini anlatıyor hatta şöyle söylemek daha doğru olacaktır “dinliyor”. Metinde bol diyalog okuyucuyu bekliyor. Faye hikâye anlatıcısı değil daha çok dinleyicisi konumunda. Bu diyaloglar, anlar, kesitler, hayatlar, sanat, edebiyat, özgürlük, kadın olmak, evli olmak, anne olmak, boşanmak üzerine düşünme kapılarını aralıyor. Yazar bu anlamda risk almış, yolunu çizmiş ve özgünlüğü yakalamış.

 

Tanıdık hikâyeler

 

Seri üç kitaptan oluşuyor. Serinin ilk kitabı Çerçeve, iki çocuklu, boşanmış yazar Faye’in yaratıcı yazarlık dersi verme üzere Atina’ya yaptığı yolculuğu anlatır. İkinci kitap Geçiş’te ise Faye iki oğluyla Londra’ya taşınır ve harabe olarak satın aldığı evin tadilatını sürdürür. Üçlemenin sonuncu kitabı Övgü’de ise Faye İngiltere’den Avrupa’ya bir edebiyat festivali için yolculuk yapar. Üç kitabın ortak noktası farklı mekanlarda farklı insanlarla karşılaşmalardır; yazarlar, eski dostlar, öğrenciler, yayıncılar, çevirmenler, gazeteciler hatta birlikte seyahat ettiği koltuk komşuları ve onların gerçek hayatlarıdır.

 

Cusk üçlemenin sonuncusu olan Övgü’yü kadının özgürlüğü meselesini kurcalayarak, onu saran kısıtlamalar ve erkeğin gizli hâkimiyet alanında kadınların nefes alma çabasına vurguyu güçlendirerek -daha yüksek sesle dillendirerek- bitiriyor. Üçüncü kitapta daha feminist bir söylem geliştirdiğini söyleyebiliriz. Tam da ikinci dalga feminizmin ortaya koyduğu toplumsal cinsiyet eşitsizliğine Cusk’ın kadınları ile tekrar tanıklık ediyoruz. Cusk kendisi gibi kadın yazar olan edebiyat ve yayıncılık dünyasında var olmaya çalışan Faye’in sesine kulak verirken belki de kendi kariyerinde bir kadın olarak meşgul olduğu, mücadele ettiği sorunlarla bir çeşit yüzleşmeye girdiğini de bir kadın olarak tahmin edebiliyorum.

 

Cusk’ın üç kitabında da farklı hayatları -aslında hepimiz için pek de tanıdık olan- farklı hikâyeleri okuyoruz, aynı çevirmen ve editörün -Lâle Akalın ve Darmin Hadzibegoviç- elinden çıkmış olması bir bütün olarak düşünüldüğünde ahenk içerisinde, kesintisiz bir okuma keyfi yaşamaya katkı sağladığını düşünüyorum. Granta’nın “En İyi 20 Genç Britanyalı Yazar” listesinde yer alarak beklentiyi yükselten Rachel Cusk’ın bundan sonrasında neler yazacağı hepimiz için merak konusu.

 

 

ÖVGÜ
Rachel Cusk

ÇEV: Lâle Akalın
YAPI KREDI YAYINLARI 2019

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

William Faulkner’ın (1897-1962) öyküleri Türkçede daha önce Bilge Karasu çevirisi Doktor Martino (Yenilik Yayınları, 1956), Ülkü Tamer çevirisi Kırmızı Yapraklar (Ataç Kitabevi, 1959), Talât Sait Halman çevirisi Duman (Varlık Yayınları, 1952) adlarıyla yayınlanmıştı. Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Emily’ye Bir Gül-Seçme Öyküler ile Faulkner’ın öyküleri derli toplu bir hâle geldi.

Yaşamın ta kendisi olduğu için mi yazdığını yoksa bizzat yazdığı için mi yaşamla bağ kurduğunu bilemez yazan kişi. Bir şey konuşturur onu, fakat nedir o şey? Beşiğinde dile gelen İsa gibi, daha doğar doğmaz talihin nasıl işlediğinin gizli bilgisini anlamaya yazgılıdır sanki. Bilgedir, budaladır, trajik ve gülünçtür. Ve sırf bu yüzden usta bir “yaşam acemisi” olup çıkacaktır.

 

Ayrılık, dünya hayatının en son kelimesidir. Nihayetinde, sevdiğimiz, bize ait olduğunu düşündüğümüz her şeyi geride bırakacak ve ayrılık atına binip gideceğiz.

 

Fâni dünyada birçok ayrılık yaşarız. Birlikte olduğumuz insanlardan, bulunduğumuz yerden, çalıştığımız adresten ayrılırız.

 

Şiir gerçekliğin imhasıyla başlar. Gerçekliği imha edemeyen şiiri, gerçeklik öyle ya da böyle imha eder. İmha yoksa ne inşa ne de bir icat söz konusudur. Avangart akımların sanat ve şiir söz konusu olduğunda sazı eline alıp konuştuğu zamanları her zaman önemsemişimdir. Ne var ki bir havai fişek gösterisi gibi, birkaç dakikalık tantanadan sonra geriye kalan kocaman bir hiç.

Queen of the Damned filminin soundtrack’lerinden Lestat Violin eşlik edebilir bu yazıya…

 

 

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.