Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Hani O Hep Bildiğimiz Kadın




Toplam oy: 11
Cusk’ın üç kitabında da farklı hayatları -aslında hepimiz için tanıdık olan- farklı hikâyeleri okuyoruz. Granta’nın “En İyi 20 Genç Britanyalı Yazar” listesinde yer alarak beklentiyi yükselten Rachel Cusk’ın bundan sonra neler yazacağı hepimiz için merak konusu.

Bazı kadınlar vardır ilk başta varlığını çok hissedemezsiniz, coşkulu ya da farklı değillerdir. Sanki hep oradadırlar, olmaları gereken yerde. Fakat bir şekilde dikkat kesilirseniz o durağanlığının içinde bambaşka denizlerin var olduğunu görürsünüz. Doğru yerde susar doğru yerde konuşurlar. En çok da dinlerler. Daha da önemlisi en sıradan ya da basit gibi görünen soruları sorarak zihninizin en arka yerinde kalmış, saklanmış belki de uyuyan bir şeyleri uyandırır, şaşırtırlar. Bu kadınların yanından ismini koyamadığımız, neyi düşündüğümüze tam olarak odaklanamadığımız, ama zihnimizi karıştıran bir duyguyla ayrılırız.

 

Rachel Cusk’ın kahramanı Faye’in bende bıraktığı duygu tam olarak böyle bir şey. Faye benim için bir yerlerden tanıdığım, karşılaştığım, detayları görebilen tüm o vakur kadınlar gibi… Bu yönüyle diğer romanlarda sıkça karşılaştığımız kahramanlara benzemiyor. Metnin başlayan, gelişen ve sonuca bağlanan bir kurgusu yok. Hayatın içindeki o basit ve sıradan anları/kesitleri yani yoluna çıkanların hikâyesini anlatıyor hatta şöyle söylemek daha doğru olacaktır “dinliyor”. Metinde bol diyalog okuyucuyu bekliyor. Faye hikâye anlatıcısı değil daha çok dinleyicisi konumunda. Bu diyaloglar, anlar, kesitler, hayatlar, sanat, edebiyat, özgürlük, kadın olmak, evli olmak, anne olmak, boşanmak üzerine düşünme kapılarını aralıyor. Yazar bu anlamda risk almış, yolunu çizmiş ve özgünlüğü yakalamış.

 

Tanıdık hikâyeler

 

Seri üç kitaptan oluşuyor. Serinin ilk kitabı Çerçeve, iki çocuklu, boşanmış yazar Faye’in yaratıcı yazarlık dersi verme üzere Atina’ya yaptığı yolculuğu anlatır. İkinci kitap Geçiş’te ise Faye iki oğluyla Londra’ya taşınır ve harabe olarak satın aldığı evin tadilatını sürdürür. Üçlemenin sonuncu kitabı Övgü’de ise Faye İngiltere’den Avrupa’ya bir edebiyat festivali için yolculuk yapar. Üç kitabın ortak noktası farklı mekanlarda farklı insanlarla karşılaşmalardır; yazarlar, eski dostlar, öğrenciler, yayıncılar, çevirmenler, gazeteciler hatta birlikte seyahat ettiği koltuk komşuları ve onların gerçek hayatlarıdır.

 

Cusk üçlemenin sonuncusu olan Övgü’yü kadının özgürlüğü meselesini kurcalayarak, onu saran kısıtlamalar ve erkeğin gizli hâkimiyet alanında kadınların nefes alma çabasına vurguyu güçlendirerek -daha yüksek sesle dillendirerek- bitiriyor. Üçüncü kitapta daha feminist bir söylem geliştirdiğini söyleyebiliriz. Tam da ikinci dalga feminizmin ortaya koyduğu toplumsal cinsiyet eşitsizliğine Cusk’ın kadınları ile tekrar tanıklık ediyoruz. Cusk kendisi gibi kadın yazar olan edebiyat ve yayıncılık dünyasında var olmaya çalışan Faye’in sesine kulak verirken belki de kendi kariyerinde bir kadın olarak meşgul olduğu, mücadele ettiği sorunlarla bir çeşit yüzleşmeye girdiğini de bir kadın olarak tahmin edebiliyorum.

 

Cusk’ın üç kitabında da farklı hayatları -aslında hepimiz için pek de tanıdık olan- farklı hikâyeleri okuyoruz, aynı çevirmen ve editörün -Lâle Akalın ve Darmin Hadzibegoviç- elinden çıkmış olması bir bütün olarak düşünüldüğünde ahenk içerisinde, kesintisiz bir okuma keyfi yaşamaya katkı sağladığını düşünüyorum. Granta’nın “En İyi 20 Genç Britanyalı Yazar” listesinde yer alarak beklentiyi yükselten Rachel Cusk’ın bundan sonrasında neler yazacağı hepimiz için merak konusu.

 

 

ÖVGÜ
Rachel Cusk

ÇEV: Lâle Akalın
YAPI KREDI YAYINLARI 2019

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Yırtık, rengi atmış bir örme yün takke yaşlı bir köylünün kafasında nasıl durursa evimizin yıkık, yana kaykılmış kiremit çatısı da öyle. Ailemizin, hikâyemizin üstünde. Uzaktan bakardım evimize bazen. O yamuk acımıza. Ahşap ve kiremit çatısı eğilmiş. Bütün yoksulluğun küçük, utangaç bir açıklaması elbette bu. Kilometrelerce yamaç. Okula bu yamaçlardan uçarak iniyorum sabahları.

Vazgeçebileceğimizi değil de tercih edebileceğimizi düşünmek ne kadar aldatıcı? Her şeyden umudunu yitirmiş birini görüyorsanız belki hırslarına belki beklentilerine küsmüştür ama en çok da bir tercih yapabileceğine inanmıştır. İnsan en çok tercih edemeyince anlamını yitiriyor olmalı vazgeçince değil. O yüzden vazgeçebileceğimiz şeylerin ne kadar fazla olduğunu görünce dehşete kapılıyoruz.

“Şiir masumluğun yeniden ele geçirilmesidir” der Octavio Paz. Bunun için başlangıca yani söze gideriz. Üstü örtülmüş bir güzelliği yeniden görünür kılmak için sözün hakkı bizi beklemektedir. Mustafa Köneçoğlu’nun sekiz yıl sonra yeniden basılan ilk kitabı Söz Hakkı, bir şairin gerçeklikle ve dünyayla kurduğu bağın hem oluş hem de eriş sancılarına odaklanan bir şiirler toplamı.

Lydia Davis, yazdığı mikro, kimi zaman birer cümleden oluşan öyküleriyle tanınıyor. Proust, Blanchot, Flaubert gibi isimleri Fransızcadan İngilizceye çeviren Davis, Deha Bursu olarak da bilinen MacArthur Bursu’nun da sahibi.

İnsanlık serüvenimizde ciddi kırılmaları tecrübe ettiğimiz bir çağda yaşıyoruz. Dijital devrim sadece alışkanlıklarımızı değil gerçekliği algılama ve yorumlama biçimimizi de temelden sarsıp deyim yerindeyse kararsızlaştırıyor. Bütün bu karmaşada hikâyeler de akacakları yeni yollar aramaktan geri durmuyor.

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.