Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Hikmet’le pazarlık: Tehlikeli Oyunlar sürüyor




Toplam oy: 908
Erdem Şenocak, 2009 yılından bu yana kapalı gişe oynanan oyunun başarısını Oğuz Atay'a atfediyor.

Salona girdiğinizde sahnede sizi saçı sakalı birbirine karışmış, üstünde eski püskü kazak ve pantolon olan bir adam ve iki salıncak karşılıyor. Adam gülümsüyor, tanıdıklarına selam veriyor, sağa sola yürüyor, su içiyor. Salıncaklardaki hikmeti öğrenmek içinse biraz beklemeniz gerekiyor.

 

Erdem Şenocak, 2009 yılından bu yana Seyyar Sahne ekibiyle hazırladığı Tehlikeli Oyunlar’ın Hikmet Benol’ü olarak sahneye çıkıyor. Bir yerde hakkında "Romanı oynamış gibi değil, romanın içinden fışkırmış gibiydi," yazıyor. Hem oynuyor, hem onunla mücadele ediyor. 130 dakika süren performansından önce sahnede seyircilerini karşılayıp sadece oynayanı değil seyredeni de hırpalayan bir monoloğa tanık olacaklarını söylüyor, kolaylıklar diliyor. Şenocak, 2009 yılından bu yana neredeyse her seferinde kapalı gişe oynanan oyunun başarısını ise Oğuz Atay’a atfediyor.

 

Yolculuk 2008'de başladı

 

2008 yazında yaptıkları tiyatro kampı sırasında arkası yarın gibi kitap okumaya karar veren Seyyar Sahne ve kamp arkadaşları, Seyyar Sahne’nin sanat yönetmeni Celal Mordeniz’in referansıyla Tehlikeli Oyunları ele almış. Bir akşam, daha önce 2006’da, “Ben, Pierre Riviere” ile sahneye çıkan Erdem Şenocak’a okuma sırası gelmiş. Okumuş ve sonraki iki gece üst üste romanı okumaya devam etmiş. Bir süredir yeniden tek kişilik bir oyun çalışmak isteyen ekip Tehlikeli Oyunlar’da karar kılmış. Konsept ve yönetimin Celal Mordeniz’e ait olduğu oyunun metin düzenlemesini Oğuz Arıcı yapmış.

 

Sekiz ay boyunca ilk okumalarda aklına gelen fikirleri düzenleyerek ilerlediğini anlatan Şenocak, sahnede hatırı sayılır bir beden performansı sergiliyor. Elleri, ayakları yetmezmiş gibi tekmili birden bütün parmakları, kaşı gözü, hatta saçının bukleleri bile birer karakter. Bütün bu performans aslında yıllar süren bir ekip çalışmasının ürünü. Zira çalışmalarında daha çok tiyatro dışı metinleri araştırma ve geliştirmeye yönelen Seyyar Sahne ekibi hareket, ses ve nefese dayalı oyunculuk performanslarına ağırlık veriyor. 

 

“Şu tarihte oyunu çıkarmalıyız, mutlaka sahnelemeliyiz gibi hedefler koymadığımız için uzun uzun prova yaptık. Çıkarmasak da olur, ama çalışalım istedik. Bir tiyatrocu açısından romanın her sayfası bir maden… Hikmet’i aşırı romantik bir kahraman yapabilecek olan bölümleri oyun dışı bırakırken biraz üzüldük. Önce ikişer saatten iki oyun yaparız diye düşündük ama sonra şu andaki 130 dakikalık versiyonla devam ettik.”

 

Romantik bir okursanız ve Hikmet Benol'un hayranıysanız Erdem Şenocak’ın Hikmet’ini kabullenmekte zorluk çekebilirsiniz. Hikmet’in haline üzülebilir, Şenocak’a kızabilirsiniz de. Ama sakinleşip kendinizi oyuna bıraktığınızda, yani Hikmet’e bir de o romantik mesafeyi silip öyle baktığınızda onun da insanı gülümseten yanları olduğunu göreceksiniz. Trajedinin yerini çıplak hakikat alacak bu sayede: Hikmet Benol’ün mutsuz değil, huysuz olduğunu fark edeceksiniz.

 

500 sayfalık romanı sahneye taşırken Oğuz Atay’a hayran kaldığını ama romanın baş karakteri Hikmet Benol hakkında böyle bir hayranlığı bulunmadığını anlatıyor Şenocak: “Oğuz Atay günlüklerinde Hikmet’in bir olumsuz/ uyumsuz olduğunu anlatır, Tutunamayanlar'ın Selim’i kadar haklı değildir Hikmet. Romantik okuyucu, Hikmet’i biraz fazla yüceltiyor. Biz Hikmet’in o kadar romantik bir kahraman olmasını istemedik, o yüzden bazı yerleri atlayıp Hikmet’i gerçek yapmaya çalıştık. Girard’a göre, bir romansal yapıt vardır, bir de romantik yapıt. Oğuz Atay şüphesiz ki romansal yapıtlar veren bir yazardır ama romantik okuyucu sahibidir.”

 

Boş bir sahnede sadece iki salıncak var. Oyuncuyla seyircinin bağlarını koparacak bütün etmenler ortadan kaldırılmış. Yere bir çember çizip onun içinde oynayalım oyunu diye düşünmüşler önce. Sonra Celal Mordeniz’in aklına daha evvel bir bianelde gördüğü salıncak fikri gelmiş.

 

Erdem Şenocak, sahnede iki salıncakla Hikmet’in beyninin labirentlerinde bir o yana, bir bu yana gidip geliyor. Salıncaklar bir bakmışsınız tepsi oluyor, bir bakmışsınız hızla akan bir trafikteki arabalara dönüşüyor, bazen yatak- yastık- koltuk, bazen engel olan salıncaklar bazen de kurtarıcı oluyorlar. Şenocak; “Dekorsuz, kostümsüz, metinsiz, ışık oyunları olmadan da tiyatro olur. Ama seyircisiz ve oyuncusuz olmaz. Yönetmenimin eğilimi de sahnede oyuncuyu seyirciyle baş başa bırakmak idi” diye anlatıyor bu sadeliğin esbab-ı mucibesini.

 

Herkesin ve hiç kimsenin Hikmet’i

 

Bir deli midir Hikmet, sıradan biri midir, buhrana düşen bir entelektüel midir, başarısız mıdır, beceriksiz midir, yoksa çapkın bir erkek midir ya da aklı havada duran bir aylak adam mıdır, şefkate mi ihtiyacı vardır? Kim bilir belki herkesin Hikmet’i kendinedir.

 

Oğuz Atay’ın 1970’de TRT’nin Roman Ödülü’nü kazanan Tutunamayanlar’ından sonra yazdığı ve 1973 yılında yayımlanan ikinci romanı Tehlikeli Oyunlar. Postmodern romanın Türk edebiyatındaki ilk örneği olarak kabul edilen bu anlatıda, düşle gerçek iç içe. Romanın kahramanı Hikmet Benol hakkında ise pek çok tevatür var. Tutunamayanlar’ın Selim’i kadar seveni olmasa da, kimilerinin söylediği gibi anti-kahraman olduğu fikrini kabullenmek de kolay değil. Ne de olsa Hikmet Benol aslında birçoğumuzun kafasının içi gibi. Bu yüzden kısmen empati kurabiliyor insan. Ama kim kafasının içindekilerle yüzleşmekten hoşlanır ki… Benol’ün iticiliği, yüzleşmeye olan direncimizi ele verir sanki. Tehlikeli Oyunlar’ın, Tutunamayanlar kadar sevilmemiş, ikinci baskısını ancak Atay’ın vefatından sonra yapmış olması da bu yüzden gibi.

 

Kısa kısa

 

Erdem Şenocak: 1979 doğumlu İTÜ Endüstri Mühendisliği mezunu, İstanbul Üni. Dramaturji ve Tiyatro Eleştirmenliği bölümünde yüksek lisans yapmakta.

 

Celal Mordeniz: Boğaziçi Üniversitesi, Felsefe Bölümü mezunu, İstanbul Üniversitesi, Dramaturji ve Tiyatro Eleştirmenliği bölümünde doktora yapmakta.

 

Oğuz Arıcı: İstanbul Üniversitesi Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü mezunu.

 

http://www.seyyarsahne.com

 

 


 

 

* Fotoğraf: Ece Karaağaç

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Savaşlar ve felaketler insanlık için büyük yıkımlar getirir. Acı, gözyaşı, sürgünler ve kayıplar bireysel ve toplumsal ölçekte kapanmayan yaralar açar. Yaşamdaki bu nedenli derin acılar, edebi alanda aynı derecede nitelikli eserler doğmasını sağlar.

Atlardan birinin üstüne, denklerin arasına yerleştirmişler beni. Yorgan, kepenek ve kap kacağın içine. Yassı taşlarda yankılanan nal, toynak seslerini, göç kalabalığının birbirine karışmış hengâmesini dinleyerek yol alıyoruz. Şenlik şamata olması gereken yayla yolculuğu cenaze alayını andırıyor.

İnsanın binlerce yıllık yeryüzü tecrübesinin en önemli bakiyesi hiç kuşkusuz hikâyesidir. Mağara duvarlarında, kamp ateşlerinin etrafında, kitap sayfalarında ya da sinema salonlarında aradığımız, anlattığımız hikâyeler belki de ölüme karşı verdiğimiz mütevazı ancak epik bir direnişten ötesi değil. Çünkü anlatıcıları nesilden nesile post değiştirse de hikâye anlatılmaya devam eder.

Andrey Platonov (1899-1951), iki önemli romanı Çevenkur ve Çukur yanında, güçlü atmosfer, derinlikli karakterler ve çarpıcı temalarıyla kısa öykünün de başyapıtlarını kaleme aldı. John Berger’in “günümüzde dünyanın muhtaç olduğu hikâyecilerin öncüsü” dediği Platonov; insanın yaşanan acılar karşısında var olma mücadelesini, sevgi, dostluk, mutluluk arayışını hikâye eder.

Chapman ve Maclain Way kardeşlerin yönettiği Wild Wild Country altı bölümlük belgesel dizi, Hintli guru Bhagwan Shree Rajneesh tarafından 1980’lerde kurulan Rajneeshpuram şehrinin hikâyesini anlatıyor.

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.