Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Hollywood’da son bulan bir düş




Toplam oy: 984
F. Scott Fitzgerald
İletişim Yayınevi

F. Scott Fitzgerald ismi, yakın tarihte Benjamin Button’ın Tuhaf Hikâyesi filmiyle geniş kitlelerce yeniden dillendirilir oldu. Film, Fitzgerald’ın bir kısa hikâyesinden uyarlanmıştı; o yıl örneğine çok sık rastladığımız uyarlamalardan biriydi. 2009 Oscar Ödüllerinde “En İyi Film” dalında aday gösterilenlerden yalnızca biri özgün senaryoya sahipti; bu durum, uyarlamalarla ilgili klasik tartışmaları da yeniden alevlendirmişti. Salman Rushdie, The Guardian’da şöyle yazıyordu: Fitzgerald ‘Benjamin Button’ın Tuhaf Hikâyesi adında tuhaf bir hikâye yazdı. Bu kısa hikâye, yetmiş yaşında bir adam olarak dünyaya gelen bir bebeğin, tersine yaşlanarak yani gitgide gençleşerek, sonunda bir bebeğe dönüşüp hiçliğe olan yolculuğunu tamamlaması hakkındaydı. (...) Hikâye ve film arasındaki en temel fark ise, tersine yaşlanan bir adamı anlatmalarına karşın, tamamen başka şeylerden söz etmeleridir. Film aslında tam olarak Fitzgerald’ın hikâyesinden uyarlanmış sayılmaz, çoğunlukla [senarist] Roth’un hayal gücünün ürünüdür. Ama Brad Pitt ve Cate Blanchett’in özel efekt destekli performanslarına rağmen, filmin söyleyecek çok fazla bir şeyi olmadığı da ortadadır. Fitzgerald’ın hikâyesi içinde en azından züppeliğin komedisini ve utancını barındırıyordu ve bunları hafif, kendini ciddiye almayan bir tonda, 20. yüzyılın başındaki toplumsal olaylara dayandırarak anlatıyordu.” (çev. Zeynep Alpaslan, Radikal Kitap, 13 Mart 2009) Buna karşın, Fitzgerald’ın başyapıtı kabul edilen Muhteşem Gatsby’den uyarlanan, özellikle 1974 tarihli filmin romana sadakati konusunda bir fikir birliği vardır; yönetmenliğini Jack Clayton’ın üstlendiği filmin senaryosu Francis Ford Coppola tarafından kaleme alınmıştır, başrollerde de Robert Redford ile Mia Farrow yer alır. (2012’de de yeni bir uyarlamayla karşılaşacağız sanırım.)

 

 

Sözü filmlerden, Hollywood’dan açmamızın sebebi, Fitzgerald’ın son romanının 1930’ların Hollywood’unu ele alması. Romanın Türkçede iki farklı çevirisi var. Her ikisi de 1994’te yayımlanan bu çeviriler Tomris Uyar ve Aylin Sağtur’a ait. Tomris Uyar, Son Düş (İletişim Yayınları) ismini tercih etmiş; Aylin Sağtur ise, Son Hükümdar (Can Yayınları) ismini kullanmış. (Bu yazıda Uyar’ın çevirisi esas alındı.) Tomris Uyar bu isimle ilgili olarak, kitabın başına şöyle bir “çevirmenin notu” düşmüş: “Fitzgerald’ın bu son romanının özgün adı The Last Tycoon’dur. Japonca kökenli (tai-koon) bir sözcük olan ve feodal lord anlamına gelen ‘tycoon’, Batı dillerinde, özellikle de İngilizce’de ‘olağanüstü zengin ve güçlü işadamı’ anlamında kullanılmaktadır. Sözcüğün birçok yabancı dilde olduğu gibi kullanılmasına karşın Türkçe’de bilinmemesi, belki de Türkiye’de Fitzgerald’ın bu sözcüğü yorumladığı anlamda ‘düşçü işadamı’ kavramının olmamasına bağlıdır. Yazarlığı boyunca güç ve zenginliği ellerinde tutan kişileri konu edinen Fitzgerald’a göre bu adamlar ‘son romantikler’, ‘son prensler’, ‘son düşçüler’dir.”



Sinema dünyasının Abraham Lincoln’ü



Son Düş
romanında “son düşçü” olarak anlatılan karakter, Monroe Stahr. Fitzgerald’ın dönemin ünlü genç film yapımcısı Irving Thalberg’den esinlenerek oluşturduğu bu karakter, film endüstrisinin harika çocuğudur. “Filmlerin tiyatro sınırları ötesine, onun etkisinin ulaşamayacağı bir yere, altın çağa erişmesini” sağlayan öncülerden olan Stahr, adı beyazperdede hiç görünmemiş olmasına karşın sinema dünyasının Abraham Lincoln’ü gibi görünmektedir; uzun süren bir savaşı birçok cephede yürütebilen bir lider konumundadır adeta, neredeyse tek başına filmciliği hızla on yıl öteye itmiştir. Hollywood’un tüm aktörleri (yönetmenler, yazarlar, oyuncular vd)  onunla zıtlaşılmayacağını, çünkü onun hemen hemen her zaman haklı çıkacağını bilirler, içinden çıkamayacağı bir sorun yok gibidir. Böylesi kusursuz bir portrenin çizilmesinde, romanın zaman zaman Stahr’ın ortağı Brady’nin kızı –Stahr’a âşık– Cecilia’nın gözünden aktarılmasının payı büyük. Ancak Stahr’ın iç dünyasında kapanmayan yarası ise, ölüme hazırlıksız yakalanan aktris karısı Minna’dır. Bir tesadüf eseri karşılaştığı ve karısına benzettiği Kathleen Moore’a, karşı koyamadığı bir ilgiyle yakınlaşmasıyla yaşamının bütün mantığını çiğnemeye hazır görünmeye başlar.

 


Son Düş romanı, olayların tam daha da hareketleneceği izlenimi uyandığı anda kesilir. Fitzgerald, 44 yaşında kalp krizi sonucu hayata Hollywood’da veda etmesiyle Son Düş romanına da son noktayı koyamamıştır. Romanın el yazmalarını eleştirmen ve aynı zamanda yazarın yakın arkadaşı olan Edmund Wilson derler; bu kâğıtlar arasında Fitzgerald’ın hikâyenin ne şekilde ilerleyeceğine ilişkin tuttuğu ayrıntılı notlar da yer almaktadır. Son Düş’ün son sayfalarına geri kalan bölümlere ilişkin bu notlardan yola çıkılarak bir özet eklenmiş; ortaklıktaki çatlamalar, Hollywood işçilerinin çalışma koşulları, örgütlenmeleri, kurulan tuzaklar ve hatta cinayetler... 1930’ların ikinci yarısını Hollywood’da geçiren Fitzgerald’ın bu romanını rahatlıkla Hollywood’un bir dönemine içten bir bakış olarak nitelendirebiliriz ve söz konusu özetten anlaşıldığı kadarıyla elimizdeki tamamlanmış bölümler, kitabın yalnızca başlangıcı gibi...

 

 

Hollywood, Fitzgerald’ın bu romanına da kayıtsız kalmamış elbette. 1976 tarihli aynı adlı filmde senaryo yazarı olarak Harold Pinter’ın, yönetmen olarak da Elia Kazan’ın ismi yer alıyor (aynı zamanda Kazan’ın yönettiği son film), oyuncu kadrosu ise Robert De Niro, Tony Curtis, Robert Mitchum, Jack Nicholson ve Jeanne Moreau gibi isimlerden oluşuyor.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Savaşlar ve felaketler insanlık için büyük yıkımlar getirir. Acı, gözyaşı, sürgünler ve kayıplar bireysel ve toplumsal ölçekte kapanmayan yaralar açar. Yaşamdaki bu nedenli derin acılar, edebi alanda aynı derecede nitelikli eserler doğmasını sağlar.

Atlardan birinin üstüne, denklerin arasına yerleştirmişler beni. Yorgan, kepenek ve kap kacağın içine. Yassı taşlarda yankılanan nal, toynak seslerini, göç kalabalığının birbirine karışmış hengâmesini dinleyerek yol alıyoruz. Şenlik şamata olması gereken yayla yolculuğu cenaze alayını andırıyor.

İnsanın binlerce yıllık yeryüzü tecrübesinin en önemli bakiyesi hiç kuşkusuz hikâyesidir. Mağara duvarlarında, kamp ateşlerinin etrafında, kitap sayfalarında ya da sinema salonlarında aradığımız, anlattığımız hikâyeler belki de ölüme karşı verdiğimiz mütevazı ancak epik bir direnişten ötesi değil. Çünkü anlatıcıları nesilden nesile post değiştirse de hikâye anlatılmaya devam eder.

Andrey Platonov (1899-1951), iki önemli romanı Çevenkur ve Çukur yanında, güçlü atmosfer, derinlikli karakterler ve çarpıcı temalarıyla kısa öykünün de başyapıtlarını kaleme aldı. John Berger’in “günümüzde dünyanın muhtaç olduğu hikâyecilerin öncüsü” dediği Platonov; insanın yaşanan acılar karşısında var olma mücadelesini, sevgi, dostluk, mutluluk arayışını hikâye eder.

Chapman ve Maclain Way kardeşlerin yönettiği Wild Wild Country altı bölümlük belgesel dizi, Hintli guru Bhagwan Shree Rajneesh tarafından 1980’lerde kurulan Rajneeshpuram şehrinin hikâyesini anlatıyor.

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.