Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Istrancalı Bir Şeytan Kulu




Toplam oy: 3
Istrancalı Abdülharis Paşa’yı Rumeli’yi kaybımızın hikâyesi olarak da okumak mümkün, Trakya’nın yerel Türkçesinin edebiyata yansıması ya da yerli bir vampir anlatısı olarak okumak da... Hangi niyetle okursanız okuyun bir okur olarak karşılıksız kalmayacak beklentiniz.

Karlofça Antlaşması ile Balkan Savaşları arasındaki felaketler silsilesinin haddi hesabı yok. Bizim Rumeli dediğimiz diyarın Balkanlaşmasının hikâyesi ise ciltlere, kütüphanelere sığmayacak bir facialar silsilesi. Elbette bu facialar silsilesinin kolektif hafızaya sinmiş nice uzantısı var. Peki, edebiyatımız bu izlerden ne kadar yararlanabiliyor? Edebiyatta karşılığı olmayan travmalarımız hem bugünümüze hem de geleceğimize ket vuruyor.

 

Mehmet Berk Yaltırık’ın yazı mesaisinin ürünleri; söz konusu travmalara dışarıdan bakmanın, onlarla yüzleşmenin ve hatta onlara şifa aramanın bir yöntemi olabilir mi? Bu yazının konusu o kadar büyük bir soruya cevap verme iddiası taşımasa da bir açılış sorusu olarak bunu not düşmekte fayda görüyorum.

 

Mehmet Berk Yaltırık, edebiyatın örneklerini büyük ölçüde “tercüme” kitaplardan okuduğumuz korku, gerilim, fantastik gibi alttürlerini yerli kaynaklardan inşa edebilen az sayıdaki yazarlar arasında yer alıyor. Bu toprakların hikâyesini tercüme olmayan bir dil, üslup ve olay/tema örgüsüyle kaleme alıyor Yaltırık. Istrancalı Abdülharis Paşa, Mehmet Berk Yaltırık’ın ikinci romanı.

“Tarihi roman” denince zihnimizde bir dizi klişe beliriyor. Korku yahut fantastik denince başka bir klişe denizine dalıyoruz. Mehmet Berk Yaltırık, bu klişelerin dışında bir yerde otağını kurmayı başarıyor. Bu farklılığı konunun kaynaklarına olan ünsiyetine ve hâkimiyetine bağlıyorum ben kendi adıma.
Istrancalı Abdülharis Paşa, bir yörükken Trakya’da iskân edilen “beg” çocuğu. Bu çocuk, roman boyunca kâh eşkıya olup dağa çıkıyor kâh “eşkıya Azrail’i” olarak nam salıyor. Bu romanın bir ayağı. Romanın bu ayağı bizi 17. yüzyıldan alıyor bugüne kadar getiriyor. Romanın bir başka ayağı ise günümüzde geçiyor. Kariyerinde başarılı ilişkilerinde sorunlu akademisyen bir karakterimiz var. Henüz ilk basamaklarında olsa da ele aldığı konuyu dibine dek araştırmayı bir takıntı haline getirmiş. Tarihçi ama bir şekilde Balkan folklor anlatılarına yöneliyor. Daha doğrusu Istrancalı Abdülharis Paşa’ya… Romanın neticesinin tam bir kızılca kıyamet olduğunu söyleyebilirim ama daha fazlasını söylemem pek de doğru olmaz.
İhsan Oktay Anar’ı hatırlatıyor
Metinde yer alan yerel ağızlara ait kelimeler de Osmanlıca kelimeler de öyle bir bütünlük içinde yer alıyor ki hiçbiri “bilmeyenlere” bile yabancı gelmiyor. Bu açıdan biraz da İhsan Oktay Anar’ı hatırlatan bir tarafı var romanın. Ancak yeni bir İhsan Oktay Anar ile karşı karşıya değiliz. Geçmişle günümüz arasında kurduğu bağlantı, diyaloglar ve karakterlerin seçimi açısından yepyeni bir yazar Mehmet Berk Yaltırık. Onun İhsan Oktay Anar’dan en temel farkı işin yerlilik kısmına daha çok önem vermesi ve olay örgüsünün daha sağlam olması bence. Yaltırık, okurunu Anar’dan daha çok kolluyor sanki. Bu onun hem güçlü hem de zayıf yönünü temsil ediyor.
Istrancalı Abdülharis Paşa’yı Rumeli’yi kaybımızın hikâyesi olarak da okumak mümkün, Trakya’nın yerel Türkçesinin edebiyata yansıması ya da yerli bir vampir anlatısı olarak da okumak mümkün. Hangi niyetle okursanız okuyun bir okur olarak karşılıksız kalmayacak beklentiniz. En azından ben karşılıksız kalmadım.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Kütüphaneler, çok eski zamanlardan matbaanın bulunuşuna ve günümüze toplumların zenginlik göstergelerinden biri olmuştur.

Ölüm hayatın bakiyesidir. Hayatın sonunu değil hayatın bir başka veçhesini karşılar. Elde kalan ne varsa onunla gideriz ölüme. Bu açıdan ölen bir insan için kullanılan “hayatını kaybetti” lafı bomboş bir laftır. Hayat bir başka sayfada olanca tazeliğiyle devam etmektedir çünkü. Ölüme dair anlatılarda ölüm ve ölüm sonrası başlığı öne çıkar. Ya ölüm öncesi?

Bilmem farkında mısınız? Sosyal medyaya bakıyorum, kitap eklerini okuyorum, kitap satış sitelerinin yeni çıkan listelerine göz atıyorum, kitabevlerinde çocuk kitapları raflarını inceliyorum. Hepsinde aynı sonuç: Çocuk şiirleri kitapları yok denecek kadar az… Çıkan çocuk şiirleri kitapları da gereken ilgiyi hak etmiyor.

Hiç seyahatname okumamış birine bunun keyfini anlatmak zor. Gediklisinin, zaten rastladığı kitaba bir göz atmadan geçip gitmesi ihtimal dışı. Zira, sanki özünde, okurunu kendine çeken bir zıt kutbu taşır seyahatnameler. Hele de, zihne kentleri adamakıllı kurma imkanı verebilenler.

 

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Kadın kahramanlar içinde bazıları var ki, yıllar önce okumuş olmama rağmen halen onların hayatlarını merak ederim. Her okuyuşta farklı bir keşif, yeni bir detay, daha önce hiç fark etmediğim bir ayrıntı dikkatimi çeker ve buna şaşırır dururum. Eskiden okuduğum bir romana dönmek, eski bir arkadaşıma merhaba demeye benzer.