Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

İtalya'da Rönesans




Toplam oy: 7
Virginia Cox, kitabını altı bölüme ayırmış. Burada önce Rönesans’ın ne olduğunu, ne zaman başladığını tartışarak anlatmaya başlıyor. Sonra, sanat, kitap boyunca bir daha ayrılmamak üzere işin içine giriyor. Tabii, Rönesans, hümanist düşünceden ayrı tasavvur edilecek bir şey değil. “Her şeyin ölçüsü insandır,” diye formüle edebiliriz belki.

İtalyan Rönesansı’nın Kısa Tarihi’ni görür görmez almamın sebebi, salgının başından beri “Batı Sanatı Tarihi” hakkında hayli kafa yormamdı. Kapakta Botticelli’nin çok meşhur bir resmine yer verilmiş: “Venüs’ün Doğumu”.

 

Şimdi, kitabın iç sayfalarına geçmeden önce bu resmin çevresinde biraz dolanalım istiyorum. Tuhaf bir resim bu. Venüs, malum, istiridye kabuğundan çıkar, deniz köpüğünden yapılmıştır vs. Ama bir özelliği de dünyanın en güzel kadını olmasıdır -“Afrodit”, “İştar” gibi adlarla da bilinir. Yani, Venüs, dişilik sembolüdür. Biz gene Botticelli’nin resmine dönelim. 1486’da yapmış. Kabaca 550 yıldır dünyanın en bilinen resimlerinden biri. Resmin merkezinde Venüs, yanında çıplaklığını örtmek için bekleyen nedimesi, arkada ufuk çizgisi. Bu “ufuk” da önemli çünkü resim sanatında perspektif dediğimiz şey daha yeni başlamış diyebiliriz. İşte “Rönesans” diye adlandırdığımız dönemi de son kertede, belki perspektif ve kumaş kıvrımlarıyla düşünebiliriz.


Resimde Masaccio, heykelde Donatello, mimaride ise Brunelleschi
Ama İtalyan Rönesansı deyince aklımıza gelen ilk isim Botticelli değil. Güzel sanatların her kolunda zirveye çıkmış üç kişiden söz etmemiz gerekir: Resimde Masaccio, heykelde Donatello, mimaride ise Brunelleschi. Yazar, tamamen benim ayıbım, listeye daha önce duymadığım birini daha ekliyor: “… en önde gelenler, hepsi de 1370-80’lerde doğmuş olan, mimar Filippo Brunelleschi ve heykeltıraşlar Donatello ve Lorenzo Ghiberti ile tahminen 1401’de dünyaya gelen ressam Masaccio idi.” Masaccio, deyince, 1428’de, yirmi yedi yaşında ölmüş olmasına rağmen büyük bir ustadan, sanatçıdan söz etmiş oluyoruz. İnsanların “ressam olsam mı?” diye düşündüğü dönemde kendisi üstat mertebesinde. Donatello da benzer. Donatello’dan söz açınca istemsiz bir yakınlık kuruyorum. Bu şahsi bir hikâye ama anlatayım: Ben, ilkokula başladığımda zaten okuyup yazıyordum. Annem öğretmiş. Anaokulundayken bugün hiçbirinin adını hatırlamadığım üç arkadaşımla beraber biz Ninja Kaplumbağa olmaya karar vermiştik. Ama kim, hangi karakter olacak? Anaokulunda bir Saadet Öğretmen vardı, biz Ninja Kaplumbağa adayları ona gidip danıştık. Bana, okuma-yazma bildiğim için Donatello çıktı. Benim gözüm aslında Leonardo’daydı ama böylece Donatello’ya karşı içimde hep bir yakınlık hissettim! Donatello da her şeyden önce iki heykel demektir: Bunlardan biri “At üstünde Şarlman”, ötekiyse “Davut”. Kitabın 68. sayfasında “Davut” heykelinin fotoğrafına da yer verilmiş. Virginia Cox, bu heykelin 1430’larda meşhur Medicilerden Cosimo için yaptığını söylüyor.
Özellikle kahraman çıplağı betimleme tercihinde heykelin algılanışı klasik olup heykelde, mağlup edilmiş Goliath’ın Eros ve Ruh friziyle süslü miğferi gibi all’antica detaylar mevcuttur. Ancak Davut’un dekoratif şapkasıyla kız gibi, zarif bir şekilde poz veriş figürü, klasik olduğu kadar Gotik estetikten de nasiplenmiştir.
Her şeyin ölçüsü insandır
Cox, kitabını altı bölüme ayırmış. Burada önce Rönesans’ın ne olduğunu, ne zaman başladığını tartışarak anlatmaya başlıyor. Sonra, sanat, kitap boyunca bir daha ayrılmamak üzere işin içine giriyor. Tabii, Rönesans, hümanist düşünceden ayrı tasavvur edilecek bir şey değil. “Her şeyin ölçüsü insandır,” diye formüle edebiliriz belki. Mesela, işte şimdi Rönesanstan konuşuyoruz, her şeyin birey ölçüsüne yöneldiğini söylüyorum. Bir bina yaparken, daha önce Gotik’te olduğu gibi değil yani, insanı ezmemesine gayret ediyorlar. İyi de, hümanist düşünce nereden çıkıp geldi Rönesansa? Virginia Cox, İtalyan Rönesansı’nı “14. ile 16. yüzyıl arası” olarak tarihlendiriyor. Demek ki, bundan hemen önce İtalya’nın gündemine girmeli. Tam burada iki büyük isim bizi bekliyor. Resimde karşımıza Giotto (1266-1337) çıkıyor.
Ama bir de İlahi Komedya’nın yazarı Dante Alighieri var aynı yıllarda -ölümü 1321. Bir şehre bir Dante yeter denebilir ama Floransa’daki Uffizi’nin yan sokağında şöyle bir dolaşınca karşınıza gelen “büyük Floransalılar” heykelleri akıllara durgunluk verici seviyededir. Michelangelo’dan, kâşif Vespucci’ye, Boccaccio’dan Botticelli’ye, Dante’ye, bugün hâlâ siyaset biliminden söz ederken referans verdiğimiz Machiavelli’ye, din âlimi Savonarola’ya, Petrarca’ya… İtalyan yarımadasında kültürel hayatın Rönesans öncesi ve sonrasında çok hareketli olduğunu görüyoruz. Rönesans akla hemen Floransa’yı getiriyor, bu yanlış bir düşünce de değil ama öncesi olduğu için Rönesans’ı Floransa’yla özdeşleştirebiliyoruz. Dönelim tekrar perspektif meselesine. Perspektif çok önemli çünkü böylece ilk kez bir yerden baktığını kabul etmiş oluyorsun. Ayakların yere basması, ufuk çizgisi, gördüğünü çizmen bir bireycilik getiriyor. Resim, bir nevi anonimleşmekten çıkıyor. Eğer tren raylarını çiziyorsanız ilerde uçlarını birleştiriyorsunuz. Perspektiften önce onlar birleşmezdi. Peki, raylar birleşiyor mu? Hayır. Ama biz öyle görüyoruz. Bunu tabii perspektife uzunboylu yer vermeyen Japon resmiyle mukayese edip “hakikat hangisi?” diye sormak da mümkün.
Sürahi ressamın gördüğü şekilde
Bir gelişmişlik ölçüsü de değil perspektif. Japon resmi büyük bir kültürü taşıyor arkasında. Ama modern çağda ressamların perspektifi yok etme mücadelesi verdiğini de görüyoruz. Rafael’in mükemmelleştirdiği perspektifi misal Matisse’le Picasso kimi zaman ellerinin tersiyle itiyor. Bir örnek: Guggenheim’daki “Karaf, Sürahi, Meyve Tabağı” tablosu -böyle aratınca alışveriş sitelerinden başka sonuç çıkmadığı için: İngilizcesi “Carafe, Jug, and Fruit Bowl”, orijinal adı “Carafon, Pot et Compotier”. 1909’da yapmış bunu Picasso. Perspektifi nasıl bilinçle, isteyerek yok ettiğini görüyoruz. Bu resimden devam edelim. Perspektiften önce burada bir sürahi görünecekti. O sürahi orada gene var ama biz “ressamın gördüğü şekilde” görüyoruz artık. Bu çok büyük bir devrim. Bireyin sanatçı olarak ortaya çıkışını sağıyor. İtalyan Rönesansı’nın bireyciliğin yükselişine şahit olduğu tartışılmaz görünür. Bunun en dramatik işareti, bu dönemde müstesna bireylerin fiziksel görünüşünü korumaya yönelik realist portre geleceğinin yeniden ortaya çıkmasıdır. (…) 15. yüzyıldan itibaren, yalnızca hükümdar ve büyük adamların değil, umumiyetle şehirli ve kültürel seçkinlerin, yani hekim, avukat, tüccar, akademisyen, yazar, sanatçı, oyuncu ve soytarıların gerçekçi portrelerinin muazzam şekilde arttığını tescil edebiliyoruz.
İtalyan Rönesansı’nın Kısa Tarihi, bu konuyu merak edenler için iyi bir başlangıç kitabı. Zaten yazar da böyle yapmak istediği için kitabın arkasına bir “ileri okuma önerileri” listesi koymuş.
“… Kısa Tarihi” serisinin yeni kitaplarını beklemeye devam edeceğim.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Ülkesini savaş nedeniyle terk edenlerin acısını, hüznünü çocuklara anlatmak zor iştir. Suriye’deki savaş nedeniyle ülkemize gelen milyonlarca göçmenin yaşadıklarından elbette yüzlerce kitap, onlarca film çıkar. Ve onların yaşadıklarını buradaki çocuklara samimi ve içten bir dille anlatmak, empati kurmalarını sağlamak da kolay iş değildir.

“Belki de hepimiz arada sırada biraz deliriyoruzdur.”

 

Ölümün soğuk nefesi üzerimizde esip durdukça ürpermeye bile vakit bulamadan bir bakmışız ki hayat denen süre sona ermiş ve apar topar sonsuz yolculuğa doğru gitmeye başlamışız bile. Ölüm vardır sözü özellikle bu günlerde derin soluk alış verişlerde hepimizin üzerinde dönüp duruyor. Ölüm vardır ama biz kendimize hiç yakıştıramayız bunu.

Bazı kitaplar vardır, ilk sayfasından itibaren okuyucuyu sıkı sıkıya tutar, son cümlesine kadar bırakmaz. Okurun bir sayfayı bitirmeden diğerine geçmek için sabırsızlandığı, böylesine sürükleyici kitaplarla özdeşleşen bir yazar; Harlan Coben. 1962 doğumlu Amerikalı yazar Harlan Coben, polisiye, suç, gizem ve korku türünde yazdığı kitaplarla tüm dünyada tanınan bir isim.

Şiir ve roman gibi edebî eserlerin yanında çok sayıda deneme ve incelemeye de imza atan Ümit Aktaş’ın ilk romanı Âdem. İlk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem’i tarihin sıfır noktasına inerek sancılı bir başkaldırının, ilk büyük kaçışın, en uzun sürgünün yongalarını hayata ve tabiata serpiştirerek ele alıyor.

Kulis

Her Şey Çölde Koşan Bir Atla Başladı

ŞahaneBirKitap

Mehmet Akif’in seciyesini en çok şu üç şey inşa etti der Mithat Cemal Kuntay: Kur’anlı ev, pehlivanlı mahalle, müspet ilimli mektep. Bu üç dayanağı anlamak, Türkiye’nin ve şiirin zeminine dair iyi bir fikir verecektir. Akif’te tarih kültürel bir miras değil. O bunu çok erken zamanda anlıyor ve Namık Kemal’in korktuğu varoluş krizinin ortasında kendisini buluyor.

Editörden

Doğu Batı sorunu yalnızca bizim edebiyatımıza özgü bir sorunlar yumağı değildir aslında, Rus edebiyatında da benzer bir tartışma söz konusudur. Bütün bir 19. yüzyıl romanı daha sonra şiddetlenecek bu tartışmanın ilk alevinin yakıldığı metinlerle doludur.