Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

John Berger’dan Manzaralar




Toplam oy: 16
Portreler’de olduğu gibi Manzaralar’da da Berger’ın daha önce çeşitli mecralarda çeşitli şekillerde yayımlanmış yazıları bir arada okura sunuluyor. Kitapta iki ana başlık altında toplam 35 yazı yer alıyor: Haritaları Yeniden Çizmek ve Arazi. Berger, kendi anılarını sanat, hikâye ve düşünceyle birleştirerek kendine has bir dil oluşturmuş bu kitapta.

20. yüzyılın sadece en önemli sanat eleştirmenlerinden biri değil aynı zamanda en önemli entelektüellerinden biri ve iyi bir hikâye anlatıcısı olan John Berger, 2 Ocak 2017 tarihinde hayata gözlerini yumdu. Ölümünden kısa süre önce yayımlanan Portreler ve Manzaralar kitapları önce Portreler ve bir süre sonra da Manzaralar olmak üzere Metis yayınları etiketiyle ülkemizde de yayımlandı.

 

Görme Biçimleri gibi son derece önemli bir esere imza atan Berger’a, BBC kültür-sanat editörü olan ve ülkemizde de kitapları Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Will Gompertz ABD başkanlık seçimleri turnesi esnasında çekilmiş bir fotoğrafı gösterir ve yorumlamasını ister. Bu fotoğraf karesinde Hillary Clinton sahnededir ama herkes ona arkasını dönmüş selfie çekmektedir. Berger bu fotoğrafı yorumlamak için henüz erken olduğunu, kendisinden sonra gelecek olanların ancak yorumlayabileceğini söyler.


Haritaları yeniden çizmek
Portreler’de olduğu gibi Manzaralar’da da daha önce çeşitli mecralarda çeşitli şekillerde yayımlanmış yazılar bir arada okura sunuluyor. Kitapta iki ana başlık altında toplam 35 yazı yer alıyor: Haritaları Yeniden Çizmek ve Arazi. Berger, kendi anılarını sanat, hikâye ve düşünceyle birleştirerek kendine has bir dil oluşturmuş bu kitapta. Örneğin Walter Benjamin. Özellikle çağdaş sanat söz konusu olduğunda Benjamin sıklıkla karşımıza çıkar. Ama Berger bakın onu hangi sözlerle eleştiriyor: “Benjamin sistematik bir düşünür değildi. Hiçbir yeni bireşim getirebilmiş değildir. Bir başka Ernest Fischer, James Joyce, Rosa Luxemburg, Marquez, Roland Barthes, Brecht, Puşkin, Edgar Allan Poe, Picasso, Michelangelo her an karşınıza çıkabilir.”
Kitabın önsözünü kaleme alan Tom Overton’un da belirttiği gibi bu kitabın birinci bölümü bir tür “müfredat” ikinci bölümse müfredatın uygulanması olarak ele alınabilir. Her ne şekilde yaklaşırsak yaklaşalım Berger’in en önemli kitaplarından biri var karşımızda. Önemli çünkü hem onu tanımak hem de başka birçok kişiyi onun gözünden görebilmek için eşsiz bir kaynak. Ayrıca bazı yazılar anı gibi yazıldığı için okuması da son derece kolay.
Berger’a dair ipuçları
Kitapta eksiklik olarak gördüğüm bir husus var. (Kitabın İngilizcesinde nasıl bilmiyorum) Türkçe baskıda indeks yok. Bu tarz kapsamlı bir kitapta indeks eksikliği daha sonra bir konuyla alakalı araştırma yaparken ya da kitabı okurken karşılaştırmalı olarak o kişiyle alakalı Berger nerede nasıl bahsetmiş anlamak istiyorsak -ki Berger böyle bir çalışmayı ziyadesiyle hak ediyor- indeks mutlaka olmalı.
Son olarak kendine dair de hayli ipucu veriyor Berger. Mesela: “Yazmayı asla bir meslek olarak düşünmedim. Tek başına, bağımsız olarak yapılan bu faaliyette deneyim asla kıdem bahşetmez. Şükür ki, bu işi herkes yapabilir. Başlangıçta beni bir şeyler yazmaya sevk eden - kişisel ya da siyasi- güdü ne olursa olsun, yazmaya başladığım an, yazma eylemi deneyimine bir anlam kazandırma mücadelesine dönüşüyor. Her mesleğin bir ehliyet sınırı olduğu kadar bir hâkimiyet alanı da vardır. Bildiğim kadarıyla yazmanın kendine ait bir hâkimiyet alanı yok. Yazma edimi, hakkında yazılan deneyime yaklaşma ediminden ibarettir; tıpkı, yazılmış bir metni okuma ediminin, benzer bir yaklaşma edimi olması gibi. En azından öyle olduğunu umuyorum.”
Yazmaya başlayan ve/veya yazmaya devam eden hemen herkesin dikkate alması geren bir yaklaşım. Ya en azından ben öyle olduğunu umuyorum.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Şöyle diyor Tolstoy: “Her edebi eser, iki türden birine aittir; ya bir kahraman yola çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.” Hikâyeleri bambaşka saiklerle türlere ayıran birçok edebi otorite olmasına rağmen (Booker, Thomas, vb.) Tolstoy’un söylediğine pek az kişi karşı çıkabilir. Herman Melville’in Redburn kitabı da bir yola çıkış hikâyesi.

Tüm edebi eserlerin kısa olması gerektiğine inanan ve bunu ‘şiirselliğe’ saygı olarak nitelendiren Edgar, 1838’de kaleme aldığı Nantucket’li Arthur Gordon Pym’in Öyküsü adlı kitabının başına gelenleri bilse ne yapardı peki acaba?

“At” dendiğinde benim aklıma tarihin görkemli sayfaları, cenk meydanları, rüzgâr gibi akıp giden süvarilerle birlikte Yahya Kemal’in; “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik/Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik” dizeleri gelir.

 

Doğunun son birkaç yüzyıldır tarih sahnesinden çekilip deyim yerindeyse tatile çıktığını söyleyen Daryush Shayegan’a göre; Rönesans’ın başlattığı süreç beraberinde getirdikleriyle -bir çeşit “Asyalılık” kimliğiyle tanımladığı- Doğuluları “yaralı bilinç”lere dönüştürmüştür.

Sanırım anne babaların günümüzde en çok dertlendiği ve sıkıntı çektiği konuların başında çocuklarının teknoloji ile bağımlılık derecesindeki ilişkisi geliyor. Çocuklarının önündeki ekrandan başını kaldırarak doğal bir şeylerle uğraşmasını arzulamak her büyüğün en masum isteklerinden birisi olmaya başladı.

Kulis

Ercan Kesal: ''Edebiyat, Dünyaya Tahammül Gücü Verir''

İnsan yaşadığı yere benzer, doğru ama sanki eksik, yaşadığı yeri de kendine benzetir. İki taraflı bir ilişki. Değiş ...

ŞahaneBirKitap

Uzun bir tren yolculuğunun ardından Weimar’a ulaştığımda sadece yirmi bir yaşımdaydım. Genç yaşımda yapmak istediğim, Goethe’nin hayatının bir kısmını geçirdiği şehre gitmek ve kendime belki bir parça “ışık” bulmaktı. Tam olarak ne aradığımı bilmez halde şehre indiğimde 21 yıl önceydi ve internet yaygın değildi. İstasyon görevlisine en yakın gençlik evinin nerede olduğunu sordum.

Editörden

Bugün “lüzumsuz”, “aylak” ya da Benjamin’in tabiriyle “flaneur” (boşta gezen, dolaşan) diye tarif ettiğimiz adam, bizzat şehrin insanıdır aslında. Bir şeyi “yapmamayı” tercih eder bu adam. Modernlikle yaralanmıştır ama yarasının neresinde olduğunu göstermekten acizdir. Çalışmayı da iş düzenini de reddeder. Uzun bir baygınlık hali yaşamaktadır. Her ilgisi gelgeçtir. Tutunamaz bir türlü.