Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Joyce’un dedesi, Joyce’un torunu




Toplam oy: 993

Stephen James Joyce’un ismini duymuş muydunuz? Joyce ile ünlü kahramanı Stephen Dedalus’un birleşmesinden oluşan, tipik bir Joyce buluşu gibi geliyor kulağa -ama Joyce üzerine çalışan, araştırma yapan, yapmaya çalışan herkesin bir biçimde fark etmek zorunda olduğu gibi, bu gerçek bir isim. Kendisi büyük yazarın torunu oluyor. Stephen Joyce bu torunluk görevini öylesine ciddiye aldı ki, dedesinin telif hakları yasası tarafından korunan metinleri üzerinde eşine zor rastlanan korumacı bir hakimiyet kurdu. Ulysses‘i Türkçe yayımlamak mı istiyorsunuz? Ondan izin almalısınız. Joyce ile Beckett mektuplaşmalarından alıntı mı yapmanız gerekiyor? Bay Stephen’ı arayın ve iznini isteyin. Araştırmanızda Finnegans Wake’den uzunca bir bölüme yer vermek niyetinde misiniz? Ona sormadan olmaz. Çünkü Joyce’un torunu, ironik bir biçimde metinlerin babası haline gelmişti, Joyce ‘hanedanı’nın son üyesi ve yegâne yetkilisiydi.    

 

Ta ki 2011 yılına, yani günümüze dek. Joyce 13 Ocak 1941’de ölmüştü; kanunların 70 yıl boyunca süren korumasının kalkmasıyla torunun metin üzerindeki hakimiyeti de son buluyor. Bu yıl Ulysses, Dublinliler, Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi ve Sürgünler ile Joyce’un şiirleri gibi farklı metinleri yeni Türkçe edisyonlarıyla görmeye hazır olun; bu alanda ilk adım Murat Belge’nin çevirileriyle Joyce’un Dublinliler’inin ve Portre’nin yeniden yayımlanması oldu. Bu metinlere yeniden bakarken, Stephen James Joyce’un gölgesini düşünmeden edemiyor insan. Çünkü babalar ve oğullar ve torunlar teması, kimin kimi doğurduğu sorusuyla birlikte, Joyce’un temel meselelerinden biriydi. Ulysses’de Leopold Bloom ile Stephen Daedalus arasındaki baba oğul ilişkisini olduğu kadar, edebiyat sahnesine çıkışını Dublinliler’in ilk öyküsü Kızkardeşler’in yazarı olarak yapan Stephen Daedalus’un (çünkü bu, gençliğinde Joyce’un edebiyat dergilerinde öykülerini yayımlatırken kullandığı takma ismiydi) Shakespeare’in yegane oğlu Hamnet ile en ünlü kahramanı Hamlet ve babası Kral Hamlet arasındaki bağlantılar üzerine yaptığı akıl yürütmeleri de düşünüyorum burada. Joyce, bize metinleri kadar, bize metinlerinin koruyucusunu, oğlunun oğlu olan Stephen James Joyce’u da ‘miras bıraktı’.



Yolun ortasındaki bir trafik polisi

 

 

Edebi görüşleri, bütünüyle metinlerin, seslerin sahipliği çerçevesinde gelişmişti; sesin sahibi kimdir, sözcükler kime aittir, Joyce dil felsefesine dair bu soruları en çok kurcalayan ve sonra Jacques Derrida, Paul Ricoeur gibi alanın büyük isimlerine ilham veren bir romancı olmuştu. Dublinliler ilk adımdı ve problematik, Kızkardeşler’in ilk cümlesinde (“Bu sefer hiç umut kalmamıştı: üçüncü krizdi”) başlamıştı. Bu görünüşte önemsiz ve sıradan cümlenin sahibi kimdir? Stephen Daedalus imzasıyla yayımlanan metnin yazarı mı? Onun anlatıcısı mı? Yoksa, bu cümleyi daha önce kuran ve şimdi anlatıcının o gün ölen Peder Flynn’i hatırlarken aklında beliren ve o cümle aracılığıyla ölümü anlamlandırmasını sağlayan, bir başkası, bir öteki mi? Dublinliler’de farklı arkaplanlardan gelen karakterler başkalarının sözcükleriyle konuşurlar hep -onlara hükmeden bir üst ses yoktur, metnin yazarı Dublin’in farklı dünyalarına ait bu kahramanlarının bilinçlerini, yolun ortasındaki bir trafik polisi gibi yönlendirir yalnızca. Bu konudaki en ünlü örnek, kitabın son öyküsü Ölüler’in ilk cümlesidir. “Kapıcının kızı Lily’nin, kelimenin gerçek anlamıyla, ayağı yerden kesilmişti.” Bunlar öykünün kahramanı Gabriel’e odaklanan anlatıcısının sözleridir sonuç olarak. Ancak onun sözleri, gerçekten de onun mudur? “Her zaman büyük olay olurdu, Miss Morkan’ların yıllık dans davetleri.” Bu ‘büyük olay‘ Gabriel’in sözcükleri değil, belli ki Lily’nin sözcükleridir. Anlatıcı yaşantının hangi parçasından bahsediyorsa, o parça anlatıyı belirler. 

 


Bir tuhaf koku

 

Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’nin başında, sanatçının bebekliğini tasvir eden şu ses gibi: “Yatağını ıslatırsan önce sıcak olur sonra soğur. Annesi muşamba koydu. Bir tuhaf kokusu vardı. Annesi babasından daha güzel kokuyordu. Oğlu oynasın diye piyanoda gemici havaları çalardı. O da oynardı: Tralala lala, Tralala tralalay, Tralala lala, Tralala lala.” Burada ‘bir tuhaf kokusu‘ olan, adeta sözcüklerin kendisidir. Muşamba, gemici havaları, tralala tralalay. Stephen’ın çocukluğu ve gençliği bu sözcüklerle biçimlenmiştir; tekerlemeler, özel isimler, din eğitimi çerçevesinde tabi olduğu kateşizm, romantikçi edebiyatı keşfi. O büyüdükçe, tanıklık ettiğimiz şey, metinler arasında hareket edişidir gerçekte. 

 

 

Stephen James Joyce 80 yaşına geldi artık. Ak sakallı bu yorgun adamın Joyce âlimlerinin toplantılarına katılmaya, dünyanın dört bir yanındaki Joyce metinlerini inceleyip sorunlu gördüğü konularda hesap sormaya yönelik enerjisi hâlâ sürüyor mu, açıkçası bilmiyorum. Ancak dedenin ölümünden 70 yıl sonra metin artık torunun kontrolünden çıktı, burası kesin, dedenin sözcükleri torunun yaşantısını aşarak yeniden doğdu ve şimdi dede torundan daha genç; “koca ata, koca düzenci, şimdi ve her zaman yardımcı ol” ona. 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Son birkaç yıldır sanata olan ilgi ülkemizde gitgide artıyor. Bu durumun farkında olan yayıncılar da daha fazla sanat kitabı yayınlıyorlar. Özellikle Batı resmi/sanatı hakkında ülkemizde genel kültür az olduğu için bu alana hitap eden kitapların sayısında ciddi bir artış var.

Edebiyat kelimesinin en büyük talihsizliği zaten biliniyor olması. İnsanların “zaten biliyorum” deyip sözlüklere müracaat etmediği talihsiz kavramlardan biri edebiyat. Hiç okumasak da, elimizden romanlar, öykü kitapları düşmese de edebiyat orada bir yerde aşikâr olarak durur zaten. Edebiyat kelimesinin ilk anlamı ile mecaz anlamı arasındaki tezat ise rahatsız edicidir.

Amin Maalouf, Türkiye’de çok az yazara nasip olabilecek bir sevgi halesiyle sarmalanmış bir yazar. Her kitabı sadece çok okunmakla kalmıyor aynı zamanda edebi çevrelerde tartışılmaya değer görülüyor. Hatta edebi çevrelerin dışına çıkıp düşünce dünyasına da ilham veriyor. Eleştiriler de ardından geliyor tabii ki.

Yeni bir yıl, yepyeni bir yıl… Başlangıçlar önemlidir ve nasıl başlarsan öyle gider. Her pazartesi başladıkların küçük bir adımdır ama ocak ayında yaptığın başlangıçlar daha büyüktür. Geçen yılı unut, kaç yaşında olduğunu da… Pırıl pırıl bir yıl var önünde… 365 gün, 12 ay, 52 hafta, 8.760 saat, 525.600 dakika… Bunları, seni sayılarla sıkmak için söylemiyorum.

Şule Yayınları’ndan çıkan son öykü kitabı Fantastik Şeyler ile okuyucu ile yeniden bir araya gelen Naime Erkovan, edebiyatın toprak sahasına adını ilk olarak Beşinci Düğme ile yazmıştı. Aynı eserinde “Her şey gezegenlerin konumu yüzünden’’ diyordu Erkovan. O sebepten mi yoksa başka nedenle mi bilmem, ama önemli bir mevzu bence de.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.