Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Kadıköy edebiyattır!




Toplam oy: 1269
Ders kitaplarındaki –Cahit Külebi’ye ya da Edip Cansever’e ait– şiirlerin sansürlenmesi ile Kadıköy'ün sokaklarından eğlenen gençlerin temizlenmesi arasındaki ortak nokta, ikisinin de düşünme ve yaşam biçimine müdahale amacına hizmet etmesi.

Ben eski bir Kadıköylü değilim. Son on yılım geçti sadece. Son iki yıldır da tam göbeğinde oturuyorum; evimin altı, yanı bar, bütün sokak bar ve meyhane, ama çok az oturmuşluğum vardır o bar ve meyhanelerde. Gürültü de oluyor çok, ama yine de ayrılmıyorum buradan. Ayrılsam da, daha az gürültülü olan bir yan sokağa geçerim en fazla. Niye mi? Çünkü Kadıköy edebiyattır, ben de bir edebiyatçı, bulmuşuz bir kere birbirimizi… Evimin bulunduğu sokağın biraz ilerisinde Cemal Süreya Sokak ve Fazıl Hüsnü Dağlarca Sokağı... Dağlarca, vasiyetini açıkladığı konuşmasında Kadıköy’ü neden sevdiğini şöyle dile getirmişti: “Ben İstanbul’un birçok yerinde ikamet ettim. Gezdim, gördüm, yaşadım. Ama en çok Kadıköy’ü sevdim. Kadıköy’ü bu kadar güzel yapan bence buradaki yaşamın çeşitliliği, renkliliğidir.” Dağlarca’nın kastettiği, sokaklarda hayat olması... Sokaklar sadece gelip geçilen, alışveriş yapılan, çalışılan yerler değildir Kadıköy’de. İnsanlar, sokaklarında içer, eğlenir, ağlar, zırlar, öpüşe de bilir üstelik... Cemal Süreya da, bir yazısında şöyle anlatır Kadıköy’ü: “İstanbul’da, ama Kadıköy’de oturuyorum.  Bu “ama” biz Kadıköylüler için çok şey açıklayan bir sözcük. Daha doğrusu bizi açıklayan bir sözcük. Kadıköylüler, iş ilişkileri ve zorunluluklar dışında İstanbul’u fazla kullanmazlar. Kadıköy yeter onlara. Diyeceksiniz ki, İstanbul yayıldıkça her semt için öyle olmuştur. Doğru. Ama bizim için daha da öyle. Öte yandan her şeye karşın, kasaba niteliğini yitirmemiştir Kadıköy. Oradaki dostluklar sıla dostluğu gibidir. Mahalle arkadaşlığı gibi.”

 

 

 

Çokluğun Grameri'nde Virno, Heidegger’in kaygının kökeni olarak gördüğü bir “kendini evinde hissetmeme” durumundan bahseder, dayatılan bir yaşam biçimi olarak.  Yani “kamusal alan” denilen yerde herkesin paylaştığı bir duygudur bu. Çünkü özellikle şehirlerde, insanların izole edilmeye yönelik bir hayat kurgusu içinde yaşadığı ortada. Ama ben, o kaygı halini Kadıköy’de yaşamadığımı fark ettim. İşyerim Beyoğlu’nda ve ben vapurdan Kadıköy İskelesi’ne ayak basar basmaz, sanki evimin salonuna girmiş gibi bir duygu yaşıyorum. Ancak Kadıköy son yıllarda hızla çarpık kentleşmenin, rant hesaplarının çoğaldığı bir yere doğru dönüşüyor.

 

David Harvey’nin Asi Şehirler kitabı yayımlandı geçenlerde. Çevirmenin 'sunuş' yazısında değindiği gibi, sermayenin el koyduğu ortak alanların geri kazanılması ya da el koymasını engellemenin tek yolu, sahip olunan ortak alanlarda toplumsal bir ilişki tesis edebilmekten geçiyor. Şehirlerdeki ortak alanlar bugün hiç olmadığı kadar ciddi bir tehdit altında. Bugün Taksim Gezi Parkı’nda olan şey, eğer insanlar yaşam alanlarını korumak için örgütlenmezse, her yerde görülebilir.

 

Kadıköy Sokaklarının Sansürlenmesi

 

Bugünlerde Kadıköy’de 'Barlar Sokağı' diye bilinen Kadife Sokak’ta barlara ait sokaktaki masalar, çevre sakinlerinden gelen şikayetler üzerine toplatıldı. Masaların toplatılması kalabalığı azaltmadığı için, tekel büfelerine de saat 22:00’den sonra kapatma zorunluluğu getirildi. Böylelikle gençlerin o sokakta toplanıp bira içmesinin önüne geçilmek istendi. Bu durum barların da işine yaramış olabilir, çünkü gençlerin bir kısmı, hava da güzelse, barlarda oturmak yerine, büfelerden içkilerini alıp sokakta vakit geçiriyorlardı. Kadıköy Belediye Başkanı, bu durumun içki yasağı olmadığını, geceleyin gençlerin bina girişlerine oturup etrafı kirletmelerini, gürültü yapmalarını önlemek için bu tedbiri aldıklarını açıkladı. Masaların kaldırılmasını da kaldırımların geniş olmamasıyla izah etti. Ama bu kararla büfelerin erken kapatılması, tüm Kadıköy’de ve polis denetiminde sert bir biçimde uygulanıyor. Başka çözümler üretmek yerine, doğrudan yasaklamaya gitmek, günümüzde egemen hale getirilen güvenlikçi anlayışla açıklanabilir sadece. Bu durum, son yıllarda gittikçe artan sansür ve yasaklama zihniyetini andırıyor. Ders kitaplarındaki –Cahit Külebi’ye ya da Edip Cansever’e ait– şiirlerin sansürlenmesi ile Kadıköy’ün sokaklarından eğlenen gençlerin temizlenmesi arasındaki ortak nokta, ikisinin de düşünme ve yaşam biçimine müdahale amacına hizmet etmesi.

 

 

Kadıköy edebiyattır, çünkü sokaklarında hâlâ hayat var, insanların birbirlerine temas edebildiği. Çünkü Dağlarca’nın dediği gibi “yaşamın çeşitliliğine ve renkliliğine” sahip hâlâ. Moda’ya çıkınca İzmir’i andırır, Yeldeğirmeni’nde de Barcelona’nın sokak aralarında geziniyormuşsunuz gibi hissedersiniz; çarşısında kilisesi, camisi, havrası, balıkçı tezgahları, sokak aralarındaki çay ocakları, meyhaneleri, Romanların darbuka sesleri ve çiçekçiler karşılar sizi...

 

Kadıköy edebiyattır ve şimdi, o da sansürleniyor azar azar, sokak sokak…

 

 

 

(Tepede kullanılan görsel buradan alınmıştır.)

Yorumlar

Yorum Gönder


Düzelttik, teşekkür ederiz.

43%
57%

Daha yazdığın yerin adını bile bilmiyorsun. Orası Karanfil Sokak değil, Kadife Sokak...
Hazır söze yazarlardan girmişken Melih Cevdet Anday'ın o sokaktaki barlar yüzünden Büyükada'ya taşınmak zorunda kaldığını ve yanındaki barla mahkemelik olduğunu da yazsaydın.

51%
49%

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Hayatla ölüm arasında pencereden bir sınır

 

Kendimi bildim bileli kelimelerle uğraşıyorum. Kelimelerle uğraşmayı sevdiğimi ilkokulda keşfettim. Şen şakrak bir çocuktum ve yaptığım şakaların çoğu, kelime oyunları üzerine kuruluydu. Kimi zaman kelime oyunlarım o kadar dolaylı olurdu ki onları açıklamak zorunda kalırdım. Tabii esprinin esprisi kalmazdı o zaman da. Fakat benim için kelime sadece oyun demek değil elbette.

Bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biri de Can Yayınları’ndan çıkan Jack London’un (1876-1916) Meksikalı’sıdır.

 

Aynı zamanda boksör de olan bir şairdi Arthur Cravan. Fakat itiraf etmek gerekirse ne büyük bir şairdi, ne de çok arzulamasına rağmen sıkı bir boksör olabildi.

 

Marguerite Yourcenar, 1951’de yayınlanan Hadrianus’un Anıları’nın girişinde “Zamanımızda, roman tüm öteki biçimleri yiyip yutuyor; anlatım aracı olarak insan sadece roman biçimini kullanmaya zorlanıyor.” demişti. Romanın zaferini ilan eden epey bir metne sahibiz. Ancak bir not düşmek zorundayız ki 20. yüzyılın ilk yarısında Netflix abonesi olmamıştı Yourcenar.

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.