Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Kelebek Avcısı; Vladimir Nabokov!




Toplam oy: 7
Nabokov, dünyanın çaprazına, takıntılı olduğu simetri duygusunu esas alarak başka bir dünya inşa etmiştir. Bu parodide her şey, birbirinin aynısı ve aynı zamanda zıttıdır. Okur, bu suni dünyada kendisine uzatılan sihirli ipi takip ederek çıkışa ulaşmamalı, cümle labirentlerinde kaybolmalıdır.

Vladamir Nabokov, 1899 yılında St. Petersburg’da dünyaya gelmiş. Çocukluğu, asırlardır süren çarlık rejiminin sarsılmaya başladığı günlerde geçmiş. Burjuva bir ailenin çocuğu olarak iyi bir eğitim almış ve erken yaşlarda İngilizce öğrenmiş. Liberal düşünceleri benimseyen babası, Bolşevikler ile Çar Nikola arasındaki çekişmede dönemin diğer aristokratları gibi Çar’dan yana tavır almış. Birinci Cihan Harbi’nin getirdiği yıkımın ardından Bolşeviklerin giderek güçlenmesi ve nihayetinde çarın tahttan indirilip monarşinin yıkılması, Rusya’daki binlerce zengin insan gibi Nabokov’un ailesi için kızıl bir felakete dönüşmüş. Aile, Ekim Devrimi ile birlikte Bolşeviklerin ülkeyi ele geçirmesi ve komünizmin temellerini atmayı öngören yasalarla birlikte Rusya’yı terk ederek Londra’ya kaçmış. Bir süre Londra’da barınan aile buradan Berlin’e geçmiş.

 

Nabokov, Londra ve Berlin yıllarında edebiyatla ilgilenmeye, dönemin meşhur romanlarını incelemeye başlar. Cambridge, Trinity College’de eğitim alır. Eğitim hayatına devam etmeyi düşünürken babası ölür ve sürgün hayatının zorlu şartlarında nice güçlükler yaşayan aile, maddi ve manevi anlamda sarsılır. Nabokov, Almanya’ya dönüp kendisi gibi ‘Beyaz Ruslar’ olarak tanınan göçmenlerin yoğunlukta yaşadığı bölgelerde çalışmaya başlar. Çeşitli işlerden geçimini sağlamaya çalışırken bir yandan da anadilinde metinler yazmaya başlar. Bilhassa kaleme aldığı oyunlar Almanya’da yaşayan göçmenler nezdinde ilgi görür. Hayatının her kesitinde ve yapıtlarında büyük tesirleri olan eşi Vera ile de bu dönemde tanışır. 1926 yılında yayınlanan Mashenka isimli roman çalışması onun Almanya’da meşhur bir yazar olması için mihenk taşı olur.

 

İkinci Dünya Savaşı’nın ayak sesleri

 

Edebi çalışmaları, konferansları ve eşi ile olan mutlu günlerinin ardından İkinci Dünya Savaşı’nın ayak sesleri duyulmaya başlar. Naziler, Almanya’da iktidarı ele geçirmekte ve Yahudi karşıtı politikalarıyla büyük bir korku iklimi yaratmaktadır. Vera, Yahudi asıllı olduğu için mutlu hayatları çatırdamaya başlar. Büyük bir baskının altında yazmaya devam etmeye çalışan Nabokov, Nazi politikalarının korkunç bir şiddete dönüşmesiyle birlikte eşi ve çocuğuyla birlikte 1938 yılında Paris’e kaçar fakat Nazilerin Fransa’ya kadar uzanan faşizm karanlığı, 1940 yılında onları ABD’ye göç etmeye zorlar.Nabokov için ABD yılları, bohem tarzda bir hayat sürüp, gerçek Nabokov’u bulduğu dönem olmuştur. 1941 yılında Wellesley College’de dersler vermeye başlar, Harvard Üniversitesi’nde edebiyat çalışmalarına devam eder. Ayrıca eserlerinde derin izleri görülen ‘entomoloji’ alanında eğitim almaya başlar. Kelebeklere olan tutkusu, Nabokov’u kelebek figürü ile özdeşleştirmiştir.

 

1955 yılında yayınlanan Lolita isimli eseri, Nabokov’un sesini tüm dünyaya duyurmasına vesile olurken aynı zamanda da ateşli tartışmaları peşinden getirir. 1959 yılında Cornell Üniversitesi’nde dersler verir. Bu dersler, dönemin entelektüelleri tarafından ilgiyle takip edilir ve Nabokov, yalnız bir romancı olarak değil aynı zamanda bir kuramcı olarak tanınmaya başlar. Hayatının sonuna doğru İsviçre’ye yerleşen Nabokov, burada yarattığı eserlerini İngilizce yazmıştır. Yazar 1977 yılında Möntrö şehrinde ölmüştür.


Okur cümle labirentlerinde kaybolur
Nabokov’un eserleri; tutkunu olduğu kelebekler gibi renkli ve kıpır kıpırdır. Olayların döngüsü, karakterlerin zaafları, zamanın esnekliği, tıpkı canlılar gibi nefes alıp verir. Dil oyunları, başka metinlere yapılan atıflar, tahlillerin ahengi göz kamaştırıcıdır. Kelimeler ve cümleler kanat çırparlar. İç seslerin bunalımı, düşlerin sayıklamaları ve yasak duygular, metnin ortasındaki devasa boşluğa; yani anlamsızlığın cazibesinin olduğu yere doğru hiç durmadan kürek çekerler. Nabokov, eserlerinde birçok çağdaşının aksine dönemin siyasi atmosferine pek yüz vermemiştir. İki dünya savaşı ve peşinden gelen soğuk savaş döneminin her merhalesini yaşayıp ağır bedeller ödediği halde, bu kavramları, kimlik bunalımının nedenleri arasına koymakla yetinmiştir. O, yirminci yüzyıl dışavurumculuğunun karakteristik özelliklerini taşıyan metinlerinde trajedi ve komediyi perçinleyerek buradan tuhaf, acı, gizemli ve eğlenceli şeyler çıkarmanın peşine düşmüştür. Nabokov, dünyanın çaprazına takıntılı olduğu simetri duygusunu esas alarak başka bir dünya inşa etmiştir. Bu parodide her şey, birbirinin aynısı ve aynı zamanda zıttıdır. Okur, bu suni dünyada kendisine uzatılan sihirli ipi takip ederek çıkışa ulaşmamalı, cümle labirentlerinde kaybolmalıdır. Nabokov için roman, bir satranç tahtasıdır. Tahtadaki taşların bilinci, totalitarizm tarafından kastre edilmiştir fakat yine de karakterlerinin çaktığı kıvılcımlar bazen büyük bir yangına dönüşebilir. Bu yangınları harlayan şeyler ise ironi, hüzün, hiciv ve kara mizahtır.

Kaybolmuşluk ve yitirilmişlik sendromu
Nabokov’un karakterleri; delilik ile dâhilik arasında uyuklayan ama sıradan insanlardan daha normal görünmeye çalışan tiplerdir. İnsanlar, zamanla kelebeğe ve hatta her şeye dönüşebilirler. Belleklerine sızan kaybolmuşluk hissi, modern dünyanın biriktirdiği her şeyi eritip yok edecek denli güçlü bir dürtü halinde karşımıza çıkar. Elbette bu yitirilmişlik sendromunun temelinde kültür, göç, savaş ve yıkıntı sanatının kodları vardır. Fakat Nabokov, göç edebiyatının klişelerinin dışına çıkmış, katilden ziyade kurbanın davranışlarını ve muhayyilesini tetkik etme yolunu seçmiştir. Göçmenlik olgusunu sorgulamış, göçmenlerin klasik tavırlarını, reflekslerini, romantize edilen göç hikayelerini ve nostaljiye olan tutkuyu mefhumunu eleştirerek kadim göç hikayelerini dahi yapı bozumuna uğratmaya çalışmıştır. Onun göç kelimesinin karşısına çıkarmayı en sevdiği kavram yabancılaşmadır. Nabakov; acıyı, hazzı, endişeyi, yasakları, anlamsızlığı, güzelliği ve kendisinin yansımalarını boşlukta uçuşan renkli kelebekler olarak görmüş ve içgüdülerinin çağrısına uyarak onların peşine düşmüştür. O bir kelebek avcısıdır.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Şöyle diyor Tolstoy: “Her edebi eser, iki türden birine aittir; ya bir kahraman yola çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.” Hikâyeleri bambaşka saiklerle türlere ayıran birçok edebi otorite olmasına rağmen (Booker, Thomas, vb.) Tolstoy’un söylediğine pek az kişi karşı çıkabilir. Herman Melville’in Redburn kitabı da bir yola çıkış hikâyesi.

Tüm edebi eserlerin kısa olması gerektiğine inanan ve bunu ‘şiirselliğe’ saygı olarak nitelendiren Edgar, 1838’de kaleme aldığı Nantucket’li Arthur Gordon Pym’in Öyküsü adlı kitabının başına gelenleri bilse ne yapardı peki acaba?

“At” dendiğinde benim aklıma tarihin görkemli sayfaları, cenk meydanları, rüzgâr gibi akıp giden süvarilerle birlikte Yahya Kemal’in; “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik/Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik” dizeleri gelir.

 

Doğunun son birkaç yüzyıldır tarih sahnesinden çekilip deyim yerindeyse tatile çıktığını söyleyen Daryush Shayegan’a göre; Rönesans’ın başlattığı süreç beraberinde getirdikleriyle -bir çeşit “Asyalılık” kimliğiyle tanımladığı- Doğuluları “yaralı bilinç”lere dönüştürmüştür.

Sanırım anne babaların günümüzde en çok dertlendiği ve sıkıntı çektiği konuların başında çocuklarının teknoloji ile bağımlılık derecesindeki ilişkisi geliyor. Çocuklarının önündeki ekrandan başını kaldırarak doğal bir şeylerle uğraşmasını arzulamak her büyüğün en masum isteklerinden birisi olmaya başladı.

Kulis

Ercan Kesal: ''Edebiyat, Dünyaya Tahammül Gücü Verir''

İnsan yaşadığı yere benzer, doğru ama sanki eksik, yaşadığı yeri de kendine benzetir. İki taraflı bir ilişki. Değiş ...

ŞahaneBirKitap

Uzun bir tren yolculuğunun ardından Weimar’a ulaştığımda sadece yirmi bir yaşımdaydım. Genç yaşımda yapmak istediğim, Goethe’nin hayatının bir kısmını geçirdiği şehre gitmek ve kendime belki bir parça “ışık” bulmaktı. Tam olarak ne aradığımı bilmez halde şehre indiğimde 21 yıl önceydi ve internet yaygın değildi. İstasyon görevlisine en yakın gençlik evinin nerede olduğunu sordum.

Editörden

Bugün “lüzumsuz”, “aylak” ya da Benjamin’in tabiriyle “flaneur” (boşta gezen, dolaşan) diye tarif ettiğimiz adam, bizzat şehrin insanıdır aslında. Bir şeyi “yapmamayı” tercih eder bu adam. Modernlikle yaralanmıştır ama yarasının neresinde olduğunu göstermekten acizdir. Çalışmayı da iş düzenini de reddeder. Uzun bir baygınlık hali yaşamaktadır. Her ilgisi gelgeçtir. Tutunamaz bir türlü.