Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Kelebek Etkisi // Ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen kadınlarımız




Toplam oy: 931
Peki, edebiyat ne diyor kadına şiddete karşı?

Kelebek hiç olmadığı kadar düşünceli görünüyordu o gün. “Ne bu halin?” diye sordum. Derin bir iç çekti. “Bak, bu ay sözüm ona Dünya Kadınlar Günü’nü kutluyoruz ama kadınlara uygulanan şiddet hiç bu seneki kadar rahatsız etmemişti beni. İşte kısa bir süre önce Sarai Sierra’nın öldürülmesi, Samatya’da yaşlı kadınlara yapılan saldırılar…” dedi.
“Haklısın,” dedim, “Peki, edebiyat ne diyor kadına yapılan şiddete karşı?”

 

 

 

 

“Edebiyat yine çok şey diyor ama toplumda bunu görüp işitecek bilinç yoksa edebiyat ne yapabilir ki!” dedi ve bir soru sordu: “Örneğin Stieg Larsson’ın Ejderha Dövmeli Kız’ı ne anlatıyordu sence?” Bilgisayar dahisi kızla, gizemli kötü adamın peşine düşen gazeteci adam hakkında bir şeyler mırıldanmaya başlamıştım ki sözümü kesti, “Bak sen bile farkında değilsin. O hikayenin merkezinde aslında tecavüz edilen ve öldürülen genç kadınlar vardır ama toplumun ortak bilinci, kadına yönelik şiddeti öylesine kanıksamış ve normalleştirmiştir ki bizim gözümüzde öne çıkan hikaye bu olmaz.” Haklıydı kelebek. “Peki, öyleyse benim için edebiyatta bu konuda kısa bir uçuş yapar mısın?” diye sordum.

 

 

 

 

   (Görsel çalışma: Katie O'Shea)

 

 

 

Kelebek, “Anlatmaya şiddet romanlarının kraliçesi Tess Gerritsen’in Çırak adlı romanından bir alıntıyla başlayayım öyleyse,” dedi. ‘Tarih kadınların çığlıklarıyla yankılanıp duruyor.’ Gerritsen haklı çünkü ortak mitlerde kadın hep kötülüğün anası, ifrit olarak yansıtılmış. Reha Çamuroğlu’nun son romanı Nazar, bu konuda ideal bir örnek. Sema Kaygusuz, Radikal Kitap’ta Yüzünde Bir Yer adlı romanıyla ilgili yayımlanan söyleşisinde şöyle diyor: ‘Doğayla olan ilişkimizde bir yanlışlık var çünkü kadınla olan ilişkimizde bir yanlışlık var. Toplumsal cinsiyet nasıl erkek ise doğaya da dişil anlamlar yükleyerek onun üstünde hegemonya kuran bir uygarlık geliştirmişiz.’ Latife Tekin’in Muinar’ı da benzer bir temayı işler. Ya Orhan Kemal’in Hanımın Çiftliği’ni kim unutabilir?

 

 

 

 

Yurtdışında da Alice Walker ve Toni Morrison gibi yazarlar yıllardır bu konularda yazıyor. Walker’ın aynı adla filme de uyarlanan Color Purple (Renklerden Mor) adlı romanında babasının cinsel tacizleri ve dayaklarından kaçışı Tanrı’ya mektup yazmakta bulan Celie adlı genç siyahi bir kızın öyküsünü okuruz. Morrison’ın En Mavi Göz’ü de yine baba-kız arasındaki benzer bir şiddet öyküsünü anlatır. Gerilim yazarı Stephen King de aile içi şiddete dair yazmıştır. Dolores Claiborne’da kızını taciz eden ve kendisine şiddet uygulayan kocasıyla ölümüne mücadeleye giren bir kadının öyküsü anlatılır. Alina Bronsky’nin, Almanya’nın en önemli edebiyat ödüllerinden Ingeborg Bachmann Ödülü’ne aday gösterilen ilk romanı Cam Kırıkları Parkı ise, 17 yaşındaki Sasha Naimann’ın hayatı üzerine sarsıcı bir romandır.”

 

 

 

 

Kelebek nefes almadan tamamladığı “uçuş”unun ardından “Nazım ne der Kadınlarımız şiirinde bizim kadınlarımıza dair, bilir misin?” dedi ve hüzünle mırıldandı, “ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen / ve soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen…”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(Manşette kullanılan görsel Heather Horton'a aittir.)

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

“Kendi yarattığı problemleri çözmekten aciz olduğunu ispat etmiş bir medeniyet, çökmüş bir medeniyettir. En hayati sorunlarına göz yummayı seçmiş bir medeniyet hasta bir medeniyettir. Kendi ilkelerini düzenbazlık ve yalancılık uğruna harcayan bir medeniyet, ölüm döşeğindeki bir medeniyettir.”

 

Aime Césaire

 


Hayatta hepimizin başına hiç ummadığımız bir zamanda olmadık sıkıntılar gelebilir. Çok sevdiğimiz bir yakınımızı kaybedebiliriz sözgelimi, bir kaza olur sakat kalırız ya da işimizle ilgili bir sorun yaşayıp işimizi kaybedebiliriz. Bu tür durumlarda girdiğimiz ağır depresyondan çıkabilmek kolay olmayabilir.

Güneyin, ufku bulanıklaştıran bitmek bilmez sıcak öğlelerinde, dev meşe ağaçlarının gölgelediği Yunan Uyanışı stili evinde yazı masasına kurulmuş, mısır koçanı piposunu çok sevdiği Dunhill My Mixture 965 tütünle doldurmuş, daktilosunun tuşlarına basan bir adam vardı; William Faulkner.

Belleğimizin, bir başka deyişle yeryüzü tecrübemizi zihnimizde hikâye etme biçimimizin aslında “kim” olduğumuzla güçlü ilişkisini inkâr edemeyiz. Kuşkusuz hem bilincin kuşattığı alan hem de bilinçdışımızın sisli derinliklerinde saklananlar, dünyanın geri kalanı ile kurduğumuz kendilik ilişkilerinin zihnimize nasıl kazındığı ile şekilleniyor.

Ayfer Tunç’un yeni romanı Osman, bireysel ve toplumsal olmak üzere iki ana boyuttan oluşmaktadır. Romanın bireysel boyutunu, Osman’ın günlükleri; toplumsal boyutunu ise, Osman’la ilgili yazarın yaptığı söyleşiler oluşturur. Yazar, Osman’ın günlüklerini bir sahaftan alır.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.